Kiminizin karşı olduğu şeye o kadar yakınım ve kiminizin yakın olduğu şeye o kadar karşıyım ki… Siz de öyle… Muhalif olabilmek; bir ayrıcalık, bir sınıf belirleyici, bir şekil olmaktan çıkar mı? Gerçekten de bir gün “muhalif adam” kimliği elde etmek kaygısından sıyrılıp, gerçekten de bazı şeylere muhalif olmamızın “normal” olduğu bir doğrulamaya varabilir miyiz?
Kim ne derse desin, kendimizi ne kadar yırtarsak yırtalım; işte her birimiz “genellemeler” arasına sıkışmış ömürler törpülemiyor muyuz? Kendimizi yontma telaşımız olduğu sürece, daha bir kendimiz olacağız. Doğar doğmaz; muhtemel bir daha görsek de pek hatırlamayacağımız bir doktorun ya da ebenin; kıçımıza iki şaplak ile son civatalarını sıktığı bu kabuğu, ömrümüzün sonuna dek yonta törpüleye, içte hapis insanı aramıyor muyuz?
Bugün patron, “Yakala Bobi” dedi. “Sıkıysa yakalama, dışarıda o kadar çok Bobi var ki! En olmadı sığınaktan seçerim” edasıyla… “Ulan” dedim. “Düşsün bakalım yere, yakalamayayım, ne olacak?” Sonra daha havadayken hamleyi yaptırdı hayat…
Bobi’leşen yerlerime söve söve çürüttüğüm bir ömrün içinde, elimde törpü; kazıyorum taşı ve toprağı… Kelebek misali… Bir de Shawshank Redemption vardı. Nasıl güzel oyun çıkarmıştır orada Morgan Freeman… (Acaba soyadı sahne için mi seçildi? Araştırmadım. Araştırmayabilirim de…)
Hayatımı devam ettirmek, standartlarımı korumak ve sorumlu olduklarıma bir şeyler vermek için Bobi olmaktan başka bir çıkış var mıdır? Buradaki tek Bobi ben miyim? Yoksa burası da bir nevi Bobi Sığınma Evi mi? Yok mu la burada hiç Dino, Fifi, Fufu, Çufu?
Bir gün,bir ay,bir yıl, yada ne vakitte olursa olsun,toplandık,toplaştık, geldik, gittik, yazdık,yazdırdık,baktık, yedik,yedik,yedik,şiştik,kocaman olduk, düşündük,geldik,yazdık,gittik,geldik,gittik...
Wednesday, July 28, 2010
L'uomo Che Ama / The Man Who Loves
Hızla ileri sararak güya "film seyrediyorum" ya bu aralar, dün akşam oturup bir filmi adam gibi seyrettim ilk kez uzun zamandır, ne tuhaftır ki bu sabah detayları hala kafamda.
L'uomo che ama : Seven Adam
Oooooo seyrettim dünyam değişti veya yönetmen de süpermiş arkadaş diyeceğimiz filmlerden değil, senaryo ahım şahım değil, uzun lafın kısası seyretmezseniz kaçıracağınız hiç bir şey yok. ama başladığınız an bir şey geçip gitmenizi engelliyor, takılıp kalıyorsunuz. Zap yaparken yemekteyiz programına takılmak gibi de değil, biraz daha elit.
Roberto isimli 30larının sonlarında bir eczacımız var, kardeşinin beyanatına göre daldan dala konan, giderken arkasında ne bıraktığını düşünmeyenlerden. Kardeş 20lerinin sonlarında, üniversiteyi bırakmış, part time işlerde az para kazanan, Yuri isimli bir sevgilisi olan bir gay.
Anne ve babaları artık emekli olmuşlar, aşık bir çift, göl kenarında country hayatın tadını çıkarıyorlar.
Filmde aslında 3 yaş grubunun ilişki hikayelerini seyrediyoruz. Biraz aşkı sorguluyoruz, biraz değerleri. Eski türk filmlerine seslenen bir ameliyat yaşıyoruz, ama bizdeki kadar baskın değil bu durum. Ölümün kıyısındna döndükten sonra hayatın ne kadar tatlı olduğunu da hatırlatıyor hafifçe.
Unutmadan Bellucci'de var filmde, as usual vucudunu sergiliyor. İyi ki sergiliyor, zira filmin ortalarına doğru üzerinize basan rehaveti vay be diyerek atıyorsunuz.
Bu aralar moviemax festival'de oynuyor. Denk gelirseniz seyredin.
Bir başkadır benim ülkem
2008 yılında değiştirilen Milli Eğitim Temel Kanununun 51 inci maddesi 4. ve 5. fıkraları Milli Eğitim Bakanlığına tahsisli Hazine mülkiyetindeki taşınmazların (yani devlet okulu arazilerinin) özelleştirilerek satılabilmesine imkan tanınmıştır.
Örnekleyelim hemen: Kabataş Lisesi, Galatasaray Lisesi ve Üniversitesi
Nasıl savunuyoruz bu güzide fikri? Oradan elde edilecek gelir ile ülkenin bir çok noktasında bir çok eğitim kurumu açılacak diyerek.
Biraz hin düşünelim, biraz geçmişi araştıralım. Bakalım aklımıza neler gelecek?
Biraz google kullanıp mesela vatan caddesinin filan eski fotoğraflarına bakın.
Sonra bugün okullarda neler öğretildiğine dikkat edin.
Nasıl yaşamak istediğinize bakın.
Son bir rüzgar ile toplanan askerlere göz gezdirin.
Bir de 12 Eylül 2010 referandumunu düşünün.
Alışık değiliz ama, bu aralar beynimizi geleceğimiz için çalıştıralım. Kim bilir belki????
Tuesday, July 27, 2010
Uhde ve Ukde
Yeni gazete yazarcıkları dönem dönem bazı kelimelere sararlar.
Eskiden sözlükler vardı, bir kelimenin anlam veya yazılışında takıldık mı açar bakardık. Az bir şey de olsa zeka gerektirirdi.
Şimdi tdk.gov.tr var, tıklayıp bakacaklar. Ne kolay değil mi?
Değil tabii....
Son dönemde çokça gözüme çarptığı için yazıvereyim dedim:
Uhde: sorumluluk
Ukde: içe dert olan şey
O aradaki bir harfçik anlamı komple değiştiriyormuş.
Özellikle sabah gazetesi yazar ve editörlerinin acilen öğrenmesi gerekiyor.
Fazıl Say ve Diğer lafacan, afacan ama kifayetsiz muhteris yavşak sürüsü
Klasik müzik dinlemeseniz dahi Fazıl Say hakkında Dünya çapında yazılan, çizilen makalelere google sayesinde bakabilirsiniz.
Şuna geliyorum bu adam yavşak sıfatını kullanmasaydı da farklı birşey yazaydı zaten bunları konuşamıyor olurduk.Benim eğlenceliğim şu oldu, fikir belirtmek için kıvranan sanat camiamız beni çok eğlendiriyor gerçekten.Dünyayı geçtim Avrupa'da veya yakın komşularımızda bile bilinmeyen artiz/şarkıcı camiası laf atmak için can havliyle yarış peşinde..sormazlar mı seni takan mı var diye..
İşte en has yavşaklık işin burasında bence..Mevzu arabesk dinlemekte değil ben biliyorum ki fazıl say'da buna değinmiyor arabesklik yavşaklığı tamda bu işte.O kadar yavşaklar ki adamın lafına takılmışlar, geçin kardeşim adamın lafını, yok yüksek kültür alçak kültürü eziyormuş da, ezilen halk arabesk dinlermiş de..fasa fiso..Seni bilen yok kalkıp adamla laf yarıştırıp yavşakça kendini göstermeye çalışıyorsun..Ne okuduğun kitap var, ne yazdığın yazı var kalk sen bu adamla göt yarıştır.
Ben yemem..yiyen varsa beri gelsin...Özellikle müzisyen ve çakma müzisyen yazar tayfası burda kulvar koşusunda..varsa yoksa bize kalkıp yavşak diyemez kimse diye ahkam kesiyorlar..ya bi git be abi..
Şuna geliyorum bu adam yavşak sıfatını kullanmasaydı da farklı birşey yazaydı zaten bunları konuşamıyor olurduk.Benim eğlenceliğim şu oldu, fikir belirtmek için kıvranan sanat camiamız beni çok eğlendiriyor gerçekten.Dünyayı geçtim Avrupa'da veya yakın komşularımızda bile bilinmeyen artiz/şarkıcı camiası laf atmak için can havliyle yarış peşinde..sormazlar mı seni takan mı var diye..
İşte en has yavşaklık işin burasında bence..Mevzu arabesk dinlemekte değil ben biliyorum ki fazıl say'da buna değinmiyor arabesklik yavşaklığı tamda bu işte.O kadar yavşaklar ki adamın lafına takılmışlar, geçin kardeşim adamın lafını, yok yüksek kültür alçak kültürü eziyormuş da, ezilen halk arabesk dinlermiş de..fasa fiso..Seni bilen yok kalkıp adamla laf yarıştırıp yavşakça kendini göstermeye çalışıyorsun..Ne okuduğun kitap var, ne yazdığın yazı var kalk sen bu adamla göt yarıştır.
Ben yemem..yiyen varsa beri gelsin...Özellikle müzisyen ve çakma müzisyen yazar tayfası burda kulvar koşusunda..varsa yoksa bize kalkıp yavşak diyemez kimse diye ahkam kesiyorlar..ya bi git be abi..
Yazasım var ama yazamıyorum
Hergün buraya birşeyler çiziktirmek maksadıyla bir önceki gün yarın şunu yazabilirim, vay bak onu yazsam bomba olur gibi manşetlerle geliyorum ama yazamıyorum.
Bence buna blogger kabızlığı desek yeridir..
Bir de yazmak isteyip de yazamadıklarım var bunlarda başka boktan sebeplerden dolayı buraya gelmiyorlar.
Baksana yine zaten yazamıyorum..bu blog olayı değil de yazmak, yazamamak,yazmaya mecali olmamak .
Belki bu satırları yazarken kendime açılış yaparım..
Bence buna blogger kabızlığı desek yeridir..
Bir de yazmak isteyip de yazamadıklarım var bunlarda başka boktan sebeplerden dolayı buraya gelmiyorlar.
Baksana yine zaten yazamıyorum..bu blog olayı değil de yazmak, yazamamak,yazmaya mecali olmamak .
Belki bu satırları yazarken kendime açılış yaparım..
Bir tek annem/babam olsun bana bir şey olmaz
Annem yaklaşık 66 yaşında. Geçenlerde bir şey konuşuyorduk, ağladı arada annemi özledim diye.
Düşündüm de aslında bende özledim annemi. Sağlıklı olduğu zamanı, konuşabileceğimi bildiğim zamanı. Hatta hiç istememiş olsam da yardım edeceğini bildiğim zamanı.
Hatırlıyorum beraber birer sigara yakıp, cam önünde kahve içtikleri zamanı. Sorun varsa sessizce konuşurlardı. Sonra oturma odasındaki divanda uyurdu biraz annem, dinlenirdi orada.
