Friday, July 16, 2010

Sarışın Sinema Yazarları ne işe yarar ?

Kıymetli Uğur Vardan'ın bugünkü Radikal'de yazısı enfesti..Kesip yapıştıracağıma Blog'a ekliyeyim dedim.


-SİYAD mı MİYAD mı ya da askere gitmek isteyen bir sinema yazarı üzerine...--

Uğur VARDAN/ RADİKAL
Bütün bir ülkenin silah bırakmaktan, ‘kirli savaş’ın bir an önce bitip gitmesinden, akan onca kanın iki tarafın annelerine de yaşattığı evlat acısından bahsettiği bir ortamda, bir sinema yazarının uyduruk bir mesele sonucu (mesele de şu; Jennifer Lopez’in, Kuzey Kıbrıs Türk Kıbrıs Cumhuriyeti sınırları dahilinde bir otelin açılışına, Rumların gazına ya da tehdidine gelerek katılmaması) ortaya atılarak, içindeki ‘militarist’ duyguların canlandığını, ‘sözde’ espri kalıplarıyla ifade etmesi neye sığar?
Suyu fazla bulandırmayayım, bahsettiğim kişi Ömür Gedik. Gedik, Hürriyet’teki 13 Temmuz tarihli köşe yazısında, ‘Jennifer Lopez’i protesto edelim’ başlığıyla şunları yazmış, önce bu ‘Her Türk asker doğar’ satırlarını kısaca alıntılayayım: “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne gelmekten sözde ‘insan hakları ihlali’ni bahane ederek son anda vazgeçen Jennifer Lopez’in filmi bu hafta sonu Türkiye’ye geliyor. Susup oturmalı mıyız yoksa filmi ve J.Lo’yu protesto etmeli miyiz, işte şimdi bunu düşünme zamanı. Valla ben şahsen gelenin geçenin Türkiye üzerinde oynadığı oyunlara fena halde bozulur oldum. ‘Hadi kızlar askere’ deseler silahı alıp batıya, doğuya koşacağım şu ruh halimle. Jennifer Lopez’le ilgili her şeyi protesto edip diş göstermekten yanayım.... Bu kez sanata sansür olmaz demeyeceğim. ‘B Planı’ adlı filmi Türkiye’ye getiren Warner Bros.’a ilk ricayı buradan ben yapayım; koca bir ülkeye haksızlık yapan J.Lo’yu protesto ettiğimiz için onun başrolünde olduğu filmin -o kalkıp özür dileyene kadar- ülkemizde gösterilmesini istemiyoruz. Ve bunu tüm dünyanın aynen böyle bilmesini rica ediyoruz.”
Gedik aynı yazının son bölümünde ise üç günlük yurtiçi seyahatini yazmış ve bu gezinin son safhasında da ‘terör korkusu’na değinmiş. O satırları da alıntılayayım: “Ve son olarak terör korkusu. Şebinkarahisar-Giresun yolunda bir hafta önce bir terörist ölü olarak ele geçirilmiş, kaçanlar için yakalama çalışmaları sürüyormuş. Gündüz yeşilliği ve doğal güzelliğiyle hayran bırakan yol birden kâbusa dönüştü. Şoförümüz çok şeker, ben üç buçuk attıkça, ‘İşte bomba şurada patladı, teröristi şurada öldürdüler, burası yolun en tehlikeli kısmı, asker transferi yasak, kara yolunu değil helikopteri tercih ediyorlar’ gibi detaylarla yolu pek bir neşeli kıldı.”
İnsan öncelikle bir kalem erbabında tutarlılık arıyor. İlk satırlarında askerliğe özenen Gedik, son satırlarda da ‘üç buçuk atıyor’. Ayrıca bir filmi eleştirirken ikide bir ‘Hayvan hakları’ kriterine dayandırarak didiklemeye çalışan biri, iş insanlığa gelince niye aynı hassasiyeti göstermiyor, anlamadım.
Sinema yazarlığı mesleğine ilgi duyduğum dönemde kendime örnek aldığım kalemler aydındı, ülkenin dertleriyle ilgiliydi, belli bir tavırları vardı, meselelere tarihi bir perspektiften bakarlardı, gündeme ilişkin içi dolu fikirleri vardı. Evet, biliyorum o günler çok geride kaldı. Şimdi herkes sinema yazıyor. Burada bir problem yok. Ama yine de aynı meslek grubu içinde yer aldığım insanlardan biraz duyarlılık, biraz savaş karşıtlığı, biraz farklı bakma isteği bekliyorum. Bir yandan da şunu kabul ediyorum, isteyen istediğini yazar ve biliyorum ki basınımızda Gedik gibi düşünen çok sayıda isim var.
Benim derdim ‘Böyle bir yazı basında nasıl çıkar?’da değil. Benim derdim, bu isimle aynı derneğe üye olmamda. Dolayısıyla halihazırda üyesi olduğum SİYAD içinde, bu denli militer görüşlere hayat hakkı tanınmaması konusunda benim de sansürcü olmaya hakkım var sanıyorum. Lafı uzatmadan SİYAD Başkanı Murat Özer ve yönetim kuruluna seslenmek istiyorum; bu tür zihniyette olanların SİYAD’dan çok MİYAD’a (Militer Yazarlar Derneği) yakıştığını düşünüyor ve bu konuda gerekli işlemlerin başlatılmasını talep ediyorum. Çünkü ben bu denli ‘üfürük’ bir konuda bile sansüre yeltenen, askere gitmeyi çok isteyen bir zihniyetle aynı dernek çatısı altında bulunmak istemiyorum. Not: SİYAD içinde askerliği gelmiş birçok genç kalem (örneğin Erman Ata Uncu) var, Gedik eğer çok istiyorsa onlardan birinin yerine kışlanın yolunu tutabilir...


alkış istiyorum blog ahalisi..budur..aslan uğur...

Tuesday, July 13, 2010

Kahvaltı

Hala 1-2 katlı müstakil evlerin olduğu bir semtte çalışıyorum/yaşıyorum ben. Ofislerle evlerin iç içe geçtiği, dar sokaklı, yeşili henüz komple yok olmamış bir semt.

Odamın balkonuna çıktığımda yandaki evin arka bahçesini görüyorum. Bakımsız, dağınık, göze hoş gelebilecek her türlü detaydan mahrum. Ev sahibinin zevksizliği mi yoksa parasızlığı mı bilinmez tabii.

