Saturday, August 21, 2010

Komik aslında

Evrim yazmış ya annesinin sen eskiden annesinin küvet doldururdun sen demesini, ben eskiden neler yapardım neredeyse hiç hatırlamıyorum, çok zorluyorum hatırlamak için kendimi ama bir dönemi silmişim nerede ise.
Ne yaptığım yemekler geliyor aklıma, ne de alışkanlıklarım. Tabiidir yaş aldıkça gelen değişimler, ama kalmaz mı hiç akılda? Kalmayabilirmiş.

Boş kalmayı severdim hatırlıyorum, ama ne yaptığımı hatırlamıyorum.
Bugün ödüm kopuyor bir saniyem boş kalacak diye. Atom karınca gibi kendime iş çıkarma derdindeyim. Daha 2 gün oldu ya yeni işe başlayalı, eve getirecek iş buldum kendime.

Sabah Bosch bayilerini delirttikten sonra, işimi hallettim neyse. Hem süpürge, hem çamaşır makinesi halloldu. Yeni nesil kurutucularda ise aklım kaldı ise de kaşınmam gerektiğini kendime zor olsa da hatırlatıp eve döndüm.

Zeytinyağlı yemekler tamam, enginar ve barbunya. Mantarlar fırına girmeye hazır, püre yapıldı dolaba kalktı, hafta içi yenecek etler soslandı poşetlendi, salata malzemeleri yıkandı kurutuldu, günlük poşetlendi, haftanın yemek programı tamamlandı böylece. Saatler sıkışınca, ve her gece düzenli yemek yenen bir evde olunca alışkanlıklarımı kaybettiğimi fark ettim. Neler pişirirdim eskiden gelmiyor aklıma. Alışkanlıklar sıfırlanmak durumunda kaldı zira. Bambaşka 2 yemek düzeni. Her sabah kahve yapmak benim işim mesela artık, senelerce ben yapmadım mı o kahveleri?

Hoş tutulmuyorum desem Allah çarpar. Ama boşluk var, ne işle doldursam kendimi kapanmayan boşluk. Tazeliktendir demeyin, tarifini bulamıyorum ama başka bir şey. Ağızda sürekli bir acılık. Ağzıma çalınan ballar gidermiyor o acılığı. Hep bir eksiklik hissi. Ofise girip çıkana dek sadece sızlıyor, geri kalan zamanlar orada olduğu çok net.

Aklımdan ne geçse yazıyorum diye deli demeyin bana, tutamam içimde. Atmam, çıkarmam lazım aklımdan her şeyi. Acısı varken insanın ana dil başka önem kazanıyor, her hangi bir zamanda kulağınıza çalındığında pas geçtiğiniz sözler, şarkılar, göz dolduruyor. Ah o Nev... Ah o Nev...

Bunca sene sonra zamanımı idi albümün... Aşk olsun...

Friday, August 20, 2010

Takıldıklarım Ver. bilmem kaç

İmla vs hak getire bugün
Takılmayın sakın

akşam tutmadı uyku. aslında cok yorgundum, ilk gün filan demeden deli gibi çalıştım tüm gün. Sabah 9du girdigim, 7 idi çıkarken. hiç anlamadım zamanın nasıl geçtiğini. Bizim adamlarla bile yazışamadım, uzun zamandır çalışmadığım kadar çok çalıştım. Ne ispata çalışıyorsam...

Evde yolunda idi her şey, gir, yemek yap, yiyin beraber, bulaşıkları topla, kedilerin kumunu temizle, çamaşır koy, bulaşık makinesini çalıştır, çocukların sularını tazele, sabah için kahve makinasını hazır et, spor çantalarını hazırla, şakacıktan toz al, yarın için buzluktan et indir... Popom yer gördügünde saat 11di. Hadi dedim ben yatıyorum. Yatakta tvyi açtım, gözlerim iyice kapansın diye. Bir filme takıldı gözüm, bütün uykumu bitirdi film. Bildiginiz basit bir tv filmi, ah seyrettim hayatım değiştilerden değil. Ama gel gör ki beynimi alarma geçirdi.