Ben derdimi anlatamam oysa ona hiç. Uyuyamam da orada. Eskiden yazlıkta huzur bulurdum, uyuyabilirdim orada. Şimdi ise ne gidesim var oraya, ne de uyuyasım. Oysa en çok ben istemiştim o evi. En çok ben sevmiştim, döşerken en heyecanlı olan bendim. Hatta orada nişanlandım ben, 1 Temmuz. 24 Temmuz onların evlilik yıldönümleri. Bir kaç senedir, adam gibi kutlamadığımız, hatta benim düzenli olarak unuttuğum evlilik yıl dönümleri. Oysa eskiden hepimiz ne kadar meşgul olursak olalım giderdik. Şampanyalar patlatırdık, hep beraber mutlu olurduk.
40. seneleri idi bu sene. İyisi ve kötüsü ile, ama her zaman saygı duyup her zaman severek geçirdikleri 40 sene. Bir 10-12 sene de öncesi var ilişkilerinde. 50 yılı aşkın beraberler yani.
1 seneyi zor bitiren tüm ilişkilere inat, 50 sene...
Birer sigara yakıp, kahve koyup uzun uzun anlatasım var ilk defa, ama üzebileceğim bir annem yok artık. Biliyorum anlatsam dinler, biliyorum teselli eder, biliyorum güç verir. Ama kalan azıcık gücünü ben sömüremem artık.
Bor'un pazarı geçmiş yine, ben diğer eşeklerle beraber Niğde yolundayım.
Ben var hiç sevmemek
Sevemedim bu halimi ben.
İçiniz ne kadar ölü ise, elinizden çıkan her şeyde o kadar cansız, o kadar tatsız, o kadar manasız.
İlk pilavımı yaptığımda, boyum pek yetmiyordu tezgaha :) İlk börek yapışım, sanırım 19-20 yaşlarında. İlk kekimi 11-12 yaşlarında iken yapmıştım.
Poğaça yapmayı hiç beceremedim ben. Hep garip oldular, hiç bir tarif, hiç bir fırın, hiç bir püf noktası ile olmadı olmadı.
Aman o da eksik olsun deyiverdim, geçti.
Cuma günü yine mutfağa giresim geldi, eve girmeden alışveriş yaptım biraz. Sıcağa inat girdim mutfağa. Aynı geçen sene bu zamanlar gibi, mutlu olduğuma inanamaz olduğum günler gibi. Tek fark bu sefer mutlu değilim, olmadığıma inanamıyorum bile. Sonra düşündüm, kaç pms geçirdim diye. En az o kadar hakkı vardı başkalarınında bana hayatı zehretmeye. Olsun dedim, pişirmeye devam ettim. Bir tencere kuru sebzelerden dolma, bir tavuklu patatesli börek. Oh ikiside güzel oldu. Bir güven geldi sonra, hadi dedim bir de kek yapayım, düzeliyor bak her şey dedim hatta kendime.
Olmadı ama o kekler. Birincisinde üstü yandı. İkincisinde altları. Her zamanki tarif, her zamanki ısı. Olmadı bir türlü. İnat ettim gerçi, yapacağım yine. Doğru ısıyı, doğru tadı, doğru karışımı bulana dek denemeye devam edeceğim.
Dün de tavuklu pilav yaptım mesela, elim onun tadını kaybetmemiş sanki ya da bana öyle geliyor, bilmem ki.
Bugün hindi ve püre yapacağım. Eskisi gibi olur mu tadı bilmem, denemeden bilemem zaten değil mi? Ayrıca muhallebi yapmak istiyorum. Muhallebiyi hep anneannem pişirirdi. Benim sevdiğim gibi, bol şekerli. Dibini ben sıyırdım hep, o bir lokmacık dibin ılık tadını vermez ki hiç bir şey. Acaba yine aynı tadı verecek mi? Denemek lazım değil mi? Denemeden bilemem ki.
Bir sürü film seyrettim yine hızla ileri sara sara, adları bile gelmiyor aklıma. Dün mesela yargılanan bir kadın SS subayı vardı, sonra resme meraklı öksüz bir kız ile ilgili bir film, bomboş kafam, ayrıntılar yok.
İki tane çöpe atmalık kitap okudum mesela, biri twilight, diğerinin adını bile hatırlamıyorum. Yine periler, yaratıklar, mahkemeler olan bir kitap. 450 sayfadan hiç mi bir şey kalmaz akılda? Kalmamış işte.
Tarçın kendini aşmak ile meşgul, en son gidip patisi ile digitürkü kapadı ya, nutkumun tutulduğu andı. Salonun kapısı kapalı iken, şayet dışarı çıkmak istiyorsa önce gidip kapının önünde sessiz duruyor, sonra bir tur atıp iki mırk, kapı hala açılmadı ise, tv nin sehpasına çıkıp ekranı kapatıyor. Demek tüm vakit bomboş bir ekrana bakmak ile geçiyor.
Aklım yüzmekte, ama spor salonunun kapalı kıç kadar havuzunda değil. Sıcak ve dalgasız bir denizde, uzun uzun, karayı gözden kaybedene dek yüzmekte. Bütün itişlere inat, su çeker ya insanı içine, o hisse ihtiyacım var. Kollarım bitene dek, ayaklarımın bir çırpışa daha hali kalmayana dek. Sonra sırt üstü bırakacağım kendimi, güneş ısıtıcak, kafam bomboş olacak.
"senin için değerli miyim? yani hayatında bu kadar insan var, ben de aralarından biri miyim? nerden çıktı diye sorma. belki biraz pohpohlanmaya ihtiyacım var" "ama kimin için değerli olduysam hep dışarda kaldım biliyor musun? nasılsa o orda diyerek"
Fil gibi olmak çok kötü, her şeyi hatırlıyorsun sonra, sana verilen her sözü, her acıyı, her tatlıyı.
Nasıl olsa bende hep buradayım değil mi? Dışarıda kalsam ne olur ki? Bunu da yaşatmak lazımdı, hep yaşayan olmaz ya insan, bazen punduna getirip intikam almak gerekir hayattan.
Diyorum ya, ben var hiç sevmemek kendimi bu aralar...
Friday, July 23, 2010
İstatistik
İnsanın yapacak fazla işi olmayınca ya da hadi dürüst olalım canı pek bir şey yapmak istemeyince abukluklara sarar.
Benim bu haftaki sardığım günde acaba kaç cümle kuruyorum oldu. Ne kadar konuşuyorum, ne kadar iletişim halindeyim.
Bu hafta merhaba, günaydın, iyi geceler dahil olmak üzere günde 30-35 cümleyi geçemedim.
Beynimden geçen cümle sayısına inat, yazıya döktüklerime inat ağzımı açmıyorum.
Hiç bir zaman o şen şakrak durmadan konuşan kadınlardan olmadım ama iş-güç vs derken daha çok cümle kurardım. İşin güzel tarafı fazla konuşan da duymuyorum. Dilsiz veya sağır olsam muhtemelen pek zorluk çekmeyeceğim bu aralar :)
Konuşmaktan, anlatmaktan bitap düştüğüm günler, yıllar geldi geçti aklımdan az evvel. Telefon çalmasın diye dualar ettiğim zamanlar. Günün sonunda çenemin ağrıdığı zamanlar.
Şükrettim.
Cumalar ve Tuhaflıklar
Ne garip gün şu Cuma. Sanıyorsun ki hafta sonu geliyor ya, her şey harika olacak.
Sabah açılışı anne telefonu ile yaptım.
Bursa'da bir arkadaşları var annemlerin. Annem nişanlanır, babamı askere gönderir. Tesadüf bu ya yeni tayin olduğu şubede bir arkadaşı olur, onun da nişanlısı askerdedir. İki nişanlının askerleri hem aynı birliğe düşmüşler, hem de çok iyi arkadaş olmuşlar. O gün bugün arkadaşlıkları sürer. Sadece arkadaşlık değil, kelimenin tam anlamı ile dostluk. Diğer çiftin erkeği bir kaç senedir alzheimer ile boğuşuyordu. Dün gece ölmüş. Bana haber vermeden, Bursa'ya yola çıkmışlar sabah. Babamın bacağında bir problem var, beklemeyen anlarda pat diye şişiyor ve hareketi imkansız hale getiriyor, annem desen beyin damarlarında kireçlenme aldı başını gitti, başı dönmeden, düşmeden bir şey yapamaz halde. Tevekkülü öğrendiğim an bu sabah oldu. Eczaneye koşup alınan bir insidon eşliğinde tabii.
Ofise geldim sonra. Sıcaklar sebebi ile bir iki haftadır çok az şey yiyebiliyorum. Sabah mutad tartılma faslımda gördüm ki geçen sene bu tarihe oranla tam 20 kiloyu vermişim. Eski ve normal halime 10 kilo kalmış. Aferin dedim kendime. Neyse, bu yemek yiyeme durumu başıma bela olmasın diye zorla bir şeyler yemeye çalışıyorum, bir kaç sabahtır buradaki bir lokantanın omletleri pek hoşuma gitmeye başladı. Sabah arayıp rica ettim yine ve dedim ki "lütfen çok ekmek göndermeyin, 2 dilim yeter, ziyan oluyor". Bir tam ekmek eşliğinde geldi omlet. Evet sahipleri Karadenizli.
2-3 haftadır 8 aydır hiç aksatmadan gittiğim sporu yapamaz oldum. Yürüyüş bantlarından nefret eden bünyem cardio dersleri ile açığını kapatıp, pilatesti, crunch dersleriydi derken ağırlığını da çalışıp bir halta benziyordu. cin fikirli tesis sorumlusu, aklına esince yaz dönemi boyunca 5 kişi altına ders yapmam, izne çıkan hocanın yerine başka hocaya ders yaptırmam deyince tam tabir ile ben g.t gibi kaldım. Cumartesi gidip ramazan sonuna dek üyeliğimi donduracağım. Bari günlerim heba olmasın.
Elimde 2 aydır sürünen bir iş var, popomu kırıp otursam 4 saate kalmaz bitecek. Neden ise inatla yapmadım, yumurta kapıda. Bugün son gün.
Tarçın ayrı bir alem. Dünyanın en romantik, en anlayışlı kedisi. Baktı bende keyif yok, kıvrılıyor geceleri yanıma, sadece değiyor patisi ile, ne üzerime çıkma, ne bir yaramazlık. Sadece okşuyor kolumu, sabahları da uyandırmıyor. Sabah erkenden gözlerim açıldı, aldım romantik ayuyu koynuma, seviştik biraz, göbeğini sevdim, kulak arkalarını kaşıdım. Öğlen evde yine bir yarım saatlik seans yapayım kendisine.