Havalar ısınalı beri bahçeye plastik masa ve sandalyelerini attılar. Masanın üzerine de muşamba bir örtü. Saat 10a doğru uyanıyor evin ahalisi, şöyle bir silip o muşamba örtülerini kahvaltılıklarını yığmaya başlıyorlar. Bir dede ve anneanne, 8-9 yaşlarında bir kız çocuğu, 23-24 yaşlarında bir genç hanım.

Her gün 12ye kadar nerede ise devam ediyor kahvaltıları benim 4 dakikada yediğim sandviçe inat. Onlar uzun uzun konuşarak, bazen gülerek, bazen heyecanla bir şeyler anlatarak yapıyorlar kahvaltılarını. Ben ya maillerimi okuyorum o sırada ya da gereksiz bir sohbetin içinde oluyorum, şayet evde isem televizyona bakıyorum.

Ben ne kadar suskunsam, onlar o kadar çenebaz. Hep anlatacak bir şeyleri var, hep heyecanlılar bir şeyler için. Ben onlar kadar şaşıramıyorum oysa, heyecanla anlatamıyorum olan biteni.

Bir muşamba örtüm olsa, annemin kolaladığı örtülerin hatırasına inat çenem düşer mi benimde? Herşey ilginç oluverir mi?

Sadece ben bile olsam, yine örtümü sersem yemek yerken, kendi kendime konuşsam, ağzıma tıkıştırmasam yemekleri çiğnesem uzun uzun, çatalımın bıçağımın hakkını versem değişir mi bir şeyler?

Monday, July 12, 2010

En son

En son ne zamandı 4 başı mamur yaptığım tatil? Şöyle en az bir haftalık olanlardan bahsediyorum.
Sene 2002 veya 2003 olmalı

En son arkadaşlarımla dışarıda bir yerlerde yiyip içip iyi vakit geçirdiğim ve hatta biraz çakırkeyif olduğum zaman? Sanırım 2007 veya 2008

En son ne zaman dört başı mamur güvenmiştim insanlara? 1990 veya 91 olmalı

En son ne zaman güvenle bakıyordum yarına? 2007

Sanki tüm güzellikler bittiler, hiç biri tadını çıkar bak son bunlar demedi. Hoş deselerdi ne değişecekti ki?

Friday, July 9, 2010

Neden Biletix kullanmak zorunda kalıyoruz daha fenası neden kucaklanıyoruz ?

Biletix servisi hizmete girdiğinde sevindiydik hatırlıyorum daha dün gibi..Sonra Biletix'in inanılmaz komisyonlarını da bir şekilde katlanmak durumunda kaldım.Sonrası daha berbat hale geldi, Biletix Ticketmaster'a satıldı, hadi dedik hizmet kalitesi düzelir, komisyonlar insancıl hale gelir.Düzeleceğine iyice kötüleşti.
Hem hizmet kalitesi berbat, komisyonlar fahiş, kötüsü bir de matah servismiş gibi her türlü etkinliğe bulaşmaları.Sergi açılışları falan filan iyice saçmaladılar.
Her türlü etkinliği sahipleniyorsan o vakit hem güzel servis ver hemde internetten alışveriş yapiyoruz diye de kaziklanmayalim yeter artık Biletix kendine gel..Bu ne be..enayi gibi paraları basalım adamlara..Servis iğrenç, Komisyonlar kucak gibi..oh be bende yapayim o vakitte bu komisyon oranlarıyla..Hem hiç bir yerde bulama biletleri hemde bu adamlara enayi gibi kucak dolusu komisyon öde..oha artık lebron james!

srebrenica

günlerden 10 temmuz, sene 1995
15 sene öncesi
o zamanlar böyle yardım gemileri filan yok
haber almak bu kadar kolay değil
ben 20lerimin başında
çoktan baba tarafından akrabalar istanbul'a gelmeye başlamış Bosna'dan
daha aileler organize ediyor yardımları

"normal hayat diye bir şey bizim icin yok. cünkü, normal hayatta kadınlar eşlerini, oğullarının işten eve gelmelerini, oğullarının gelin getirmelerini, torunlarını bekler. ama bizim icin normal hayat oğullarmızın eşlerimizin cesetlerini tek parça halinda bulmaktır."

"yapılan bir soykırımdır; ancak sırbistan bundan sorumlu değildir"

"krivaya 95 operasyonu"

"Toprağı kazıyoruz, insanlarımızın cesetlerine ulaşabilmek için. Bunun ne büyük bir acı olduğunu bilemezsiniz. Binlerce aile sadece yakınlarının çürümüş bedenlerini görmek için bekliyorlar. 1 milyon'dan fazla insanimiz yerinden edildi, aileler dağıldı. Tüm bunlar bizim acılarımız. Destekçilerimiz ile daha da güçleniyoruz. Ben özellikle Türkiye'deki kardeşlerimizin gösterdiği duyarlılığa çok teşekkür ediyorum. Ülkenizde milyonlarca Boşnak yaşıyor, Türkiye bizim ikinci evimiz gibi. Srebrenica'yı sürekli hatırlamak gerektiğini düşünüyorum ki yeni Srebrenica'lar bir daha yaşanmasın. Herkesin bunun için yapabileceği bir şey olduğuna inanıyorum. Srebrenica'yı yaşatmanın en güzel yollarından biri de kentinizin işlek cadde veya meydanlarından birine Srebrenica ismini vermekle mümkün olabilir yada bir anıt yapılabilir. Bu tür semboller ölümsüzdür ve unutulmamayı sağlarlar."

Biraz okuyunuz yarın, paranıza kıyıp 3-5 kitap alınız, eski dergileri gözden geçiriniz
Din savaşlarının, etnik savaşların faydasını bir kez daha hatırlayınız


Askerler çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi?

En kolay meslek: Gazetecilik




Bilgiye ulaşmak bu kadar kolay iken, araştırmaya inanmayan bir ulusun gazetecisi ne yapar? Karıştırır web sayfalarını, dış kaynaklı bir iki haberi okur, mix eder, okuruna sunar.

Bu sefer ki cin "gazetemiz" ve "gazetecimiz" Sabah.
Bakıyoruz önce haberimize:

Podyumların en seksi kadınlarından Gisele Bündchen, 'Muse' dergisi için özel bir röportaj verdi. Dergi için siyah-beyaz ve son derece cüretkar pozlar veren Bündchen, "Kadınlar, hamile kaldıklarında kendilerine dikkat etmezler. Çoğu birer çöp torbasına döner! Ben onlar gibi yapmadım ve dokuz ay boyunca yediklerime çok dikkat ettim" dedi. Ancak güzel mankenin bu açıklamaları, hamilelik sırasında aşırı kilo alan kadın hayranlarının tepkisini çekti.