Nasıl bu kadar kolay diye düşündüm yeni hayatlara adapte olmak, güya sevdigimiz seyler hiç olmamış gibi davranmak, mesafeli ses tonları ile konusmak. Kolay mı sahiden? Hadi ben iyi oyuncuyum, mış gibi yapabilirim kolaylıkla. Herkes mi usta oldu artık? yoksa gercekten sıkıntı veren mi idim?

Sorular döndü dolaştı kafamda, en son saate baktığımda 5ti. 2 saat uyuyup ofise geldim.

Geldiğimden beridir de konuşuyorum, sürekli etrafımdakiler bir şeyler anlatsın ben cevaplar vereyim istiyorum. Artık konuşmamak canıma yetmiş olmalı. Ya da yaşlanma alametleri başladı. bilemedim.

yeni ofiste masamızda sigara içebiliyoruz, hem iyi hem kötü...

daha var yazıp, söyleyeceklerim ama işe dönmek gerek.
sınırlı değil ya post yazmak, bir tane daha yazarım sonra.

Hayat!...

Ana caddenin üzerinde, gecenin yarısına yakın bir saatte, kaldırımı voltalayanların arasından ağır ağır yürüyordum. Üzerimdeki gömlek, sabahtan bu yana beynimi de kaynatan sıcağın, gün boyunca bedenimde açtığı yaraların izlerini taşıyordu: Beyaz ve tuzlu... Kotum yer yer erimiş, rengi kaçmış ve paçaları iplik iplik... Sırtımdaki çantanın içinde sadece cüzdanım, telefonum ve sigaram var.

Gecenin bir saatinden sonra rengi değişir Şişli’nin... Şişli’den Taksim’e kadar olan güzergahın yeni kaldırım sahipleri, gündüz kolay kolay rastlamayacağınız, geceye ait yaşamların temsilcileridir. Gündüz avlanan, gün ışığında görünmekten çekinmeyen vahşi hayvanlarının yerini; gece avlanan, hayatta kalmak ve avlanmak için gizliliğe ihtiyaç duyan vahşi hayvanları alır. Gündüz avcı olanların artık av haline geldiği zamanlardır, bu zamanlar...

Dudağıma bir ıslık yerleştirip yürüyordum bu tehlikeli yolda... Ana cadde üstünde yaşanan et pazarlıkları aşırı sıcağa rağmen tüm hızıyla devam ediyordu. Yüksek olasılıkla, caddenin alt sokaklarında da devam eden pazarlıkların sonunda, birileri avlanacak ve birileri av olacaktı. Av olanlardan bir kısmı, bunun acısını bir sonraki gündüzden çıkaracak, bir kısmı da belki bir daha aynı insan olarak kalamayacaktı. Akan salyalar, havanın nemini daha da artırıyordu.

Şişli-Taksim arası; tempolu bir yürüyüşle en fazla 30 dakika çeker. Gidiş-dönüş bir saat... Arada Taksim’de; Taksim’e gelmiş olmanın gerektirdiği ritüeller gereği, hiç olmazsa bir soğuk meşrubat ya da bira zamanı kadar takılmak gerekir. Yani maksimum 1.5 saat içinde başladığınız noktaya geri dönebilirsiniz. Hayatın farklı akışlarını gözlemlemek için yeterlidir bu bir buçuk saat... Anahtarı çevirip içeri girdiğinizde ya daha kirlisinizdir artık ya da daha umursamaz... İyi bir çıkarımınız yoktur bu yolculuktan... İyi bir çıkarımınız olmaması daha iyidir zaten...

Yaşamınız içinde kendinize yönelik kurduğunuz dengeleri sorgularsınız. Arındırılmış bir hayat yaşama çabanızı... Sanki o bir buçuk saat içinde gördüğünüz av sahası hiç olmamış gibi davranmak istersiniz. Sanki hiç böyle zamanlar yaşanmıyordur. Sanki herşey gündüz yaşananlar gibidir. Geceye huzur yüklemek istersiniz. Alışkanlıklarınızın sarsılmadığına, yaşamınızın içi boş bir hayal olmadığına, gerçeklerin sizin bildiğiniz gerçekler olduğuna inanmak istersiniz.

Sonra kaparsınız gecenin seslerine kulaklarınızı... Sizin avlanacağınız zamanlara hazırlanırsınız. Yem olmayı sevmemek, yem olmayacağınız anlamına gelmez. Buna rağmen, içinizde didik didikleşen bir caddenin izlerini silmeye debelenirsiniz.