Bu aralar ne doğru dürüst film seyredebiliyorum ne de dizi. Hepsini kaydedip, sonra hızlı sararak göz gezdiriyorum. Ne bir şey kaçırmak istiyorum, ne de kafamı vermek. Kitaplarım da öyle. Hep kafamı meşgul etmeyecek, gayet light okumalarda gözüm. Dün gece Tea with Mussolini'yi seyrettim ama. Cher'i özlediğimi fark ettim, sanırım içimde saklı bir gay adam var.
bunu okurken kendi çocukluğum sanki dedim. Babam da iyi bir yüzücü idi. Bana hiç kolluk kullandırmadı. Ne zaman stil öğrendiğimi hatırlamıyorum bile. 13-14 yaşlarında hoşlandığım bir çocuk vardı, yüzüşünü gördükten sonra hemen unuttuğumu anımsıyorum :)
Şimdi nihayet aradım, başınız sağ olsun demek kadar zor gelen hiç bir şey yok galiba. Boş laflar, boş teselliler. Dağ gibi bir adamın kimseyi tanımaması, yatağa bağlı kalması, kocasın aşık bir kadının bunu seyretmesi, çabalaması... Ölüm iyi mi, yoksa kayıp mı bu durumda?
Ölmek korkutmuyor beni, nasıl öleceğimi merak ediyorum lakin. Umarım kimseye zahmet vermem ölürken, acı çekilir. Acınız en arttığında verirler morfini, rahatlarsınız. ama size bakanlar, sizi seyredenler? Onların uyuşma şansları yoktur. Sizin için hep dik durmak zorunda kalırlar.
Bu da böyle bir cuma işte :)
Şu dört saat kapanayım artık, bitsin bu peşimdeki kuyruklu iş.
Thursday, July 22, 2010
Christopher Nolan 'ın son alamet-i harikası : Inception / Başlangıç
Christopher Nolan'ı ilk yönettiği filmiyle (Memento) ile tanımıştım, özellikle kurgulayış biçimine hayran kalıp sonraki filmleri olan Insomnia,Batman Begins, Prestige, Batman Dark Knight sonrasında iyice hasta olmuştum.
Inception yani Başlangıç yine akıl zorlayıcı bir hikaye,
Dom Cobb (Leonardo DiCaprio) çok yetenekli bir hırsızdır. Uzmanlık alanı, zihnin en savunmasız olduğu rüya görme anında, bilinçaltının derinliklerindeki değerli sırları çekip çıkarmak ve onları çalmaktır. Cobb’un bu ender mahareti, onu kurumsal casusluğun tehlikeli yeni dünyasında aranan bir oyuncu yapmıştır. Ancak, aynı zamanda bu durum onu uluslararası bir kaçak yapmış ve sevdiği herşeye malolmuştur. Cobb’a içinde bulunduğu durumdan kurtulmasını sağlayacak bir fırsat sunulur. Ona hayatını geri verebilecek son bir iş; tabi eğer imkansız “başlangıç”ı tamamlayabilirse. Mükemmel soygun yerine, Cobb ve takımındaki profesyoneller bu sefer tam tersini yapmak zorundadır; görevleri bir fikri çalmak değil onu yerleştirmektir. Eğer başarırlarsa, mükemmel suç bu olacaktır. Ama ne dikkatle yapılan planlamalar, ne de uzmanlıkları, onları, her hareketlerini önceden tahmin ettiği anlaşılan tehlikeli düşmanlarına karşı hazırlıklı kılabilir. Bu, gelişini sadece Cobb’un görebildiği bir düşmandır.
Bu yazıyı yazarken Hans Zimmer'in film için hazırladığı soundtrack'i dinliyorum da..Film bana inanılmaz geliyor.Haftaya ilk gece seansında olacağım..
Sanırım Leonardo DiCaprio'da şahane olacaktır film için...
Inception yani Başlangıç yine akıl zorlayıcı bir hikaye,
Dom Cobb (Leonardo DiCaprio) çok yetenekli bir hırsızdır. Uzmanlık alanı, zihnin en savunmasız olduğu rüya görme anında, bilinçaltının derinliklerindeki değerli sırları çekip çıkarmak ve onları çalmaktır. Cobb’un bu ender mahareti, onu kurumsal casusluğun tehlikeli yeni dünyasında aranan bir oyuncu yapmıştır. Ancak, aynı zamanda bu durum onu uluslararası bir kaçak yapmış ve sevdiği herşeye malolmuştur. Cobb’a içinde bulunduğu durumdan kurtulmasını sağlayacak bir fırsat sunulur. Ona hayatını geri verebilecek son bir iş; tabi eğer imkansız “başlangıç”ı tamamlayabilirse. Mükemmel soygun yerine, Cobb ve takımındaki profesyoneller bu sefer tam tersini yapmak zorundadır; görevleri bir fikri çalmak değil onu yerleştirmektir. Eğer başarırlarsa, mükemmel suç bu olacaktır. Ama ne dikkatle yapılan planlamalar, ne de uzmanlıkları, onları, her hareketlerini önceden tahmin ettiği anlaşılan tehlikeli düşmanlarına karşı hazırlıklı kılabilir. Bu, gelişini sadece Cobb’un görebildiği bir düşmandır.
Bu yazıyı yazarken Hans Zimmer'in film için hazırladığı soundtrack'i dinliyorum da..Film bana inanılmaz geliyor.Haftaya ilk gece seansında olacağım..
Sanırım Leonardo DiCaprio'da şahane olacaktır film için...
Ya aklınız bir cinayet mahalli olursa ?
Edit:
Filmi 30/7 Cuma akşamı gördüm, gördüklerimi yazmayacağım ama iyi filmi seyretmenin o lezzetini aldım.Filmi sinemada görmenin de zevkini aldım.Neticesinde fragmanda yanıldığım bir kaç unsur vardı ona da şaşırdım.Nolan iyi iş çıkarmış, tadıyla görmeniz gereken iyi bir film.
Tuesday, July 20, 2010
Çocuk Hikayeleri
O kadar çok insanın ölümünü gördüm ki, öğrendim. Ne yaparsan yap sadece bir hikaye kalıyor geriye...Anlatılınca yalan gibi, hiç olmamış gibi gelen...
Çok mutlu bir çocukluk geçirdim ben, hep çok sevildim. Çok iyi arkadaşlarım oldu, hiç bir şeye özenmedim. Hiç bir şeyin eksikliğini çekmedim. Kimse canımı acıtmadı, kimse rencide etmedi, kimse kapanmaz yaralar açmadı. Öyle mutlu idim ki ergenlik bile delirtmedi beni, kişilik savaşları vermeme gerek kalmadı. Seçtiğim okullara girdim, okuyup çalışanlardan oldum. İhtiyaç için çalışmam gerekmedi hiç, başarılı ailenin başarılı çocuğuydum sadece, normaldi her şeyi erken başarmam. Yaşım beşti ilk okula başlarken, ana okulunu sevmedim, gitmedim. Bir sene kayıtsız okuttular beni, kimse inanmamış becereceğime. Oysa ilk ben söktüm okumayı sınıfta, hep güzel yazdım. Ellerim tam gelişmemişti daha, bazen ağlardım ödevleri yaparken acıdan, ama vazgeçmeyi hiç düşünmedim.
Belki aşk sevgiliyi kazanmayı değil, kendini onda kaybetmeyi gerektirir. Kendini kaybettiğinde ve ego kuleni yıktığında, karşılığında sevilmişsin, sevilmemişsin ne fark eder?
Her şey o kadar temizdi ki etrafımda, kirin olduğunu duydum ama varlığına hiç inanmadım. Sene 91 idi ilk incindiğimde, belki başkası için bir bok değildi incindiğim şey, ama o kadar naifmişim ki... O kadar başka yerde yaşıyormuşum ki... Bugünün çok normal olan çizgisi, o gün öyle değildi. Neyse, o kadar kötü hissetmiştim ki kendimi "kötü kız" olduğuma kanaat getirdim :) İyi bir şey hak etmiyordum. Buldum sonra belamı gecikmeden, 5 yıllık bir evlilik. Anlatamam olan biteni, yeri değil. Burada yeri olan o evlilik kararımla ilgili babamın tam 5 sene benimle konuşmaması. O gün öğrendiğimi zannetttiğim şey hayatta asla karşılıksız sevgi olmadığı idi. Sana hayatta en tapan, senden başka gözü bir şey görmeyen adam da olsa, onaylamadığı bir şey yaparsan seni kesip atabilirdi sanki sen hiç yaşamamışsın gibi. Yapayalnız ayakta kalmayı, savaşmayı, çevreme kalın duvarlar örmeyi o zaman öğrendim ben. Daha o beş senenin başındayken en sevdiğim arkadaşım hamile kaldı. Nişanlısı askerdeydi, daha zamanı değildi çocuğun. Gittik beraber aldırdık, hiç sorun çıkmadı, hiç üzülmedi, nasıl olsa daha sonra yine yapabileceğim dedi. Sapasağlam kalktı masadan. Haklı idi, o günden 7-8 sene sonra oldu hakikaten dünya güzeli bir kızı. Çok iyi bir anne oldu, çok güzel bir çocuk yetiştiriyorlar, bugün 8 yaşında o kız.
Neyse, daha sonra ben hamile kaldım. İşimde yeni yükseliyordum, yanımdaki adama güvenmiyordum, olacak iş değildi. Ama bir tarafım hiç bırakmak istemiyordu o çocuğu. Diğer taraftan eşimin bir kızı vardı, onu yetiştiriyorduk. Zaten bir yavru vardı ortada, onu nasıl bırakırdım ki? Son dakikada aldırmaya karar verdim. İçim gayet rahat sanıyordum, oysa narkoz bile sakinleştirmemiş beni, çok zor bir kürtaj olmuş, deli gibi bağırıp direnmişim. Doktor dışarı çıkıp sormuş, zorla mı yaptırıyorsunuz diye. O da geçti, bitti.
O günden sonra başladı doğum kontrolü paranoyam, hem spiral taktırmıştım, hem hap alıyordum. ama buna rağmen yine hamile kaldım. Aldılar tabii mecburen, o kadar ilaç ile sağlıklı olma ihtimali yoktu. İz bırakmadı.
Boşandım, tekrar evlendim, seneler geçti, tekrar boşandım.
İlk boşanmanın ardından barıştık babamla, bir daha 4 başı mamur sevdiğimi ona gösteremedim hiç, bugün bile içim titrer ona, yokluğunu bu yaşa geldim hala düşünemiyorum. Allah ona daha çok uzun ömürler versin, başımdan almasın.
Sonra Cem geldi hayatıma, sevmiyordum pek fazla ama seviliyordum, yeterli idi bana. Süprizzzzzz, yine hamile idim. İşlerimiz yerindeydi, bu sefer doğurmamak için hiç bir sebep yoktu. Akşamı zor ettim, sevinçten yerimde duramıyordum. Hiç beklemediğim bir hayır ile karşılaştım, bir iki hafta konuştuk üzerinde, korkusu yerini isteğe bırakmaya başladı, doktora gittik beraber kontrole, orada aldık haberi, dış gebelik. Ameliyatı önermedi, kemoterapi ilaclarından bir ufak doz vereceğiz, hemen ölecek, hiç gerek yok şu an risk almaya dedi doktor. Peki dedik. Ama o doz öldürmedi o çocuğu, 1 ay her gün hastahane, her gün kontrol, her gün biraz ilaç. Saçlarım yavaş yavaş elime geliyordu artık, vucut ilaç tesiri ile su topluyordu. yiyemiyordum, içemiyordum, ama deli gibi şişiyordum. Bir ağustos günü nihayet öldü o çocuk. Sonrasında Cem'i bir daha hiç görmek istemedim ve ayrıldım. Yüzüne her baktığımda nasıl öldürdüğümüz dışında bir şey düşünemiyordum.