Şimdi, Gisele Bündchen bu ay Muse için fotoğraflar çektirdi, doğru, bu fotoğraflar epey sansasyon yarattı bu da doğru.
Gelelim röportaj ve çöp torbası haberinin yeniliğine :)

Bündchen sevgili "gazetecimizin" belirttiği gibi Muse'a vermedi o demeci, Nisan 2010'da Hello! dergisine verdi. Ve sadece "çöp torbası" demedi kadın.
Röportajında diyor ki:
" I want to have lots of children. It doesn’t matter if my body changes. It is the most marvelous thing. For example, they sometimes say that your breasts begin to sag, but I couldn’t care less.”
Bir çok çocuğum olsun istiyorum. Vucudumun değişecek olmasına takılmıyorum. olağanüstü bir şey bu, mesela diyorlar ki göğüslerin sarkar filan, hiç takılmadım ben bunlara

Somehow we feel she has nothing to worry about! On regaining her figure so quickly after Benjamin's birth, Gisele, 29, said, "I think it's muscle memory. I did kung fu up until two weeks before Benjamin was born, and yoga three days a week. I think a lot of people get pregnant and decide they can turn into garbage disposals. I was mindful about what I ate, and I gained only 30 pounds."
Oğlunun doğumundan sonra vücudunu hemen toplaması ile ilgili şunları söylüyor " bence olay kas hafızası, oğlanın doğumundan 2 hafta öncesine kadar kung fu ve yoga yaptım haftada 3 gün. bence bazıları hamile kalınca vücudunu çöp torbasına çeviriyor, ben ne yediğime çok dikkat ettim ve sadece 13 kilo aldım.

Kadın yanlış veya çirkin bir şey mi söylüyor?
Doktorların söylediğinin çok mu dışında söyledikleri?
Sansasyon lazım bize değil mi?
Geç de olsa, yalan da olsa fark etmez.
Süper gazetecilerimiz var bizim....



Thursday, July 8, 2010

İstanbul Modern diye bir yer...

İstanbul Modern, başta bir sanat galerisi gibi duruyordu. Modern sanatla iç içe bir yer izlenimi veriyordu tanıtımları... Zaman içinde böyle bir çizgisi de oluştu kabul etmek lazım. Ancak birşeyler ters gidiyor gibi... Neler mi?

Artık İstanbul Modern’e gittiğinizde, güvenlikte görevli arkadaşlar size bir soru soruyor: “Müzeye mi geldiniz yoksa restorana mı?”

Yanıtınız müze ise müze bölümüne, restoran ise "müzeden geçerek" restoran bölümüne gidebilirsiniz. Tamam bunda bir sakınca yok diyebilirsiniz ama zaten beni bu soruda iki şey birden huzursuz ediyor: Müze ve restoran...

Cümleden size buranın müze kıvamında bir yer olduğu empoze ediliyor sürekli ama içeride özellikle sayısal açıdan doğru dürüst sanat eseri bulunmuyor. Kaldı ki içerdeki eserlerin göze çarpanları ağırlıkla enstalasyon... Misal, kocaman bir koridorun tavanını kitaplardan oluşan bir enstalasyon kaplıyor. Bu çalışmanın bende yarattığı izlenim, sıradan bir dekorasyon tarzından öteye gitmiyor. “Müze” dendiğinde, adı da “Modern” ise eğer, insan içerde bir müze kıvamında modern sanat eseri niteliğinde çalışmalar bekliyor. Sanatın, bir müzede sergilenebilecek hemen her dalında beklenti oluşuyor haliyle... Ancak bu beklenti, tatminkar şekilde çözümlenmiyor.

Gelelim “restoran” konusuna... İstanbul Modern, mükemmel bir boğaz kıyısı lokasyonuna sahip... Restoranda oturunca tarihi yarımadayı, Kız Kulesi’ni, Kadıköy’ü, Salacak’ı falan rahatlıkla görebileceğiniz bir manzara... Hal böyle olunca da bir müzenin içinde restoran olması kısmı, aynı zamanda bu restoranın pahalı olması kısmını da beraberinde getiriyor.

Bir de bu müzede bir çok ticari markanın basın toplantıları ve lansmanları yapılıyor.

Tüm bunlar alt alta eklenince, İstanbul Modern; bir müzeden çok ticari bir işletme kıvamında algılanıyor ki zaten sanırım bu şekilde bir işletme anlayışı sergiliyor. Yani müzeden başka herşeye benziyor.

Ama İstanbul Modern aynı zamanda, günümüz sanat dünyasının "mabedlerinden" biri olarak anılıyor.

Ara sıra Amerikan filmlerinde resmedilen, sanattan anlıyormuş kisvesi altındaki modern ve soyut tutkunu ve sanatçı diye geçinen kitlenin aynısından bizde de var tamam... Ama bir mabedleri olması gerekmiyor.

Kedi Milleti


Kaç tanesi ile kaç ayrı macera...
Her seferinde sanki ilk kez bir kedi ile baş başa kalıyor gibiyim.
Tarçın efendi ayrı bir alem. Tüm kediler gibi tonlarca para dökülen oyuncaklara değil, bir telefon şarjına (şarz diyenlere selam etmeden geçmeyeyim) hasta. O şarj ile herife yaptırılmayacak tek bir şey yok. Koca gövdeye inat zıplamalar, koşmalar, büyüyen gözler.

O şarj ki oğlana tam 300 gr verdirdi. 300 gr ne ki demeyin, güzel oğlum tam %2,6sını kaybetti yağlarının. 70 kiloluk bir şahsın 2 kilo vermesi gibi bir şey bu. Çok önemli, büyük başarı.
Coca Colaya dadandı bu aralar, bizim bardaklara sulanıyor.
Tavuk jambon için taklalar atıyoruz.
Hala romantik ayuyuz, başını boynuma gömüp uyumayı seviyor. Geceleri beni uyandırmamayı öğrendi nihayet, bir de kitapların yemek olmadığını öğrenirse, tamamdır bu iş...