Hayat hiç adil değil. Bunu kabullenmek de hiç adil değil ne yazık ki...

Tuesday, August 17, 2010

Böyle böyle..

Nerede ise yapılacak her şeyi bitirdim...
Eski işyerinden parayı bekliyorum hala, aklımı o kurcalıyor vık vık.
11 ay her kuruşu gününden önce ödediler de, bu sefer neden bu gecikme almadı aklım.

Ve bugün final temizlik günü iken elektrik süpürgesi bozuldu en şahanesinden. Servise gitti, bekliyoruz. 2 kedili bir evde elektrik süpürgesiz kalmanın manasını ancak çeken bilir, hele kedilerden biri uzun ve beyaz tüylü ise.

Gelen kadınları sevdim, terbiyeli, temiz, becerikli kadınlar.
Hangi bezle nereyi sildiklerini anlattılar ve siz silerken de bezleri karıştırmayın diye tembihte bulununca kadınları bağrıma basasım geldi. Kulakları çınlasın, Aynurum'dan beri böylesine rastlamamıştım.

Dolapların hepsi düzeltildi, mutfak ve büfe komple yıkandı, yerleştirildi. Kütüphanede ayıklamalar yapıldı. Göze fazla gelen ne varsa atıldı, kadınlar abla evin yarısı gitmiş dediler :)
Evet gitti, artık her şey son derece yalın, dolaplar hafif. Sadece ihtiyacımız olanlar var. Kadınlar ben yokken sabah 9da girip akşam 8 de çıkıyorlarmış, evin yeni hali ile 6da çıkabilecekler. Pek sevindiler :)

Yapacak 2 büyük işim kaldı, biri pasaport, diğeri altunizade'den son eşyaları almak. Ayağım, elim gitmiyor gerçi. Hazır günlerdir zırlamamışken, kapıdan girip ağlamayı hiçççç gözüm kesmiyor.

Evim demeye başladım yine, kabulleniyorum her şeyi. Evin dağılmaması da güzel geldi, eskiden dikkat etmezdi hiç. Sanırım 1,5 sene yalnızlık çözüyor çok şeyi. Arada gelip 8 ay burada yaşayıp sadece eşyalarımın bir yere atılmasını talep edenlerle farkım da sebep olmuş olabilir bu duruma :) Umarım böyle gider hep, unutulmaz.

Cumartesi güzelimle buluştum, anneyi görmeye cesaret edemedim daha. Telefonla konuştuk biraz, çok sevinmiş geri döndüğüme, çok özlemiş. Bende özledim gerçi. Çok kişinin sorunu vardır kayınvalide ile, bense hep çok şanslı oldum bu konuda. Her ikisi de doğurmuşçasına sevdiler, her koşulda yanımda oldular, destek oldular. Hele güzelim, hep kardeş oldu; nasıl abla demeye başladı ise hep abla gördü, hep gerçek kardeş oldu. Olmadığı zaman eksiklikmiş gerçekten.

Önümüzdeki hafta teyze, kardeş, anne, yarı kardeş eskisi gibi içmeye çıkacağız. 3 farklı yaş grubu, beraber nasıl bu kadar güzel eğlenir, anlaması zor. Buraya dönmenin en güzel yanı onlara yakın olmak, onlarla gülmek.

Daha annem var sırada, ona nasıl anlatmak lazım bilmiyorum. Yavaş yavaş Altunizade'den ayrılabileceğim sinyallerini veriyorum. Çok hoşnut değil, görüyorum. Umarım benim seçimim olduğunu farz edip bana saldırmaz :) Hala ergenmişim gibi bazı şeyleri onu üzmek için yaptığımı düşünebiliyor.

Önümüzdeki hafta küçük odamdaki kolilerin atma tarihi geliyormuş, odanın nerede ise yarısını kaplayan koliler gittiğinde, aklıma takılan tek şey badana olacak :)
Tam çok şükür tamircilerle işim bitti derken, balkonların giderleri sorun çıkardı, kesinlikle önümüzdeki haftadan önce bir tamirci daha göremem, tamirci görebilirim ama poposunu görmeyi midem kaldırmayacak. Kıllı popo limitim sonuna dek doldu çok şükür.
Temizlik bitmek üzere, her yeri mis gibi sabun kokusu sardı.