Allahtan iş vardı, daha da sıkı sarıldım, daha da yüksek duvarlar ördüm kendime.
Çalışmak dışında bir şey olmayacaktı hayatımda, olmadı da. Ta ki biri zorla girip, kendini içeri sokana kadar. Daha yepyeni idik, ve o kadar korunmaya ben yine hamile, şaka gibi... Nasıl söyleyeceğimi düşünüyordum, kafamda ölçtüm biçtim, mümkün değildi. Bir cumartesi günü kimselere söylemeden, tek başıma gidip hallettim. İçimde yine daha sonra olur ümidi ile. 3 sene geçti, bir dolu şey yaşadık, sonra olmadı işte...
İyi günler oldu, kötü günler oldu, dostun kazığı geldi. Bana yaptığı bütün kötülüğe rağmen, içim yanarak özlediğim dost...
Bütün can acılarının ardına "sevgili" geldi, beraber ölürüz dediğim.
Beklenmeden geldi, umut edilmezken geldi, imkansızlıklarla geldi. ama geldi.
Beline orak olsam
Saçına tarak olsam
Vurdi yayla yukarı
Yüküne ortak olsam
Saçına tarak olsam
Vurdi yayla yukarı
Yüküne ortak olsam
Yaraları ellere de bağlatmadık. Yeni yaralara da izin vermedik.
Beni Ağlatırsan Yoluna Ağlat
Beni Negah Yere Ağlatma Yar Yar
Beni Çağlatırsan Deryanda Çağlat
Kuru Çaylarında Çağlatma Yar Yar
Beni Negah Yere Ağlatma Yar Yar
Beni Çağlatırsan Deryanda Çağlat
Kuru Çaylarında Çağlatma Yar Yar
***
gurbete gidişimdir
gonca gül derişimdir
eğil eğil öpeyim
belki son görüşümdür
gonca gül derişimdir
eğil eğil öpeyim
belki son görüşümdür
hiç aklımdan çıkmadı türkü, her yolcu ettiğimde kokusunu içime çektim. Arkasından her kapıyı kapatışımda yaşımı akıttım. Her yol bitişinde, eve dönüşünde şükürler ettim.
Sakın , dedi kendine , korkma! Bir hafta önceydi , anlamıştı . İnsan çok yalnızken , bir tane daha kendinden doğuruyordu içinde , ' Korkma ' desin diye...
herkes terk etmez
bazıları sahip çıkar hiçbir şey hesap etmeden ve dahi edemeden
insan kırılır, duvarlarını örer, hatta hissizleşir
ama güzeli gördümü durup insanlaşmasını da bilir, yine hesap kitap yapamadan (9 Nisan 2009- 1. ay)
bazıları sahip çıkar hiçbir şey hesap etmeden ve dahi edemeden
insan kırılır, duvarlarını örer, hatta hissizleşir
ama güzeli gördümü durup insanlaşmasını da bilir, yine hesap kitap yapamadan (9 Nisan 2009- 1. ay)
bugün mü?
yine gam yüküne tüccar ben oldum
bulmadım lokman’ı arada kaldım
medet mürvet dedim kapına geldim
çekemem bu derdi bölek seninle
bulmadım lokman’ı arada kaldım
medet mürvet dedim kapına geldim
çekemem bu derdi bölek seninle
Tarçın var bugün, sevgili var, bu akşam eve dönüşü var yine. Ben indim diye mesaj attığında yine ohhh diyeceğim, şükredeceğim. Eve ulaştığında yine küt küt atacak kalbim, yorgunluğuna yine içim paralanacak, çantasını fırlatıp koltuğa oturup ayağını sehpaya dayayacak. Tarçın göbeğine fırlayacak sonra. O sırada ben dün akşam o evde yokken Tarçın'ın ne kadar huzursuz olduğunu anlatacağım ona, nasıl oda oda onu aradığını, sokak kapısından her gelen sese nasıl koştuğunu. sonra ya biliyor musun Şahin'i işten çıkarmışlar galiba, dairesi boşalmış diyeceğim. Şaşıracak, ama üzerinde konuşamayacak kadar yorgun olacak. Sonra koltuğu açıp gel uzan diyeceğim, uykuya dalana dek yanında kalacağım. Sonra televizyonu ışığı kapatıp yatak odasına gideceğim.
Yarın?
Bilmiyorum. Sadece sevdiğim adamın sağlığı için dua ediyorum. Başına üşüşen kara bulutlar dağılsın istiyorum, ışığını kesen o bulutlar dağılsın ki etrafını rahatça görsün istiyorum.
beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın
denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın
öylesine yıktın ki bütün inançlarımı
beni bensiz bıraktın, beni sensiz bıraktın
denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın
öylesine yıktın ki bütün inançlarımı
beni bensiz bıraktın, beni sensiz bıraktın
Monday, July 19, 2010
Şu Ambalaj dedikleri
Meraklanmayın, Ambalaj atıklarınla ilgili yazmayacağım bu konuda yazacak çizecek şey var ama sırasıyla..Önce Ambalaj'la ilgili sıkıntılarımı paylaşacağım.
Kardeşim yeter artık, açılmayan, açılmakta zorlandığım yoğurt kaseleri mi dersiniz, salam,sucukların dilimli satıldığı ve açmak için türlü numara yaptığım ambalajlar mı ? açmak için bıçakladığım yağ'lar mı dersiniz, tirbüşonu sapladığım halde açarken katil olacağım şaraplar mı dersiniz..Kısacası ambalajla alakalı her tür durum..
Kesinlikle can sıkıcı..Yoksa efendim çok iyi korurmuş, atıklar için önemliymiş falan filan bunlar işin diğer tarafı..esas perakende müşteri bunları satın aldıktan sonra kullanmak için ne eziyet çekiyor haberiniz var mı sayın ambalajcılar ?
Aloo size diyorum..
Maymun oluyoruz bir gıda ambalajı açarken..Yoksa derdim ambalajın şekli,şemali değil..tamamen pratikteki durumu..ne edeyim ben açamadığım ambalajı..yoksa doğaya saygılı olması falan ayrıntısı..zaten olsun da...
Kardeşim yeter artık, açılmayan, açılmakta zorlandığım yoğurt kaseleri mi dersiniz, salam,sucukların dilimli satıldığı ve açmak için türlü numara yaptığım ambalajlar mı ? açmak için bıçakladığım yağ'lar mı dersiniz, tirbüşonu sapladığım halde açarken katil olacağım şaraplar mı dersiniz..Kısacası ambalajla alakalı her tür durum..
Kesinlikle can sıkıcı..Yoksa efendim çok iyi korurmuş, atıklar için önemliymiş falan filan bunlar işin diğer tarafı..esas perakende müşteri bunları satın aldıktan sonra kullanmak için ne eziyet çekiyor haberiniz var mı sayın ambalajcılar ?
Aloo size diyorum..
Maymun oluyoruz bir gıda ambalajı açarken..Yoksa derdim ambalajın şekli,şemali değil..tamamen pratikteki durumu..ne edeyim ben açamadığım ambalajı..yoksa doğaya saygılı olması falan ayrıntısı..zaten olsun da...
Friday, July 16, 2010
Sarışın Sinema Yazarları ne işe yarar ?
Kıymetli Uğur Vardan'ın bugünkü Radikal'de yazısı enfesti..Kesip yapıştıracağıma Blog'a ekliyeyim dedim.
Uğur VARDAN/ RADİKAL
Bütün bir ülkenin silah bırakmaktan, ‘kirli savaş’ın bir an önce bitip gitmesinden, akan onca kanın iki tarafın annelerine de yaşattığı evlat acısından bahsettiği bir ortamda, bir sinema yazarının uyduruk bir mesele sonucu (mesele de şu; Jennifer Lopez’in, Kuzey Kıbrıs Türk Kıbrıs Cumhuriyeti sınırları dahilinde bir otelin açılışına, Rumların gazına ya da tehdidine gelerek katılmaması) ortaya atılarak, içindeki ‘militarist’ duyguların canlandığını, ‘sözde’ espri kalıplarıyla ifade etmesi neye sığar?
Suyu fazla bulandırmayayım, bahsettiğim kişi Ömür Gedik. Gedik, Hürriyet’teki 13 Temmuz tarihli köşe yazısında, ‘Jennifer Lopez’i protesto edelim’ başlığıyla şunları yazmış, önce bu ‘Her Türk asker doğar’ satırlarını kısaca alıntılayayım: “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne gelmekten sözde ‘insan hakları ihlali’ni bahane ederek son anda vazgeçen Jennifer Lopez’in filmi bu hafta sonu Türkiye’ye geliyor. Susup oturmalı mıyız yoksa filmi ve J.Lo’yu protesto etmeli miyiz, işte şimdi bunu düşünme zamanı. Valla ben şahsen gelenin geçenin Türkiye üzerinde oynadığı oyunlara fena halde bozulur oldum. ‘Hadi kızlar askere’ deseler silahı alıp batıya, doğuya koşacağım şu ruh halimle. Jennifer Lopez’le ilgili her şeyi protesto edip diş göstermekten yanayım.... Bu kez sanata sansür olmaz demeyeceğim. ‘B Planı’ adlı filmi Türkiye’ye getiren Warner Bros.’a ilk ricayı buradan ben yapayım; koca bir ülkeye haksızlık yapan J.Lo’yu protesto ettiğimiz için onun başrolünde olduğu filmin -o kalkıp özür dileyene kadar- ülkemizde gösterilmesini istemiyoruz. Ve bunu tüm dünyanın aynen böyle bilmesini rica ediyoruz.”
Gedik aynı yazının son bölümünde ise üç günlük yurtiçi seyahatini yazmış ve bu gezinin son safhasında da ‘terör korkusu’na değinmiş. O satırları da alıntılayayım: “Ve son olarak terör korkusu. Şebinkarahisar-Giresun yolunda bir hafta önce bir terörist ölü olarak ele geçirilmiş, kaçanlar için yakalama çalışmaları sürüyormuş. Gündüz yeşilliği ve doğal güzelliğiyle hayran bırakan yol birden kâbusa dönüştü. Şoförümüz çok şeker, ben üç buçuk attıkça, ‘İşte bomba şurada patladı, teröristi şurada öldürdüler, burası yolun en tehlikeli kısmı, asker transferi yasak, kara yolunu değil helikopteri tercih ediyorlar’ gibi detaylarla yolu pek bir neşeli kıldı.”
İnsan öncelikle bir kalem erbabında tutarlılık arıyor. İlk satırlarında askerliğe özenen Gedik, son satırlarda da ‘üç buçuk atıyor’. Ayrıca bir filmi eleştirirken ikide bir ‘Hayvan hakları’ kriterine dayandırarak didiklemeye çalışan biri, iş insanlığa gelince niye aynı hassasiyeti göstermiyor, anlamadım.