Wednesday, July 7, 2010

Boş boş

Kafa bi dünya
Sanki akşamdan kalma
Oysa son kadeh içki ne zaman içilmişti hatırlamak bile mümkün değil

Kremlere hangi ara mecbur kaldığımı da hatırlamıyorum mesela. Sabah kalk, yüzü yıka, toniği sür, önce gözlere, sonra yüze ve boyuna, sonra tüm vucut, en son eller... Her gün, yiyorsa yapma... Çekilen deri, pul pul dökülmeler...
Bir tek noxzemanın yettiği günler nerede?
Benim hep derli toplu olan dolaplarım ne zaman çingene çarşısına döndü? Ne zaman saldım çayıra halimi aldım? Tam ne zaman çalışmaktan nefret etmeye başladım? Hatta çalışmaktan korkar oldum? Her gece uyumadan önce kurduğum hayaller ne zaman bitti? %100 realist olmak ne zaman yerleşti bünyeme?
Yemek pişirmekten ve dahi yemek yemekten ne zaman zevk almaz oldum? Konuşmak, yazmak ne ara zul olmaya başladı?

Pelteleşme dönemi belki.

Tuesday, July 6, 2010

Coldplay -Don't Panic

Hayatımın her döneminde beni dinlerken dinginleştiren bir parça bu yahu..Kendimi iyi hissettiriyor..
--------
bones sinking like stones

all that we fought for

homes, places we’ve grown

all of us are done for.

and we live in a beautiful world,

yeah we do yeah we do.

we live in a beautiful world.

bones sinking like stones

all that we fought for

homes, places we’ve grown

all of us are done for.

but we live in a beautiful world,

yeah we do yeah we do.

we live in a beautiful world.

oh all that I know,

there’s nothing here to run from

‘cos yeah, everybody here’s

got somebody to lean on 
--------

Thursday, July 1, 2010

Farklı vazolardan birkaç örnek








Dekorasyon hakkında ufaktan ufaktan yazılarımı yazmaya başlayacağım. Neticede söz verdik blog sahibine... Şimdilik fazla derine inmeden, küçük detaylarla başlamakta fayda var... Küçük dokunuşlarla mekanlarınızı ne denli farklılaştırabileceğinizi de zaman içinde birlikte keşfedeceğiz.



İlk durağımız Ligne Roset... Markanın birçok ürünü var. Fiyat aralıkları değişken... Seçtiğiniz ürüne göre ya da sizin dekorasyona verdiğiniz öneme göre sınıflandırılmalı... Pahalı ya da ucuz kavramlarının dekorasyonda kullanılmasına zaten karşıyım. Amaç “tarz” yaratmaksa, kesenin ağzını biraz açmak gerekiyor ne yazık ki...

Ligne Roset koleksiyonunda yer alan 3 farklı vazo ile sizi başbaşa bırakmak istiyorum. Aksesuarların ve dekoratif objelerin mekana katabileceği değerleri görme açısından bence oldukça dikkat çekici çalışmalar...

Tasarımcı Pascal Mourge’un imzasını taşıyan Les Oiseaux vazosu beyaz emaye seramikten oluşuyor. Üzerinde siyah bir kuş deseni bulunan bu vazo, 117 Euro+KDV olarak fiyatlandırılıyor. Design by O imzasını taşıyan Cascade vazo ise iç içe geçebilir üç vazodan oluşuyor. Bu özel tasarım 861 Euro+KDV olarak fiyatlandırılıyor. Tous les Trois tasarımı olan Les Nymphes vazolar, zarif formları ve farklı alternatifleriyle özel alanlar yaratıyor. Les Nymphes vazo 473 Euro+KDV fiyatıyla satışa sunuluyor. Loudordesign-JF.d’Or imzasını taşıyan Bonbonne vazo tasarımları ise üfleme camdan oluşuyor. Farklı boy alternatiflerine sahip olan bu tasarımın şeffaf ya da amber rengi olan modelleri de bulunuyor. N. Duchaufour-Lawrance imzasını taşıyan Roseau vazo tasarımı ise çiçeklerinize çok özel ve farklı bir alan sunuyor.

Ligne Roset’in farklı ürünlerine de ulaşmak isteyenler için Etiler’de ve İCA Plaza – Ataşehir’de iki mağazası olduğunu hatırlatalım... Yorumlarda isteyen olursa mağazaların bilgilerini de veririm. Ama şimdi versem çok reklam kokacak...

Tuesday, June 29, 2010

Yemek pişirmek ne değildir?

Dr. Oetker kek karışımı alıp kek pişirdim...
Hayır arkadaşım pişirmedin, hazır bir şeyi çırpıp fırına koydun, buna pişirdim dedin mi adama poposu ile gülerler

Geçen gün televizyonda bir yemek programına rastladım zaplarken, laz bir ağbi yemek pişiriyordu. Dedi ki: "duydum ki hazır beşamel satın alıyormuşsunuz. döverim, sakın bir daha yapmayın". O an adamın alnından öpmek istediğim andı. Bre beceriksiz, ha unu kavurdun sütü döktün ha o hazır karışımı alıp sütle karıştırıp pişirdin
harcayacağın süre aynı, ama lezzet mukayese kabul etmez.

bir de o gıdaları çocuklarınıza yedirmiyor musunuz? allahım nerede kızılcık sopam...

hazır pınar köfte aldım, pişirdim
sonra domates salçasını alıp bilmem ne karışımını ekledim, sonra ikisini karıştırdım kaşarla fırınladım
,heyooo yemek yaptım
Bok yemek yaptın
Bok yemek pişirdin

Bunları söyleyince, ah ama benim ne kadar az vaktim var biliyor musun?
Biliyorum arkadaşım, biliyorum
Başka dünyadan gelmedim ben
Kullanacaksan bunları kullan, senin sağlığın
ama bunu yemek yaptım diye yayınladığın zaman sana "çüş" denmesini yadırgama, eğ kafanı önüne, otur kabahatinle
Sen o şekilde yemek yaptı isen, bu kadar ahçı ne yapıyor????
Onların yaptığına ne isim vereceğiz?

Bana şununla gelmeyin, şerefsizim döverim: "orthoraxia nevrosia"

Bacak açık oturanlar


Her gün bir konuya kafam takılmadan rahat edemiyorum.
Bugün beni irrite eden bacakları açık oturan kadınlar.











Şayet erotik içerikli bir fotoğraf için poz vermiyorsanız, kontrbas çalmıyorsanız ya da hamile değilseniz, yapmayınız, yapanları uyarınız.