Balkona masa çıkardım, sandalyeleri yaklaşık 1 saat çamaşır suları ile ovmam gerekti. Beyaz oldular mı derseniz, eh işte diyebilirm ancak. Bir kaç tur daha geçmek lazım bence. Kurumuş çiçeklerimi attım, bir de hava az bir şey serinlese. Eskiden severdim akşamları balkonda bir şeyler içmeyi. Belki yine başlarım.

Yarın artık dinlenme günüm. Havuz ve spor... Günler sonra yine hazırlayacağım çantamı. Hayat yavaş yavaş normale dönecek.

Sahi normal ne idi?

Friday, August 13, 2010

Altunizade'den son kez

Evet, 13 Cuma'da bitirdim burayı.
Perşembe yen ofis, yeni hayat
Pazartesiden Çarşambaya evrak işleri yapılacak
Sonra Erenköy-Mecidiyeköy hattı açılacak.
Akşamları Hillside Trio, çifte spinning dersine giren manyak görürseniz bilin ki o benim :)

Şu bozulan kurutma makinasına 3 tamirci motor değişecek, 350 gayme demişti. Son artık birini aradım gelin bakın yapın artık diye, adam baktı, sadece kayış çıkmış yerinden, cezası 35 lira. Güler misin ağlar mısın? Canavar gibi çalışıyor yine benim emektarım. Bu sene 12. senesi. Hala hepsinden iyi.

Bu hafta liglerin başladığını düşünürsek yan odaya digi faideli bir icat, o da tamam oldu dün akşam. Telefon bağlandı, biraz evvel internette açıldı.
Buradaki masamı topladım, poşetledim hepsini. Perşembe yeni ofise gidiyoruz. bu ara her şey paket yapmak ve paket açmak üzerine :)

Heyecan yok üzerimde, sanki her şey olması gerektiği gibi. Dün bizim adamlarla mutad mailleşmemizi yaparken ikisi de bir şeyler dedi. Önce içim buruldu biraz. Yerlerinde ben olsa idim, onlardan farklı düşünmeyeceğimi anladım sonra. ama bugün, ben bu noktada iken, her şeyi güzel etmek derdinde iken farklı düşüneceğim. Her ne olursa olsun, aklımda kalan sadece güzellikler.

Şimdi eve gitme vakti, kitaplık ayıklanacak, küçük odada verilecekler var, eskici çağırılacak, bir aynacı bulunup dolabın düşen aynası taktırılacak. elektrikçi çağırılacak, korniş, askılık taktırılıp, lamba ve bir iki anahtar değiştirilecek.

Erkeklerin şu boyacı fobisi nedir bilmiyorum ki? Salon-koridor ve yatak odasını boyatmam lazım, ama defans var.
Altunizade'de aynı şey vardı :) Arkamdan yapar gerçi şimdi boyayı :)

Azıcık hüzün, azıcık sevinç
Cumartesi Altunizade'den son eşyaları da almalı artık.

Sağ elimin üzerinde egzama gibi bir şey çıktı, üzüntü kötü şey :) siz üzmeyin kendinizi.

Durum böyleyken böyle :) bir kaç güne görüşürüz...


Evrim yüzünden :)

Eh alacağın olsun Evrim....
Caddede buluşmalıyız bir gün, ve karşılıklı bir kadeh şarap içmeliyiz seninle... Hatta alelade bir şarap olmasın, üzümü Barbera olsun, yanına sıcak ekmek, taze keçi peyniri, biraz ceviz... Birer sigarillo bile olabilir elimizde :)
Bu sefer gözlerimi nemlendiren anlattığın komik şeyler olsun lakin.

Sabah sabah gözlerimi doldurdun... Benim de koymam şart oldu şimdi arşive.