Sinema yazarlığı mesleğine ilgi duyduğum dönemde kendime örnek aldığım kalemler aydındı, ülkenin dertleriyle ilgiliydi, belli bir tavırları vardı, meselelere tarihi bir perspektiften bakarlardı, gündeme ilişkin içi dolu fikirleri vardı. Evet, biliyorum o günler çok geride kaldı. Şimdi herkes sinema yazıyor. Burada bir problem yok. Ama yine de aynı meslek grubu içinde yer aldığım insanlardan biraz duyarlılık, biraz savaş karşıtlığı, biraz farklı bakma isteği bekliyorum. Bir yandan da şunu kabul ediyorum, isteyen istediğini yazar ve biliyorum ki basınımızda Gedik gibi düşünen çok sayıda isim var.
Benim derdim ‘Böyle bir yazı basında nasıl çıkar?’da değil. Benim derdim, bu isimle aynı derneğe üye olmamda. Dolayısıyla halihazırda üyesi olduğum SİYAD içinde, bu denli militer görüşlere hayat hakkı tanınmaması konusunda benim de sansürcü olmaya hakkım var sanıyorum. Lafı uzatmadan SİYAD Başkanı Murat Özer ve yönetim kuruluna seslenmek istiyorum; bu tür zihniyette olanların SİYAD’dan çok MİYAD’a (Militer Yazarlar Derneği) yakıştığını düşünüyor ve bu konuda gerekli işlemlerin başlatılmasını talep ediyorum. Çünkü ben bu denli ‘üfürük’ bir konuda bile sansüre yeltenen, askere gitmeyi çok isteyen bir zihniyetle aynı dernek çatısı altında bulunmak istemiyorum. Not: SİYAD içinde askerliği gelmiş birçok genç kalem (örneğin Erman Ata Uncu) var, Gedik eğer çok istiyorsa onlardan birinin yerine kışlanın yolunu tutabilir...
-SİYAD mı MİYAD mı ya da askere gitmek isteyen bir sinema yazarı üzerine...--
Bütün bir ülkenin silah bırakmaktan, ‘kirli savaş’ın bir an önce bitip gitmesinden, akan onca kanın iki tarafın annelerine de yaşattığı evlat acısından bahsettiği bir ortamda, bir sinema yazarının uyduruk bir mesele sonucu (mesele de şu; Jennifer Lopez’in, Kuzey Kıbrıs Türk Kıbrıs Cumhuriyeti sınırları dahilinde bir otelin açılışına, Rumların gazına ya da tehdidine gelerek katılmaması) ortaya atılarak, içindeki ‘militarist’ duyguların canlandığını, ‘sözde’ espri kalıplarıyla ifade etmesi neye sığar?
Suyu fazla bulandırmayayım, bahsettiğim kişi Ömür Gedik. Gedik, Hürriyet’teki 13 Temmuz tarihli köşe yazısında, ‘Jennifer Lopez’i protesto edelim’ başlığıyla şunları yazmış, önce bu ‘Her Türk asker doğar’ satırlarını kısaca alıntılayayım: “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne gelmekten sözde ‘insan hakları ihlali’ni bahane ederek son anda vazgeçen Jennifer Lopez’in filmi bu hafta sonu Türkiye’ye geliyor. Susup oturmalı mıyız yoksa filmi ve J.Lo’yu protesto etmeli miyiz, işte şimdi bunu düşünme zamanı. Valla ben şahsen gelenin geçenin Türkiye üzerinde oynadığı oyunlara fena halde bozulur oldum. ‘Hadi kızlar askere’ deseler silahı alıp batıya, doğuya koşacağım şu ruh halimle. Jennifer Lopez’le ilgili her şeyi protesto edip diş göstermekten yanayım.... Bu kez sanata sansür olmaz demeyeceğim. ‘B Planı’ adlı filmi Türkiye’ye getiren Warner Bros.’a ilk ricayı buradan ben yapayım; koca bir ülkeye haksızlık yapan J.Lo’yu protesto ettiğimiz için onun başrolünde olduğu filmin -o kalkıp özür dileyene kadar- ülkemizde gösterilmesini istemiyoruz. Ve bunu tüm dünyanın aynen böyle bilmesini rica ediyoruz.”
Gedik aynı yazının son bölümünde ise üç günlük yurtiçi seyahatini yazmış ve bu gezinin son safhasında da ‘terör korkusu’na değinmiş. O satırları da alıntılayayım: “Ve son olarak terör korkusu. Şebinkarahisar-Giresun yolunda bir hafta önce bir terörist ölü olarak ele geçirilmiş, kaçanlar için yakalama çalışmaları sürüyormuş. Gündüz yeşilliği ve doğal güzelliğiyle hayran bırakan yol birden kâbusa dönüştü. Şoförümüz çok şeker, ben üç buçuk attıkça, ‘İşte bomba şurada patladı, teröristi şurada öldürdüler, burası yolun en tehlikeli kısmı, asker transferi yasak, kara yolunu değil helikopteri tercih ediyorlar’ gibi detaylarla yolu pek bir neşeli kıldı.”
İnsan öncelikle bir kalem erbabında tutarlılık arıyor. İlk satırlarında askerliğe özenen Gedik, son satırlarda da ‘üç buçuk atıyor’. Ayrıca bir filmi eleştirirken ikide bir ‘Hayvan hakları’ kriterine dayandırarak didiklemeye çalışan biri, iş insanlığa gelince niye aynı hassasiyeti göstermiyor, anlamadım.
Sinema yazarlığı mesleğine ilgi duyduğum dönemde kendime örnek aldığım kalemler aydındı, ülkenin dertleriyle ilgiliydi, belli bir tavırları vardı, meselelere tarihi bir perspektiften bakarlardı, gündeme ilişkin içi dolu fikirleri vardı. Evet, biliyorum o günler çok geride kaldı. Şimdi herkes sinema yazıyor. Burada bir problem yok. Ama yine de aynı meslek grubu içinde yer aldığım insanlardan biraz duyarlılık, biraz savaş karşıtlığı, biraz farklı bakma isteği bekliyorum. Bir yandan da şunu kabul ediyorum, isteyen istediğini yazar ve biliyorum ki basınımızda Gedik gibi düşünen çok sayıda isim var.
Benim derdim ‘Böyle bir yazı basında nasıl çıkar?’da değil. Benim derdim, bu isimle aynı derneğe üye olmamda. Dolayısıyla halihazırda üyesi olduğum SİYAD içinde, bu denli militer görüşlere hayat hakkı tanınmaması konusunda benim de sansürcü olmaya hakkım var sanıyorum. Lafı uzatmadan SİYAD Başkanı Murat Özer ve yönetim kuruluna seslenmek istiyorum; bu tür zihniyette olanların SİYAD’dan çok MİYAD’a (Militer Yazarlar Derneği) yakıştığını düşünüyor ve bu konuda gerekli işlemlerin başlatılmasını talep ediyorum. Çünkü ben bu denli ‘üfürük’ bir konuda bile sansüre yeltenen, askere gitmeyi çok isteyen bir zihniyetle aynı dernek çatısı altında bulunmak istemiyorum. Not: SİYAD içinde askerliği gelmiş birçok genç kalem (örneğin Erman Ata Uncu) var, Gedik eğer çok istiyorsa onlardan birinin yerine kışlanın yolunu tutabilir...
alkış istiyorum blog ahalisi..budur..aslan uğur...
Tuesday, July 13, 2010
Kahvaltı
Hala 1-2 katlı müstakil evlerin olduğu bir semtte çalışıyorum/yaşıyorum ben. Ofislerle evlerin iç içe geçtiği, dar sokaklı, yeşili henüz komple yok olmamış bir semt.
Odamın balkonuna çıktığımda yandaki evin arka bahçesini görüyorum. Bakımsız, dağınık, göze hoş gelebilecek her türlü detaydan mahrum. Ev sahibinin zevksizliği mi yoksa parasızlığı mı bilinmez tabii.
Havalar ısınalı beri bahçeye plastik masa ve sandalyelerini attılar. Masanın üzerine de muşamba bir örtü. Saat 10a doğru uyanıyor evin ahalisi, şöyle bir silip o muşamba örtülerini kahvaltılıklarını yığmaya başlıyorlar. Bir dede ve anneanne, 8-9 yaşlarında bir kız çocuğu, 23-24 yaşlarında bir genç hanım.
Her gün 12ye kadar nerede ise devam ediyor kahvaltıları benim 4 dakikada yediğim sandviçe inat. Onlar uzun uzun konuşarak, bazen gülerek, bazen heyecanla bir şeyler anlatarak yapıyorlar kahvaltılarını. Ben ya maillerimi okuyorum o sırada ya da gereksiz bir sohbetin içinde oluyorum, şayet evde isem televizyona bakıyorum.
Ben ne kadar suskunsam, onlar o kadar çenebaz. Hep anlatacak bir şeyleri var, hep heyecanlılar bir şeyler için. Ben onlar kadar şaşıramıyorum oysa, heyecanla anlatamıyorum olan biteni.
Bir muşamba örtüm olsa, annemin kolaladığı örtülerin hatırasına inat çenem düşer mi benimde? Herşey ilginç oluverir mi?
Sadece ben bile olsam, yine örtümü sersem yemek yerken, kendi kendime konuşsam, ağzıma tıkıştırmasam yemekleri çiğnesem uzun uzun, çatalımın bıçağımın hakkını versem değişir mi bir şeyler?
Monday, July 12, 2010
En son
En son ne zamandı 4 başı mamur yaptığım tatil? Şöyle en az bir haftalık olanlardan bahsediyorum.
Sene 2002 veya 2003 olmalı
En son arkadaşlarımla dışarıda bir yerlerde yiyip içip iyi vakit geçirdiğim ve hatta biraz çakırkeyif olduğum zaman? Sanırım 2007 veya 2008
En son ne zaman dört başı mamur güvenmiştim insanlara? 1990 veya 91 olmalı
En son ne zaman güvenle bakıyordum yarına? 2007
Sanki tüm güzellikler bittiler, hiç biri tadını çıkar bak son bunlar demedi. Hoş deselerdi ne değişecekti ki?
Friday, July 9, 2010
Neden Biletix kullanmak zorunda kalıyoruz daha fenası neden kucaklanıyoruz ?
Biletix servisi hizmete girdiğinde sevindiydik hatırlıyorum daha dün gibi..Sonra Biletix'in inanılmaz komisyonlarını da bir şekilde katlanmak durumunda kaldım.Sonrası daha berbat hale geldi, Biletix Ticketmaster'a satıldı, hadi dedik hizmet kalitesi düzelir, komisyonlar insancıl hale gelir.Düzeleceğine iyice kötüleşti.
Hem hizmet kalitesi berbat, komisyonlar fahiş, kötüsü bir de matah servismiş gibi her türlü etkinliğe bulaşmaları.Sergi açılışları falan filan iyice saçmaladılar.
Her türlü etkinliği sahipleniyorsan o vakit hem güzel servis ver hemde internetten alışveriş yapiyoruz diye de kaziklanmayalim yeter artık Biletix kendine gel..Bu ne be..enayi gibi paraları basalım adamlara..Servis iğrenç, Komisyonlar kucak gibi..oh be bende yapayim o vakitte bu komisyon oranlarıyla..Hem hiç bir yerde bulama biletleri hemde bu adamlara enayi gibi kucak dolusu komisyon öde..oha artık lebron james!