Monday, June 28, 2010

Love is Stronger than pride / Aşk gururdan daha güçlüdür ..???

i won't pretend that i intend to stop living
i won't pretend i'm good at forgiving
but i can't hate you
although i have tried

i still really really love you
love is stronger than pride
i still really really love you

i won't pretend that i intend to stop living
i won't pretend i'm good at forgiving
but i can't hate you
although i have tried

i still really really love you
love is stronger than pride
i still really really love you

sitting here wasting my time
would be like
waiting for the sun to rise
it's all too clear things come and go
sitting here waiting for you
would be like waiting for winter
it's gonna be cold
there may even
be snow

i still really really love you
love is stronger than pride
 *****

Hayat şaka gibi anasını satayım, esas şaka hayatın kendisi mi ? Ben miyim ? Biz miyiz ? Kimdir diye düşünmekten, Antidepresan kullanmaktan, Antidepresandan vazgeçip içki içip unutmaya çalışmaktan, içki içip şişmekten, kendimle barışamamaktan, düşünmekten istifa etmek istememle... benliğimle kavgalarımdan....Halsizim...İnatçıyım sanırım..Bırakmadım demem..bıraktım..

Thursday, June 24, 2010

23 Haziran 2010 Haliç Kongre Merkezi- Viyana Filarmoni Orkestrası & Riccardo Muti Konseri

Başlık uzun ama konser şahaneydi sevgili okuyucu..
Program şöyle idi:


Viyana Filarmoni Orkestrası
Riccardo Muti şef

Wolfgang Amadeus Mozart
Do Majör Senfoni No. 36, KV 425, "Linz"

Franz Schubert
Si minör Senfoni, No. 8, D 759, "Bitmemiş"

Piotr Ilyich Tchaikovsky
Si minör Senfoni, No. 6, Op. 74, "Pathetique"


Kongre merkezine de ilk defa gitmiş oldum, dünkü deli yağmur sayesinde şunu öğrendim, arabasız giderseniz girişten konser binasına kadar 300 metre kadar yürümek epey gıcık, çıkışta da aynı gıcıklık devam ediyordu.
Neyse geçelim performansa..20,05'de kapılar kapandı fakat daha bedbahtı klimalar az çalışıyordu bu nedenle salon epey oksijensiz kaldı, seyircimiz alkışı çok seviyor lakin fazla sevdiğimizin farkında değiliz..
Özellikle konserdeki geçişler sırasında 5-10 sn'lik bekleme sürelerinde sessizlik olmasını orkestra beklerken bizim seyirci alkış tufanına tutarken ikinci sessizlikte alkışı salondan çıkan öksürükler bastırdı ve bu konser boyunca devam etti..tam alkışa başlarken salondan topluca çıkan öksürmeler alkışı kesiverdi..ne talihsizlik bilmem anlatabildim mi..sanırım Viyana Filarmoni Orkestrası elemanları ve şef sanırım Türkler topluca verem mikrobu taşıyor diye düşünmüşlerdir.

Performansa geçemedim değil mi..Evet, Mozart performansı çok iyi, ama Schubert'in bitmemiş senfonisi muazzam'dı..Kendimden geçtim, gelelim çaykovski'ye..kelime ve sıfat seçemiyorum...38 dakika yerime mıhlandım ve konser bitiminde kendime gelemedim..
Konser bitimindeki soldaki baş kemancılardan birinin orkestra şefi ile selamlaşacağına tüm salona acıklı gözlerle dumur şeklindeki bakışını da görebildim..Adamlar muhtemelen yüzyılın en denyo ve en zavallı seyircilerine konser verdiklerinin farkına vardılar ve yüksek bir olasılıkla başka bir sefer ülkemize bu gudubet sebeplerden dolayı gelemeyecekler..

Anasını satayım bu folklor ekibi değil ki..Hele Şef Riccardo Muti'nin gidiş ve gelişlerindeki bakışlarını da farkedince üzülüyorum.Evet aşağılanma hissi değil bu sevgili okuyucu..bu berbat bir his..ikinci sınıf muamele de görmedik bu da değil ..gerçekten başka birşey bu..Akustik ve ses sistemi çok kaliteli bir salonda birinci sınıf müzik dinleyip ,müzisyenleri ikinci sınıf muameleye tutan bizdik bunu anlatmaya çalışıyorum..Umarım anlatabilmişimdir, gerçekten bunu da farkedip gördükten sonra seyircimize Zubin Mehta bile gelse nasıl muamele edeceğiz onu merak bile etmiyorum..Gördüklerim bana yeter..Bu kadar sofistike kalabalık bile buna şahit olduktan sonra biz nasıl muasır medeniyet seviyesine çıkarız onu kurcalamakta fayda var..yok abi..oraya hala çok yolumuz var üstelik daha fenası bunu öğrenmek bile istemiyoruz..öyle bir gen'e sahibiz ki olmuyor işte napalım..
Neyse sevgili okuyucu..konser hakikaten çok iyiydi..Biz de yine adam olamayacağız...Salon sanatoryum olsa bile ..ııı ıhhh

Wednesday, June 23, 2010

All the Best Cowboys Have Daddy Issues

Üzgünüm okuyucu ama başlığın yerel halini ancak burda bulabilirsin..diyorum ki..
En iyi kovboyların hepsinin baba mevzuları vardır..
Sembolik olsa bile bu, kısmen hepimizin hayatına etki etmiyor mu sanki..Hızını alamamış anne, hızını alamamış baba..
Bu empatiyle yoğrulmuş bünye bile zaman zaman isyan etti..Hayatımızı bitmek tükenmek halde hırs içinde geçirdiğimizi farz edelim sonra durulurken bir de ebeveyn olduğumuzu hayal edelim..ee şimdi bu bütün geçirmişliğimizi ebeveyn olarak çocuktan çıkartmak ne kadar doğru ? ki..kızıyla aşık atan analar, oğluyla halı sahada mücadele etmeye çalışıp onlar gibi olmaya özenen baba..gerek var mı abicim bunlara..otur kenarda oğlunla iftahar et..sevincini paylaş..yok illa bende koşarım..bok koşarsın..
Kızıyla alışveriş merkezine giderken kızından kokoş olmaya çalışan ana..daha cafcaflı olup aşırı makyajla dikkat çekmeye çalışan ve baktırmaya çalışıp, rol çalan ana..gerek var mı..bok var..
Bütün bunların derdini de biz kovboylar çekiyoruz işte..
Hırs yalan bişi..Empati ise daha da boktan bişi..