Neden mi sabah sabah sitemlerim Evrim'e?
İşte bu yüzden:

Beni güzel hatırla
Bunlar son satırlar
Farzet ki bir rüyaydım esip geçtim hayatından
Yada bir yağmur sel oldum sokağında
Sonra toprak çekti suyu kaybolup gittim
Belki de bir rüyaydım
Senin için..
Uyandın ve ben bittim
Beni güzel hatırla
Çünkü sevdim seni ben her şeyini
Sana sırdaş oldum dost oldum koynumda ağladın
Yüzüne vurmadım hiçbir eksikliğini
Beni üzdün kınamadım
Alışıktım vefasızlığa el oldun aldırmadım
Beni güzel hatırla
Sayfalarca mektup bıraktım sana
Şiirler yazdım her gece
Çoğunu okutmadım
Sakladım günahını sevabını içimde
Sessizce gittim senden öncekiler gibi sende anlamadın
Beni güzel hatırla
Sana unutulmaz geceler bıraktım
Sana en yorgun sabahlar
Gülüşümü gözlerimi sonra sesimi bıraktım
En güzel şiirleri okudum gözlerine baka baka
Söylenmemiş merhabalar sakladım her köşeye
Vedalar bıraktım duraklarda
Ne arasan bir sevdanın içinde
Fazlasıyla bıraktım ardımda
Beni güzel hatırla
Dizlerimde uyuduğunu düşün
Saçını okşadığımı üşüyen ellerini ısıttığımı
Mutlu olduğun anları getir gözünün önüne
Anlından öptüğüm dakikaları
Birazdan kapını çalan kişi olabileceğini düşün
Şaşırtmayı severim biliyorsun
Bu da sana son sürprizim olsun
Şimdi seninle yaşanan günleri ateşe veriyorum
Beni güzel hatırla
Gidiyorum..
Orhan Veli KANIK

Wednesday, August 11, 2010

Yalnızlığın farklı bir armonisi var!

Arşivden gelsin bu sefer...


ADAM
"Yalnızlığın farklı bir armonisi var!" dedi adam içinden, sıkıntıyla montunun fermuarını çekerken... Sokak kapısının önünde durmuş, sırtına dikili gözlerin sahibine kırgın, kızgın, küskün; ardına bakıp bakmamakta kararsız, sokak kapısını açıp açmamakta kararsız, ardındaki gözlerin sahibine koşup sarılıp sarılmamakta kararsız; sadece dikildiğini farketti.
............................

KADIN
Henüz 25 yıl önce dünyaya dair ilk nefesini alan biri için fazla yaşlı bir yüzün bakışları... Çizgiler arasına sıkışan, sıkıştıkça derinleştiren, derinleştirdikçe yaşlandıran bir birlikteliğin son adımında; gözlerini diktiği montun sahibine küs, kırgın, kızgın mırıldanıyordu içinden Sezen Aksu'nun böyle anlar için yazdıklarından birini... Montun sahibi kapının eşiğindeyken, tek yapabildiğinin şarkı mırıldanmak olduğunu anladığında; tüyleri diken diken, bedenine uzak bir yolculuğa gider gibi süzüldü salona... Boş gözlerle, görmeden izlediği karelerin arasında, bir TV'nin karşısında ve zamana inat oturmaya, sigarasını içmeye, bitince yenisini yakmaya başladı.
..............................

ADAM
Eli montun fermuarında... Fermuarın düzensiz aralıklarla birkaç diş aşağı ve yukarı hareketine engel olamayan, aslında bunu yaptığının farkında bile olmayan, kararsızlığı paniğe dönüşmeye başlayan adam; bir yandan ayakkabılarını arıyor, bir yandan başı aşağı indikçe gözlerine sıcaklığı bastıran yaşları engellemeye çalışıyordu. Sırtındaki montu hediye edenin şarkısına kızgın, TV'deki komedi dizisine kırgın, içinde bir şeylerin dönülemez noktaya gelmeye başladığının alarmını veren sirenlerle savaşarak; bastırmaya çalıştı midesi ile boğazı arasında her geçen saniye büyüyen yumruyu... Güçlü görünmek için sinirli hareketlerin, sert ve ses getirmesi istenerek yapılmış portmanto kapağı kapatışlarının arkasına sığındı çaresizce... Eli, bir uçuruma düşer gibi düşmeye başladı kapı kolunun üzerine... Sanki saatlerdir düşüyormuş gibi, sanki bu düşüş bitmeyecekmiş gibi... Sanki TV'deki kahkahalar, bu düşüşe gibi... Her şey sanki gibi...
..............................