Hem hizmet kalitesi berbat, komisyonlar fahiş, kötüsü bir de matah servismiş gibi her türlü etkinliğe bulaşmaları.Sergi açılışları falan filan iyice saçmaladılar.
Her türlü etkinliği sahipleniyorsan o vakit hem güzel servis ver hemde internetten alışveriş yapiyoruz diye de kaziklanmayalim yeter artık Biletix kendine gel..Bu ne be..enayi gibi paraları basalım adamlara..Servis iğrenç, Komisyonlar kucak gibi..oh be bende yapayim o vakitte bu komisyon oranlarıyla..Hem hiç bir yerde bulama biletleri hemde bu adamlara enayi gibi kucak dolusu komisyon öde..oha artık lebron james!
srebrenica
günlerden 10 temmuz, sene 1995
15 sene öncesi
o zamanlar böyle yardım gemileri filan yok
haber almak bu kadar kolay değil
ben 20lerimin başında
çoktan baba tarafından akrabalar istanbul'a gelmeye başlamış Bosna'dan
daha aileler organize ediyor yardımları
"normal hayat diye bir şey bizim icin yok. cünkü, normal hayatta kadınlar eşlerini, oğullarının işten eve gelmelerini, oğullarının gelin getirmelerini, torunlarını bekler. ama bizim icin normal hayat oğullarmızın eşlerimizin cesetlerini tek parça halinda bulmaktır."
"yapılan bir soykırımdır; ancak sırbistan bundan sorumlu değildir"
"krivaya 95 operasyonu"
"Toprağı kazıyoruz, insanlarımızın cesetlerine ulaşabilmek için. Bunun ne büyük bir acı olduğunu bilemezsiniz. Binlerce aile sadece yakınlarının çürümüş bedenlerini görmek için bekliyorlar. 1 milyon'dan fazla insanimiz yerinden edildi, aileler dağıldı. Tüm bunlar bizim acılarımız. Destekçilerimiz ile daha da güçleniyoruz. Ben özellikle Türkiye'deki kardeşlerimizin gösterdiği duyarlılığa çok teşekkür ediyorum. Ülkenizde milyonlarca Boşnak yaşıyor, Türkiye bizim ikinci evimiz gibi. Srebrenica'yı sürekli hatırlamak gerektiğini düşünüyorum ki yeni Srebrenica'lar bir daha yaşanmasın. Herkesin bunun için yapabileceği bir şey olduğuna inanıyorum. Srebrenica'yı yaşatmanın en güzel yollarından biri de kentinizin işlek cadde veya meydanlarından birine Srebrenica ismini vermekle mümkün olabilir yada bir anıt yapılabilir. Bu tür semboller ölümsüzdür ve unutulmamayı sağlarlar."
Biraz okuyunuz yarın, paranıza kıyıp 3-5 kitap alınız, eski dergileri gözden geçiriniz
Din savaşlarının, etnik savaşların faydasını bir kez daha hatırlayınız
Askerler çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi?
En kolay meslek: Gazetecilik

Bilgiye ulaşmak bu kadar kolay iken, araştırmaya inanmayan bir ulusun gazetecisi ne yapar? Karıştırır web sayfalarını, dış kaynaklı bir iki haberi okur, mix eder, okuruna sunar.
Bu sefer ki cin "gazetemiz" ve "gazetecimiz" Sabah.
Bakıyoruz önce haberimize:
Podyumların en seksi kadınlarından Gisele Bündchen, 'Muse' dergisi için özel bir röportaj verdi. Dergi için siyah-beyaz ve son derece cüretkar pozlar veren Bündchen, "Kadınlar , hamile kaldıklarında kendilerine dikkat etmezler. Çoğu birer çöp torbasına döner! Ben onlar gibi yapmadım ve dokuz ay boyunca yediklerime çok dikkat ettim" dedi. Ancak güzel mankenin bu açıklamaları, hamilelik sırasında aşırı kilo alan kadın hayranlarının tepkisini çekti.
Şimdi, Gisele Bündchen bu ay Muse için fotoğraflar çektirdi, doğru, bu fotoğraflar epey sansasyon yarattı bu da doğru.
Gelelim röportaj ve çöp torbası haberinin yeniliğine :)
Bündchen sevgili "gazetecimizin" belirttiği gibi Muse'a vermedi o demeci, Nisan 2010'da Hello! dergisine verdi. Ve sadece "çöp torbası" demedi kadın.
Röportajında diyor ki:
" I want to have lots of children. It doesn’t matter if my body changes. It is the most marvelous thing. For example, they sometimes say that your breasts begin to sag, but I couldn’t care less.”
Bir çok çocuğum olsun istiyorum. Vucudumun değişecek olmasına takılmıyorum. olağanüstü bir şey bu, mesela diyorlar ki göğüslerin sarkar filan, hiç takılmadım ben bunlara
Somehow we feel she has nothing to worry about! On regaining her figure so quickly after Benjamin's birth, Gisele, 29, said, "I think it's muscle memory. I did kung fu up until two weeks before Benjamin was born, and yoga three days a week. I think a lot of people get pregnant and decide they can turn into garbage disposals. I was mindful about what I ate, and I gained only 30 pounds."
Oğlunun doğumundan sonra vücudunu hemen toplaması ile ilgili şunları söylüyor " bence olay kas hafızası, oğlanın doğumundan 2 hafta öncesine kadar kung fu ve yoga yaptım haftada 3 gün. bence bazıları hamile kalınca vücudunu çöp torbasına çeviriyor, ben ne yediğime çok dikkat ettim ve sadece 13 kilo aldım.
Kadın yanlış veya çirkin bir şey mi söylüyor?
Doktorların söylediğinin çok mu dışında söyledikleri?
Sansasyon lazım bize değil mi?
Geç de olsa, yalan da olsa fark etmez.
Süper gazetecilerimiz var bizim....
Thursday, July 8, 2010
İstanbul Modern diye bir yer...
İstanbul Modern, başta bir sanat galerisi gibi duruyordu. Modern sanatla iç içe bir yer izlenimi veriyordu tanıtımları... Zaman içinde böyle bir çizgisi de oluştu kabul etmek lazım. Ancak birşeyler ters gidiyor gibi... Neler mi?
Artık İstanbul Modern’e gittiğinizde, güvenlikte görevli arkadaşlar size bir soru soruyor: “Müzeye mi geldiniz yoksa restorana mı?”
Yanıtınız müze ise müze bölümüne, restoran ise "müzeden geçerek" restoran bölümüne gidebilirsiniz. Tamam bunda bir sakınca yok diyebilirsiniz ama zaten beni bu soruda iki şey birden huzursuz ediyor: Müze ve restoran...
Cümleden size buranın müze kıvamında bir yer olduğu empoze ediliyor sürekli ama içeride özellikle sayısal açıdan doğru dürüst sanat eseri bulunmuyor. Kaldı ki içerdeki eserlerin göze çarpanları ağırlıkla enstalasyon... Misal, kocaman bir koridorun tavanını kitaplardan oluşan bir enstalasyon kaplıyor. Bu çalışmanın bende yarattığı izlenim, sıradan bir dekorasyon tarzından öteye gitmiyor. “Müze” dendiğinde, adı da “Modern” ise eğer, insan içerde bir müze kıvamında modern sanat eseri niteliğinde çalışmalar bekliyor. Sanatın, bir müzede sergilenebilecek hemen her dalında beklenti oluşuyor haliyle... Ancak bu beklenti, tatminkar şekilde çözümlenmiyor.
Gelelim “restoran” konusuna... İstanbul Modern, mükemmel bir boğaz kıyısı lokasyonuna sahip... Restoranda oturunca tarihi yarımadayı, Kız Kulesi’ni, Kadıköy’ü, Salacak’ı falan rahatlıkla görebileceğiniz bir manzara... Hal böyle olunca da bir müzenin içinde restoran olması kısmı, aynı zamanda bu restoranın pahalı olması kısmını da beraberinde getiriyor.
Bir de bu müzede bir çok ticari markanın basın toplantıları ve lansmanları yapılıyor.
Tüm bunlar alt alta eklenince, İstanbul Modern; bir müzeden çok ticari bir işletme kıvamında algılanıyor ki zaten sanırım bu şekilde bir işletme anlayışı sergiliyor. Yani müzeden başka herşeye benziyor.
Ama İstanbul Modern aynı zamanda, günümüz sanat dünyasının "mabedlerinden" biri olarak anılıyor.
Ara sıra Amerikan filmlerinde resmedilen, sanattan anlıyormuş kisvesi altındaki modern ve soyut tutkunu ve sanatçı diye geçinen kitlenin aynısından bizde de var tamam... Ama bir mabedleri olması gerekmiyor.
Artık İstanbul Modern’e gittiğinizde, güvenlikte görevli arkadaşlar size bir soru soruyor: “Müzeye mi geldiniz yoksa restorana mı?”
Yanıtınız müze ise müze bölümüne, restoran ise "müzeden geçerek" restoran bölümüne gidebilirsiniz. Tamam bunda bir sakınca yok diyebilirsiniz ama zaten beni bu soruda iki şey birden huzursuz ediyor: Müze ve restoran...
Cümleden size buranın müze kıvamında bir yer olduğu empoze ediliyor sürekli ama içeride özellikle sayısal açıdan doğru dürüst sanat eseri bulunmuyor. Kaldı ki içerdeki eserlerin göze çarpanları ağırlıkla enstalasyon... Misal, kocaman bir koridorun tavanını kitaplardan oluşan bir enstalasyon kaplıyor. Bu çalışmanın bende yarattığı izlenim, sıradan bir dekorasyon tarzından öteye gitmiyor. “Müze” dendiğinde, adı da “Modern” ise eğer, insan içerde bir müze kıvamında modern sanat eseri niteliğinde çalışmalar bekliyor. Sanatın, bir müzede sergilenebilecek hemen her dalında beklenti oluşuyor haliyle... Ancak bu beklenti, tatminkar şekilde çözümlenmiyor.
Gelelim “restoran” konusuna... İstanbul Modern, mükemmel bir boğaz kıyısı lokasyonuna sahip... Restoranda oturunca tarihi yarımadayı, Kız Kulesi’ni, Kadıköy’ü, Salacak’ı falan rahatlıkla görebileceğiniz bir manzara... Hal böyle olunca da bir müzenin içinde restoran olması kısmı, aynı zamanda bu restoranın pahalı olması kısmını da beraberinde getiriyor.
Bir de bu müzede bir çok ticari markanın basın toplantıları ve lansmanları yapılıyor.
Tüm bunlar alt alta eklenince, İstanbul Modern; bir müzeden çok ticari bir işletme kıvamında algılanıyor ki zaten sanırım bu şekilde bir işletme anlayışı sergiliyor. Yani müzeden başka herşeye benziyor.
Ama İstanbul Modern aynı zamanda, günümüz sanat dünyasının "mabedlerinden" biri olarak anılıyor.
Ara sıra Amerikan filmlerinde resmedilen, sanattan anlıyormuş kisvesi altındaki modern ve soyut tutkunu ve sanatçı diye geçinen kitlenin aynısından bizde de var tamam... Ama bir mabedleri olması gerekmiyor.