Tuesday, June 22, 2010

Türkçe mi dediniz?

xxxxx EMLAK tan
GÖZTEPE İSTASYON CADDESİ ÜZERİNDE YERİ KONUMU ÇOK İYİ İÇERİSİ MİMAR TARAFINDAN DEKORİZE EDİLMİŞ TEMİZLİK YAPIP OTURABİLCEĞİNİZ SÜPER LÜKS...

Allah sizi bildiği gibi yapsın

Bunu da gördüm

"Bu sıcaklarda kola,gazoz gibi meşrubatları elbetteki islâmi hassasiyetlerimizden dolayı tüketemiyoruz .Fakat ister istemez ferahlamak için soğuk içecekler arıyoruz…"

Arkadaş senin o büyük hassasiyetinle tüketmediğin ürününü buradaki tesislerinde kaç aile ekmek yiyor?
Buldun mu onlara yeni iş?
düzenlerini bozmamayı, çocuklarını mutsuz etmemeyi becerebilecek misin?

O islami hassasiyetin nerde hocam patır patır şehitler giderken?
yemişim hassasiyetinizi, iki yüzlüler ordusu

Neredeler acaba?

Gazze'yi özgür bırakan aktivistleri diyorum canım
Burnumuzun dibi için çıt yok
Mesela:




Monday, June 21, 2010

Yemeğin lezzetini kim verir ?

Oldum olası yemek yerken tadsız tuzsuz yememeğe dikkat etmişimdir, en kaçtığım şey şu suni tatlar ama onlarda ısrarla hayatımıza eşeden köşeden bulaşıyorlar..Çok da tırsıyorum meretlerden..3 dakikada makarna mesela..ulan 3 dakika'da yapacağıma 10 dakika bekler kralını yerim..nedir ki..1 dakika'da hazır çorba..senden de tırsıyorum ..X dakikada ultra süper sonik hızlı her türlü gıda beni tırstırıyor..içindeki bilinmez kimyasal katkı maddeleri yüzünden...

İlhan Selçuk


O da gitti.
Kim kaldı geriye?


Friday, June 18, 2010

Götlük bazen görecesizdir o vakit göte göt demek farzdır.

Ekşisözlükle takribi 4 yıldır yollarımız ayrı..çok da dert değil..neyse..
Bir kişi nickname ile iş yerindeki gerçekten gerzek bir karının ızdırabını yazıyor..
Sözlükten bunu tanıyan başka bir kevaşe, işyerindeki gerzek karıya bu nickname sahibini gammazlıyor ve nickname ile yazan kişi bu kevaşe(ler) sayesinde işinden oluyor.
Gammaz yapan kevaşe, gerzek karı orospuysa, nickname ile yazanı kovan patron da göt'tür..
Bence hepsine göt demek farzdır.
Yuh olsun size..
Yazıyı da okudum..Hiçbirşey yok..bir kişinin işinden olmasını sağladınız.
İğrenç insanlarsınız ..ölün..

MON CHER

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/15063889.asp?gid=373

BENCE EN ÖNEMLİ YERİ:

“Şimdiye kadar Türk diplomatlarını sadece Ermeni terörünün ve diğer terör eylemlerinin hedef aldığını zannediyorduk. Son bir yıldır her fırsatta kendi ülkesinin diplomatlarına karşı sözlü bir saldırı başlatan Sayın Başbakanımızın bu tutumunu izahta büyük güçlük çekiyoruz”

Thursday, June 17, 2010

Etraf Bihter kaynıyor..süper yazı..kadın tespiti

http://www.haberturk.com/yasam/haber/524460-etraf-bihter-kayniyor

Bazen güzel yazılar çıkabiliyor.
Beğendim..
olmuş.
budur..
hemen bizim blog'a alalım hehehe

var diyecek çok lafım da...

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/15051879.asp?gid=373

görmek nasip olmayacak, anlaşıldı merkez

KFC EXTREME KAZIK MENÜ



Yahu bu menü çıkalı daha 1 yıl ya oluyor ya da olmuyor..Çıktığında 9,50'lik fiyatı ehven idi..
Yuh be kardeşim incik cıncık ne hale geldi..oldu 13,75 lira..Neredeyse %45 zam yemiş daha senesi dolmadan..
Protesto ediyorum bu lezzeti..ayıptır lan..müşteriyi enayi yerine koymayın..Ayrıca patatesleri müşteriye verirken resimdeki gibi vermiyosunuz!

Sibel Arna / Temizlik

Konuya giriş yapmak için önce:

Sonra:

Sibel Arna densizlik yapmıştır evet
Görgüsüzlüktür çoğu yazdığı şey bu yazıda ve dahi bir önceki yazısında
Hepsine ok'im
Kendisini eleştirmemize, bu konu ile ilgili yerden yere vurmaya bile hemfikirim

Sonra bugün önce şunu okudum:

sonra mevzu bahis siteye geçtim:

Mübalağa bir sanattır evet, ama akıl ile yapılmalıdır
Şimdi şıkları ve anketin 17.06.2010 tarih saat 12.26 itibarı ile sonuçlarını dökelim önümüze:
  • Arsızca kirli elleriyle ona selpak satmaya çalışan sokak çocuğu (17%, 9 Votes)
  • Cahilce soldan değil de sağdan servis yapan garson (11%, 6 Votes)
  • Siparişi 8 dakika geç getiren, bir de utanmadan bozuk asansörü mazaret gösteren kapıcı (6%, 3 Votes)
  • Kokulu çorapları yüzünden evi leş gibi kokutan tüpçü çocuk(24%, 13 Votes)
  • Yere çömdüğünde kıçının çatalı görünen tesisatçı (13%, 7 Votes)
  • Tırnaklarını bir haftadır kesmediği halde kendisine para üstü vermeye cüret eden bakkal çırağı (7%, 4 Votes)
  • Saçını başını yapmadan, makyajsız temizliğe gelen gündelikçi (17%, 9 Votes)
  • Bence şu(tersninja@gmail.com adresine yolluyorum, bakın ordan!)(2%, 1 Votes)
  • Arabasını servisten alırken kendisine kapı açmaya kalkan tamirci çırağı (tulumlarını da çıkarmıştı oysa ki) (3%, 2 Votes)
Birinci olan şık, dünyanın her yerinde her insanın midesini bulandırabilecek bir madde değil mi?
Temizliğin olmaması dalga geçilecek bir konu mu?
Bu ülkede erkekler regl döneminde leş gibi kokabilen/ter kokan kadınlara bu kadar mı alıştı?
Kadınlar ter ve ayak kokulu erkekleri bu kadar mı benimsedi?