Kedi Milleti

Kaç tanesi ile kaç ayrı macera...
Her seferinde sanki ilk kez bir kedi ile baş başa kalıyor gibiyim.
Tarçın efendi ayrı bir alem. Tüm kediler gibi tonlarca para dökülen oyuncaklara değil, bir telefon şarjına (şarz diyenlere selam etmeden geçmeyeyim) hasta. O şarj ile herife yaptırılmayacak tek bir şey yok. Koca gövdeye inat zıplamalar, koşmalar, büyüyen gözler.
O şarj ki oğlana tam 300 gr verdirdi. 300 gr ne ki demeyin, güzel oğlum tam %2,6sını kaybetti yağlarının. 70 kiloluk bir şahsın 2 kilo vermesi gibi bir şey bu. Çok önemli, büyük başarı.
Coca Colaya dadandı bu aralar, bizim bardaklara sulanıyor.
Tavuk jambon için taklalar atıyoruz.
Hala romantik ayuyuz, başını boynuma gömüp uyumayı seviyor. Geceleri beni uyandırmamayı öğrendi nihayet, bir de kitapların yemek olmadığını öğrenirse, tamamdır bu iş...
Wednesday, July 7, 2010
Boş boş
Kafa bi dünya

Sanki akşamdan kalma
Oysa son kadeh içki ne zaman içilmişti hatırlamak bile mümkün değil
Kremlere hangi ara mecbur kaldığımı da hatırlamıyorum mesela. Sabah kalk, yüzü yıka, toniği sür, önce gözlere, sonra yüze ve boyuna, sonra tüm vucut, en son eller... Her gün, yiyorsa yapma... Çekilen deri, pul pul dökülmeler...
Bir tek noxzemanın yettiği günler nerede?
Benim hep derli toplu olan dolaplarım ne zaman çingene çarşısına döndü? Ne zaman saldım çayıra halimi aldım? Tam ne zaman çalışmaktan nefret etmeye başladım? Hatta çalışmaktan korkar oldum? Her gece uyumadan önce kurduğum hayaller ne zaman bitti? %100 realist olmak ne zaman yerleşti bünyeme?
Yemek pişirmekten ve dahi yemek yemekten ne zaman zevk almaz oldum? Konuşmak, yazmak ne ara zul olmaya başladı?
Pelteleşme dönemi belki.
Tuesday, July 6, 2010
Coldplay -Don't Panic
Hayatımın her döneminde beni dinlerken dinginleştiren bir parça bu yahu..Kendimi iyi hissettiriyor..
--------
bones sinking like stones
all that we fought for
homes, places we’ve grown
all of us are done for.
and we live in a beautiful world,
yeah we do yeah we do.
we live in a beautiful world.
bones sinking like stones
all that we fought for
homes, places we’ve grown
all of us are done for.
but we live in a beautiful world,
yeah we do yeah we do.
we live in a beautiful world.
oh all that I know,
there’s nothing here to run from
‘cos yeah, everybody here’s
got somebody to lean on
all that we fought for
homes, places we’ve grown
all of us are done for.
and we live in a beautiful world,
yeah we do yeah we do.
we live in a beautiful world.
bones sinking like stones
all that we fought for
homes, places we’ve grown
all of us are done for.
but we live in a beautiful world,
yeah we do yeah we do.
we live in a beautiful world.
oh all that I know,
there’s nothing here to run from
‘cos yeah, everybody here’s
got somebody to lean on
--------
Thursday, July 1, 2010
Farklı vazolardan birkaç örnek




Dekorasyon hakkında ufaktan ufaktan yazılarımı yazmaya başlayacağım. Neticede söz verdik blog sahibine... Şimdilik fazla derine inmeden, küçük detaylarla başlamakta fayda var... Küçük dokunuşlarla mekanlarınızı ne denli farklılaştırabileceğinizi de zaman içinde birlikte keşfedeceğiz.
İlk durağımız Ligne Roset... Markanın birçok ürünü var. Fiyat aralıkları değişken... Seçtiğiniz ürüne göre ya da sizin dekorasyona verdiğiniz öneme göre sınıflandırılmalı... Pahalı ya da ucuz kavramlarının dekorasyonda kullanılmasına zaten karşıyım. Amaç “tarz” yaratmaksa, kesenin ağzını biraz açmak gerekiyor ne yazık ki...
Ligne Roset koleksiyonunda yer alan 3 farklı vazo ile sizi başbaşa bırakmak istiyorum. Aksesuarların ve dekoratif objelerin mekana katabileceği değerleri görme açısından bence oldukça dikkat çekici çalışmalar...
Tasarımcı Pascal Mourge’un imzasını taşıyan Les Oiseaux vazosu beyaz emaye seramikten oluşuyor. Üzerinde siyah bir kuş deseni bulunan bu vazo, 117 Euro+KDV olarak fiyatlandırılıyor. Design by O imzasını taşıyan Cascade vazo ise iç içe geçebilir üç vazodan oluşuyor. Bu özel tasarım 861 Euro+KDV olarak fiyatlandırılıyor. Tous les Trois tasarımı olan Les Nymphes vazolar, zarif formları ve farklı alternatifleriyle özel alanlar yaratıyor. Les Nymphes vazo 473 Euro+KDV fiyatıyla satışa sunuluyor. Loudordesign-JF.d’Or imzasını taşıyan Bonbonne vazo tasarımları ise üfleme camdan oluşuyor. Farklı boy alternatiflerine sahip olan bu tasarımın şeffaf ya da amber rengi olan modelleri de bulunuyor. N. Duchaufour-Lawrance imzasını taşıyan Roseau vazo tasarımı ise çiçeklerinize çok özel ve farklı bir alan sunuyor.
Ligne Roset’in farklı ürünlerine de ulaşmak isteyenler için Etiler’de ve İCA Plaza – Ataşehir’de iki mağazası olduğunu hatırlatalım... Yorumlarda isteyen olursa mağazaların bilgilerini de veririm. Ama şimdi versem çok reklam kokacak...
Tuesday, June 29, 2010
Yemek pişirmek ne değildir?
Dr. Oetker kek karışımı alıp kek pişirdim...
Hayır arkadaşım pişirmedin, hazır bir şeyi çırpıp fırına koydun, buna pişirdim dedin mi adama poposu ile gülerler
Geçen gün televizyonda bir yemek programına rastladım zaplarken, laz bir ağbi yemek pişiriyordu. Dedi ki: "duydum ki hazır beşamel satın alıyormuşsunuz. döverim, sakın bir daha yapmayın". O an adamın alnından öpmek istediğim andı. Bre beceriksiz, ha unu kavurdun sütü döktün ha o hazır karışımı alıp sütle karıştırıp pişirdin
harcayacağın süre aynı, ama lezzet mukayese kabul etmez.
bir de o gıdaları çocuklarınıza yedirmiyor musunuz? allahım nerede kızılcık sopam...
hazır pınar köfte aldım, pişirdim
sonra domates salçasını alıp bilmem ne karışımını ekledim, sonra ikisini karıştırdım kaşarla fırınladım
,heyooo yemek yaptım
Bok yemek yaptın
Bok yemek pişirdin
Bunları söyleyince, ah ama benim ne kadar az vaktim var biliyor musun?
Biliyorum arkadaşım, biliyorum
Başka dünyadan gelmedim ben
Kullanacaksan bunları kullan, senin sağlığın
ama bunu yemek yaptım diye yayınladığın zaman sana "çüş" denmesini yadırgama, eğ kafanı önüne, otur kabahatinle
Sen o şekilde yemek yaptı isen, bu kadar ahçı ne yapıyor????
Onların yaptığına ne isim vereceğiz?
Bana şununla gelmeyin, şerefsizim döverim: "orthoraxia nevrosia"
Bacak açık oturanlar
Her gün bir konuya kafam takılmadan rahat edemiyorum.
Bugün beni irrite eden bacakları açık oturan kadınlar.
Şayet erotik içerikli bir fotoğraf için poz vermiyorsanız, kontrbas çalmıyorsanız ya da hamile değilseniz, yapmayınız, yapanları uyarınız.
Monday, June 28, 2010
Love is Stronger than pride / Aşk gururdan daha güçlüdür ..???
i won't pretend that i intend to stop living
i won't pretend i'm good at forgiving
but i can't hate you
although i have tried
i still really really love you
love is stronger than pride
i still really really love you
i won't pretend that i intend to stop living
i won't pretend i'm good at forgiving
but i can't hate you
although i have tried
i still really really love you
love is stronger than pride
i still really really love you
sitting here wasting my time
would be like
waiting for the sun to rise
it's all too clear things come and go
sitting here waiting for you
would be like waiting for winter
it's gonna be cold
there may even
be snow
i still really really love you
love is stronger than pride
i won't pretend i'm good at forgiving
but i can't hate you
although i have tried
i still really really love you
love is stronger than pride
i still really really love you
i won't pretend that i intend to stop living
i won't pretend i'm good at forgiving
but i can't hate you
although i have tried
i still really really love you
love is stronger than pride
i still really really love you
sitting here wasting my time
would be like
waiting for the sun to rise
it's all too clear things come and go
sitting here waiting for you
would be like waiting for winter
it's gonna be cold
there may even
be snow
i still really really love you
love is stronger than pride
*****
Hayat şaka gibi anasını satayım, esas şaka hayatın kendisi mi ? Ben miyim ? Biz miyiz ? Kimdir diye düşünmekten, Antidepresan kullanmaktan, Antidepresandan vazgeçip içki içip unutmaya çalışmaktan, içki içip şişmekten, kendimle barışamamaktan, düşünmekten istifa etmek istememle... benliğimle kavgalarımdan....Halsizim...İnatçıyım sanırım..Bırakmadım demem..bıraktım..
Thursday, June 24, 2010
23 Haziran 2010 Haliç Kongre Merkezi- Viyana Filarmoni Orkestrası & Riccardo Muti Konseri
Başlık uzun ama konser şahaneydi sevgili okuyucu..
Program şöyle idi:
Viyana Filarmoni Orkestrası
Riccardo Muti şef
Wolfgang Amadeus Mozart
Do Majör Senfoni No. 36, KV 425, "Linz"
Franz Schubert
Si minör Senfoni, No. 8, D 759, "Bitmemiş"
Piotr Ilyich Tchaikovsky
Si minör Senfoni, No. 6, Op. 74, "Pathetique"
Kongre merkezine de ilk defa gitmiş oldum, dünkü deli yağmur sayesinde şunu öğrendim, arabasız giderseniz girişten konser binasına kadar 300 metre kadar yürümek epey gıcık, çıkışta da aynı gıcıklık devam ediyordu.
Neyse geçelim performansa..20,05'de kapılar kapandı fakat daha bedbahtı klimalar az çalışıyordu bu nedenle salon epey oksijensiz kaldı, seyircimiz alkışı çok seviyor lakin fazla sevdiğimizin farkında değiliz..
Özellikle konserdeki geçişler sırasında 5-10 sn'lik bekleme sürelerinde sessizlik olmasını orkestra beklerken bizim seyirci alkış tufanına tutarken ikinci sessizlikte alkışı salondan çıkan öksürükler bastırdı ve bu konser boyunca devam etti..tam alkışa başlarken salondan topluca çıkan öksürmeler alkışı kesiverdi..ne talihsizlik bilmem anlatabildim mi..sanırım Viyana Filarmoni Orkestrası elemanları ve şef sanırım Türkler topluca verem mikrobu taşıyor diye düşünmüşlerdir.
Performansa geçemedim değil mi..Evet, Mozart performansı çok iyi, ama Schubert'in bitmemiş senfonisi muazzam'dı..Kendimden geçtim, gelelim çaykovski'ye..kelime ve sıfat seçemiyorum...38 dakika yerime mıhlandım ve konser bitiminde kendime gelemedim..
Konser bitimindeki soldaki baş kemancılardan birinin orkestra şefi ile selamlaşacağına tüm salona acıklı gözlerle dumur şeklindeki bakışını da görebildim..Adamlar muhtemelen yüzyılın en denyo ve en zavallı seyircilerine konser verdiklerinin farkına vardılar ve yüksek bir olasılıkla başka bir sefer ülkemize bu gudubet sebeplerden dolayı gelemeyecekler..
Anasını satayım bu folklor ekibi değil ki..Hele Şef Riccardo Muti'nin gidiş ve gelişlerindeki bakışlarını da farkedince üzülüyorum.Evet aşağılanma hissi değil bu sevgili okuyucu..bu berbat bir his..ikinci sınıf muamele de görmedik bu da değil ..gerçekten başka birşey bu..Akustik ve ses sistemi çok kaliteli bir salonda birinci sınıf müzik dinleyip ,müzisyenleri ikinci sınıf muameleye tutan bizdik bunu anlatmaya çalışıyorum..Umarım anlatabilmişimdir, gerçekten bunu da farkedip gördükten sonra seyircimize Zubin Mehta bile gelse nasıl muamele edeceğiz onu merak bile etmiyorum..Gördüklerim bana yeter..Bu kadar sofistike kalabalık bile buna şahit olduktan sonra biz nasıl muasır medeniyet seviyesine çıkarız onu kurcalamakta fayda var..yok abi..oraya hala çok yolumuz var üstelik daha fenası bunu öğrenmek bile istemiyoruz..öyle bir gen'e sahibiz ki olmuyor işte napalım..
Neyse sevgili okuyucu..konser hakikaten çok iyiydi..Biz de yine adam olamayacağız...Salon sanatoryum olsa bile ..ııı ıhhh
Program şöyle idi:
Viyana Filarmoni Orkestrası
Riccardo Muti şef
Wolfgang Amadeus Mozart
Do Majör Senfoni No. 36, KV 425, "Linz"
Franz Schubert
Si minör Senfoni, No. 8, D 759, "Bitmemiş"
Piotr Ilyich Tchaikovsky
Si minör Senfoni, No. 6, Op. 74, "Pathetique"
Kongre merkezine de ilk defa gitmiş oldum, dünkü deli yağmur sayesinde şunu öğrendim, arabasız giderseniz girişten konser binasına kadar 300 metre kadar yürümek epey gıcık, çıkışta da aynı gıcıklık devam ediyordu.
Neyse geçelim performansa..20,05'de kapılar kapandı fakat daha bedbahtı klimalar az çalışıyordu bu nedenle salon epey oksijensiz kaldı, seyircimiz alkışı çok seviyor lakin fazla sevdiğimizin farkında değiliz..
Özellikle konserdeki geçişler sırasında 5-10 sn'lik bekleme sürelerinde sessizlik olmasını orkestra beklerken bizim seyirci alkış tufanına tutarken ikinci sessizlikte alkışı salondan çıkan öksürükler bastırdı ve bu konser boyunca devam etti..tam alkışa başlarken salondan topluca çıkan öksürmeler alkışı kesiverdi..ne talihsizlik bilmem anlatabildim mi..sanırım Viyana Filarmoni Orkestrası elemanları ve şef sanırım Türkler topluca verem mikrobu taşıyor diye düşünmüşlerdir.
Performansa geçemedim değil mi..Evet, Mozart performansı çok iyi, ama Schubert'in bitmemiş senfonisi muazzam'dı..Kendimden geçtim, gelelim çaykovski'ye..kelime ve sıfat seçemiyorum...38 dakika yerime mıhlandım ve konser bitiminde kendime gelemedim..
Konser bitimindeki soldaki baş kemancılardan birinin orkestra şefi ile selamlaşacağına tüm salona acıklı gözlerle dumur şeklindeki bakışını da görebildim..Adamlar muhtemelen yüzyılın en denyo ve en zavallı seyircilerine konser verdiklerinin farkına vardılar ve yüksek bir olasılıkla başka bir sefer ülkemize bu gudubet sebeplerden dolayı gelemeyecekler..
Anasını satayım bu folklor ekibi değil ki..Hele Şef Riccardo Muti'nin gidiş ve gelişlerindeki bakışlarını da farkedince üzülüyorum.Evet aşağılanma hissi değil bu sevgili okuyucu..bu berbat bir his..ikinci sınıf muamele de görmedik bu da değil ..gerçekten başka birşey bu..Akustik ve ses sistemi çok kaliteli bir salonda birinci sınıf müzik dinleyip ,müzisyenleri ikinci sınıf muameleye tutan bizdik bunu anlatmaya çalışıyorum..Umarım anlatabilmişimdir, gerçekten bunu da farkedip gördükten sonra seyircimize Zubin Mehta bile gelse nasıl muamele edeceğiz onu merak bile etmiyorum..Gördüklerim bana yeter..Bu kadar sofistike kalabalık bile buna şahit olduktan sonra biz nasıl muasır medeniyet seviyesine çıkarız onu kurcalamakta fayda var..yok abi..oraya hala çok yolumuz var üstelik daha fenası bunu öğrenmek bile istemiyoruz..öyle bir gen'e sahibiz ki olmuyor işte napalım..
Neyse sevgili okuyucu..konser hakikaten çok iyiydi..Biz de yine adam olamayacağız...Salon sanatoryum olsa bile ..ııı ıhhh
Wednesday, June 23, 2010
All the Best Cowboys Have Daddy Issues
Üzgünüm okuyucu ama başlığın yerel halini ancak burda bulabilirsin..diyorum ki..
En iyi kovboyların hepsinin baba mevzuları vardır..
Sembolik olsa bile bu, kısmen hepimizin hayatına etki etmiyor mu sanki..Hızını alamamış anne, hızını alamamış baba..
Bu empatiyle yoğrulmuş bünye bile zaman zaman isyan etti..Hayatımızı bitmek tükenmek halde hırs içinde geçirdiğimizi farz edelim sonra durulurken bir de ebeveyn olduğumuzu hayal edelim..ee şimdi bu bütün geçirmişliğimizi ebeveyn olarak çocuktan çıkartmak ne kadar doğru ? ki..kızıyla aşık atan analar, oğluyla halı sahada mücadele etmeye çalışıp onlar gibi olmaya özenen baba..gerek var mı abicim bunlara..otur kenarda oğlunla iftahar et..sevincini paylaş..yok illa bende koşarım..bok koşarsın..
Kızıyla alışveriş merkezine giderken kızından kokoş olmaya çalışan ana..daha cafcaflı olup aşırı makyajla dikkat çekmeye çalışan ve baktırmaya çalışıp, rol çalan ana..gerek var mı..bok var..
Bütün bunların derdini de biz kovboylar çekiyoruz işte..
Hırs yalan bişi..Empati ise daha da boktan bişi..
En iyi kovboyların hepsinin baba mevzuları vardır..
Sembolik olsa bile bu, kısmen hepimizin hayatına etki etmiyor mu sanki..Hızını alamamış anne, hızını alamamış baba..
Bu empatiyle yoğrulmuş bünye bile zaman zaman isyan etti..Hayatımızı bitmek tükenmek halde hırs içinde geçirdiğimizi farz edelim sonra durulurken bir de ebeveyn olduğumuzu hayal edelim..ee şimdi bu bütün geçirmişliğimizi ebeveyn olarak çocuktan çıkartmak ne kadar doğru ? ki..kızıyla aşık atan analar, oğluyla halı sahada mücadele etmeye çalışıp onlar gibi olmaya özenen baba..gerek var mı abicim bunlara..otur kenarda oğlunla iftahar et..sevincini paylaş..yok illa bende koşarım..bok koşarsın..
Kızıyla alışveriş merkezine giderken kızından kokoş olmaya çalışan ana..daha cafcaflı olup aşırı makyajla dikkat çekmeye çalışan ve baktırmaya çalışıp, rol çalan ana..gerek var mı..bok var..
Bütün bunların derdini de biz kovboylar çekiyoruz işte..
Hırs yalan bişi..Empati ise daha da boktan bişi..
Tuesday, June 22, 2010
Türkçe mi dediniz?
xxxxx EMLAK tan
GÖZTEPE İSTASYON CADDESİ ÜZERİNDE YERİ KONUMU ÇOK İYİ İÇERİSİ MİMAR TARAFINDAN DEKORİZE EDİLMİŞ TEMİZLİK YAPIP OTURABİLCEĞİNİZ SÜPER LÜKS...
GÖZTEPE İSTASYON CADDESİ ÜZERİNDE YERİ KONUMU ÇOK İYİ İÇERİSİ MİMAR TARAFINDAN DEKORİZE EDİLMİŞ TEMİZLİK YAPIP OTURABİLCEĞİNİZ SÜPER LÜKS...
Allah sizi bildiği gibi yapsın
Bunu da gördüm
"Bu sıcaklarda kola,gazoz gibi meşrubatları elbetteki islâmi hassasiyetlerimizden dolayı tüketemiyoruz .Fakat ister istemez ferahlamak için soğuk içecekler arıyoruz…"
Arkadaş senin o büyük hassasiyetinle tüketmediğin ürününü buradaki tesislerinde kaç aile ekmek yiyor?
Buldun mu onlara yeni iş?
düzenlerini bozmamayı, çocuklarını mutsuz etmemeyi becerebilecek misin?
O islami hassasiyetin nerde hocam patır patır şehitler giderken?
yemişim hassasiyetinizi, iki yüzlüler ordusu
Neredeler acaba?
Gazze'yi özgür bırakan aktivistleri diyorum canım
Burnumuzun dibi için çıt yok
Mesela:
Monday, June 21, 2010
Yemeğin lezzetini kim verir ?
Oldum olası yemek yerken tadsız tuzsuz yememeğe dikkat etmişimdir, en kaçtığım şey şu suni tatlar ama onlarda ısrarla hayatımıza eşeden köşeden bulaşıyorlar..Çok da tırsıyorum meretlerden..3 dakikada makarna mesela..ulan 3 dakika'da yapacağıma 10 dakika bekler kralını yerim..nedir ki..1 dakika'da hazır çorba..senden de tırsıyorum ..X dakikada ultra süper sonik hızlı her türlü gıda beni tırstırıyor..içindeki bilinmez kimyasal katkı maddeleri yüzünden...
Subscribe to:
Posts (Atom)