Hani hep diyorsunuz ya bu ülkenin %99u müslüman
Bizim dinde temizlik imandan geliyor
uyandırayım

Not: Sakın ha regl normal, kan kokar bık bık etmeyin yorumlarda. Günde 2 kez duşunu alırsın, duş alacak yer yoksa sabunla suyla lavaboda bile temizlenirsin. Yeterki içinde temizlenme ve kokmama bilgisi, isteği olsun.

Bir işi yapıyorsan, o işi adabı ile yapacaksın arkadaş. Muhasebecin sağ yerine sol kolona işlese faturalarını neler değişir hayatında?
Tesisatçılarımızın hepsi Adonis ben mi kaçırdım? Kıçlarını seyretmek ne zaman zevk oldu?

son kez: evet Sibel Arna yazdığı yazıda öküzlüğün sınırlarını genişletmiştir, ama mübalağa ile eleştireceğiz derken neleri görmezden geldiğimizi de bir durup düşünmek lazım.


Wednesday, June 16, 2010

Yiğit Özgür erotik hikaye yazarsa...



Adım Tahsin Yolbeyli, 23 yaşındayım. bu ...yaz tatlilinde komşumuz ayfer ablayla yaşadığım macerayı sizinle paylaşmak istiyorum... ayfer abla iki yıl önce kocasıyla birlikte apartmanımıza taşınmıştı... ve ben, o günden beri onun için çıldırıyordum... ayfer abla 32 yaşında 1.65
boylarında beyaz tenli enfes bir kadındı...

kocası ümran abi 39 yaşında 1.85 boyunda atletik yapılı, yanık tenli, nefis bir adamdı... ama konumuz o değil, konumuz ayfer abla...

ayfer abla sürekli giydiği askılı bluz ve mini etekle aklımı başımdan alıyordu. bir gün dayanamayıp kendisine açıldım...

-ayfer abla sürekli niye aynı şeyleri giyiyon?insan kokar yav...

-yıkıyoruz herhalde...

aradan günler geçti... o gün başıma geleceklerden habersiz, semtimizin bakkalı ismet abiyle sohbet ediyordum... ismet abi 43 yaşında 1.50
boylarında buğday tenli, buğday gibi bi adamdı...oldukça atletik bi gülümsemesi vardı... konumuz ayfer abla olduğu için onu da es
geçiyoruz...

ben bakkaldayken içeri ayfer abla girdi...üzerinde vücut hatlarını belli eden bir tişört vardı... nereye gittiğini sorunca köpeği muffy'yi
gezmeye çıkarttığını söyledi...

muffy 1,5 yaşında, 40-45 santim boylarında enfes bir köpekti... ipek gibi tüyleri... amaan, ayfer ablaya geçiyorum...

ayfer abla beş on dakika muffy'ye göz kulak olabilir miyim diye sordu.
hemen kabul ettim tabi... eğilip köpeğinin tasmasını takarken gözlerime inanamadım... sütyen giymemişti!!!

aklımı kaybedecek gibi oldum... elim ayağım birbirine dolanmıştı... sonra ayfer abla muffy'yi bırakıp gitti... o gidince hayvan
huysuzlandı... havlamaya başladı... sakinleştireyim diye kucağıma alınca gözlerime inanamadım... sütyen giymemişti!!!

hemen ismet abiyi kontrol ettim. o da sütyen giymemişti!!! peki kimdi bu sütyeni giyen?!... tanrım yoksa...

aman allahım ben giymiştim! hem de annemin sütyenini giymiştim!
hatırlıyorum annem bu sütyeni tuhafiyeci erhan'dan almıştı...


tuhafiyeci erhan 1.75 boylarında, kumral... lan ben bu sütyeni nasıl giydim lan?!.

hemen sütyeni çıkarıp muffy'ye taktım. muffy çıkarıp, ismet abiye
attı... ismet abi de dolgun kalçalarını sergileyerek sütyeni tezgahın
altına sakladı...

o esnada ayfer abla içeri girdi!.. üzerinde vücut hatlarını gösteren bi gömlek vardı... hani tişört vardı, gömleği ne zaman giydin diye
sorduk... tuhafiyeci erhan'a uğradım ondan aldım dedi...

tuhafiyeci erhan 1.75 boylarında, kumral. bi dakka noluyo lan orda? vay şerefsizler!!

-git lan! git!..

işte böyle.. artık muffy, ben ve ismet abi her gün buluşup sevişiyoruz...hayat bizim için çok daha renkli oldu. öyle değil mi ismet abi?

-harbiden dolgun mu lan kalçalarım?

Kabullenmek

Olgunluk mu?
Mantık mı?
Looserlıktan önceki adım mı?
İzlemek ile yetinmek mi?
Umudun bittiği an mı?
İnadı rafa kaldırdığımız an mı?
Pes etmek mi?
Yoksa seçeneğin kalmadığı an mı?


Ayna, göze gelen ışığın yine kaybolduğu an diyor

Türkiye'de güzel şeyler de oluyor...

Karikatür: Yiğit Özgür
Yorumsuz

Tuesday, June 15, 2010

Kısa - Küt bacak

Dear yurdum hanımları,

Boyunuz 1,70in altında, ayak bilekleriniz kalın, bacaklarınız kalın ve kısa ise, Allah aşkına, streç pantolon ve babetleri giymeyiniz
Hangi boyda olursanız olun "love handle"larınızı ortaya serecek darlıkta t-shirtler giymeyiniz
Erkekleri bilemeyeceğim, ama benim midem kalkıyor

Monday, June 14, 2010

Genç Şairler / Aslı Serin

BU BİZİM ŞARKIMIZ OLMASIN

“Her şey bir kere daha yanlış gibi”
sen burda bekle kapılar da beklesin
bi be
ş dakika
bi be
ş dakka daha uyusam bu rüya bitecek
saatler çalmasa bu sat
ıcılar bu zil sussa
her yar
ığı hayra yorsam her yarımlığı
her yanımı hayra
bu her
şeyler gerçekten gerçek
kendimi bildim bileli yani sözüngelişi
bildim mi hiç kendimi bu geli
şi gidişi
gitmek dediysem hep odalara
kaç k
ıymık kaç çentik kaç kaçmaktan yapılmış
o eve kaç basamakla çıkılmış
odalarda kaç gece ne güzel bekledim
çok ayakkab
ı eskittim çok çanta
bana bunu öğretseydin

her ölüm bir bayram

Ani ölümlerden sonra ağlarlar ya...
Keşke bilseydim, keşke şunu deseydim, keşke hasta olsa idi ama şurada yatsa idi, hazırlıksız yakalandık

bunları diyenler, hayatlarında hiç ölüm beklememiş olmalı, o yavaş yavaş gidişin, yavaş sönüşün acısını hiç tatmamış olmalılar

Benim kısmetime hep mecburen seyredişler düştü
o yüzden ölümlerin yasını tutamaz oldum
ölümün ilk geliyorum dediği andan, gerçekten gelmesine dek o kadar üzülmüş, ağlamış, defalarca vedelaşmış oluyorum ki, ölüm sonrasına üzülebilecek bir şey kalmıyor.
Ancak sevinç duyuyorum akabinde

Üzüntümü, kendi içerimde yaşamaya, saklamaya o kadar özen gösteriyorum ki, biliyorum arkamdan az hayvan-ruhsuz-vefasız dediklerini
Onların kendilerini yerden yere yatıp, ortalığı ayağa kaldırdıkları anlara inat, benim ancak yastığım bilir olan biteni, beynimin kıvrımlarında belki izler kalıyordur. ama başka bilen, gören yok.

Her ölüm, bir bayram oluyor nihayetinde...

Friday, June 11, 2010

Google Bitti diye üzülme ey internet ahalisi..MilliMotor hizmetinizde

Efendim hizmette sınır yoktur bilakis Türk zeki,çevik ve ahlaklı şekilde iyisini yapar..
Hahahayttttt..
www.millimotor.com

Budur..kıskananlar çatlasın!

DİKKAT REFERANDUM

12 eylul 2010'da yapilacak referandum icin secmen listeleri 9 haziranda
muhtarliklarda askiya cikarildi ve 22 haziranda indirilecektir, lutfen isminizi kontrol ediniz..

Thursday, June 10, 2010

Zeytin Dağı


http://www.kitapturk.com/books/Kitap/45469/Zeytindagi.htm

Tıklıyoruz, satın alıyoruz, Filistin Filistin ağlamalarımıza sonra devam ediyoruz
Ya da utanıyoruz ve artık susuyoruz...


http://www.vedatmilor.com/

http://www.vedatmilor.com/

Yayına girmiş
Meraklısına...

LEZZETNAME YOLCULARI 2: “YAZ SOFRALARI”


LEZZETNAME YOLCULARI 2: “YAZ SOFRALARI”
“Lezzetname; anılardaki lezzetlerin peşine düşenlerin macerasıdır”


“Lezzetname Yolcuları” olarak, ilk yolculuğumuzu ; 2009 Yılı, 23-24 Mayıs Tarihlerinde,
Armada Otel’de “ŞERBETLER-ŞURUPLAR” buluşması ile başlatmıştık...

Bu yıl 2. yolculuğumuzda, buluşma noktamız; “NESİN VAKFI” olacak...
(Yalnız biz, geçen yıl yağmurun; oraya sel olarak yaptığı gibi bir yolculuğu yapmayacağız!)

Çatalca’da,“Nesin Vakfı Çiftliğ”nde, kent hayatında unuttuğumuz doğanın kokularını,
havasını, hep birlikte soluyacağız...Bizi, kentin beton apartmanları arasında bırakıp giden
horozların, ve kendi mekanlarında çayırlarda gezintiye çıkmış ineklerin “hoş geldin” seslerini duyabileceğiz...

Anılarda kalan yaz sofralarımızı hep birlikte kurup, böyle bir sofranın etrafında
buluşmanın heyecanını hep birlikte yaşayacağız... Doğanın sesine müziğin sesini
katıp buluşmamızı şenlendirirken, damaklarda güzel tatlar, kulaklarda güzel sesler
ve yepyeni dostluklarda hep birlikte olmak üzere sizleri de Nesin Vakfı Çiftliği'ne bekliyoruz.

Tarih: 13 Haziran Pazar Günü
Yer: Nesin Vakfı Çiftliği / Çatalca (TEM Çatalca sapağından çıkın, Subaşı tabelalarını izleyin)
Katılım Bedeli: 30.-TL / 1 kişi ( Yemek ve etkinlikler dahil, içki hariç. İçecekler
alanda Nesin Vakfı tarafından satılacaktır.) 0 - 8 yaş ücretsizdir.
Etkinlikten sağlanacak gelir Nesin Vakfı'na bağışlanacaktır.

Program:
11:00 Hoşgeldiniz
12:00 Panel / "Yaz Sofraları"
Konuşmacılar / Ayfer Yavi
Defne Koryürek
Musa Dağdeviren
Nedim Atilla
Şemsa Denizsel
13:30 Yemek
14:30 FasaFisa Dansçıları ile sirtaki
Dileyenler için Aziz Nesin Müzesi ziyareti.
Demostrasyon / Ayfer Ünsal ve Bulgurun Dansı ( Ayfer Ünsal / Araştırmacı yazar)
Levon Amca'dan Pasta yapmayı öğreniyoruz (Levon Balıkçıoğlu / Levon Patisserie)
Bostana yapıyoruz ( Musa Dağdeviren / Çiya )
...Ve eğlenceye devam.
19:00 İstemeyerek ayrılmanın zamanı.

Sofralarını bize getirenler :
Armada Otel, Asitane, Çiya Sofrası, Güllüoğlu, Hatay Akdeniz Sofrası
Hacı Bekir, Karaköyüm Lokantası, Kozz Haliç, Maria'nın
Bahçesi, Sıdıka Cafe Bistro, Sade Kahve Bebek,Selin Rozanes Seferad Mutfağı

LEZZETNAME YOLCULARI
Ah Güzel İstanbul Derneği
Armada Otel
Asitane
Defne Keskin
Hakan Demir
Leyla Demir
Nesin Vakfı
Sema Temizkan
Sevinç Baliç

İletişim :
Sema Temizkan / 0532 498 86 76 sematemizkan@hotmail.com

LütfenCevapVerin !!! Katılım sınırlı sayıda olacaktır.
Defne Keskin / 0532 336 26 11 / defne@hoteldaphnis.com
Leyla Demir / 0532 386 11 21 / leydemir@gmail.com

Katılım bedeli için banka hesap bilgileri :
Ah Güzel İstanbul Derneği
Garanti Bankası
Balat şb. ( 020 ) Hesap no: 6299591
IBAN TR44 0006 2000 0200 0006299591