KADIN
Portmanto kapağının her çarpışında, ayakkabıların her birbirine karıştığını, dağıldığını anlatan seslerinde irkilmekten kendini alıkoyamıyordu. Sesin geleceğini, bu sesi çıkaranın kim olduğunu bilmesine karşın irkiliyor; kulaklarında sinirli bir adamın ahşaba yansıyan sesi ile nereden geldiğini çözemediği kahkahalar yankılanıyor, birbirine karışıyor, büyüyor, büyüyordu... İçinden yükselen ve gitmemesini, durmasını haykırmasını isteyen sesi giderek bastıran bu gürültüler, beyninde dayanılmaz bir çığlığa dönüşüyor, bu çığlık dudaklarından çıkmayı reddettiğinden, içinde şiddetle büyüyen bir balon varmışçasına baskı yapıyordu. Sinirlerinin iyice gerildiği, sigaranın külünü yere düşüren titremelerinden ve gözlerinden kontrol dışı akmaya başlayan yaşlardan belli oluyordu... Bir sınıra yaklaşıyordu ve bu sınır, daha önce gelmeyi göze alamadığı bir uzaklığı işaret ediyordu.
............................

ADAM
Çıktı adam... Kapıyı çarptı arkasından... Sonra oturdu kaldı 4. kata çıkan merdivenin ilk basamağına, kapının hemen yanına... İçinde bir şeyler aşağı inen basamaklarda yürümeye devam ederken, kalkamadığı, kalkacak gücü kalmadığı için çöktü olduğu yere... İçindekiler aşağı giderken, artık dışında kalanlar kapalı bir kapının ardındayken ve arasındayken şimdi ikisinin; öylece oturdu olduğu yere... Saatlerin akışı, merdiven boşluğuna açılan küçük pencereden giren ışığın azalmasıyla doğru orantılı, başı ellerinin arasında... Gidecek yerlerinin artık gittiğinden emin, ancak kalacak yerlerinin kapı dışında oturmasının ironik yalnızlığı ile ve sanki sadece o basamakta güvende olacakmış gibi oturdu saatlerce...
............................

KADIN
Gitti işte... Çarpıp kapıyı çıktı... Her şey bu kadardı demek... Bir kapının kolu açılmış, bir kişilik bir alan yaratılmış, o alandan geçen kişi, sanki bir başka boyutun sihirli kapısıymış gibi kapatıp bu çelik kütleyi, ardında bırakmıştı kendisini... Ne zaman geldiğini bilmiyordu kapının yanına... Daha önce hiç görmemiş gibi baktı, dekoratif kıvrımlar verilmiş bu soğuk çelik kütleye... Sanki O'nun üstüne kapanmış gibiydi... Sanki artık açılmayacak gibi... Çöktü kaldı kapının önüne... Eteğinin uçlarını bileklerine dek çekiştirip, kollarını kavuşturup kendi bedeni etrafında, soğuk karoların üzerine çöktü kaldı öylece... TV'de bir reklam kuşağı bitiyor, bir başkası başlıyordu hızla... Aynı hızla alıp vermeye başladı nefesini... Her şey dönüyordu ve hiçbir şey eski yerinde durmuyordu... Buzdolabı salona, klozet yatak odasına, yemek masası balkona gitmişti. Tek sabit olan kapıydı ve o kapı sabit durmasaydı, kendisi de kimbilir şimdi nerede olacaktı... Güven duyabildiği tek yerde, soğuk, çelik bir kütlenin önünde, boyut kapısının yeniden açılacağını umarak oturdu saatlerce...
............................

ADAM ve KADIN
Adam ile kadın oturuyorlardı; et kalınlığı 8-10 cm. arası bir kapının iki yanında... Birbirlerine bundan daha yakın ve daha uzak oldukları anların, yaşananların, savaşların, barışların, fulya çiçeklerinin, yıldız kaymalarının ve deri bir montun ortak paydasında oturdular saatlerce... Ne birinin eli gitti cebindeki anahtara, ne diğeri açıp kapıyı farklı bir boyuta geçmeye cesaret edebildi... Bir bitişin izleri; merdivenlerden aşağı inenler, bir merdivenin ucunda oturanlar, bir kapının dibinde üşüyenler ve bir montun sırtına dikilen bakışlarda saklı; bir o kadar karmaşık, yılgın ve kararsız dağıldı kente...

Tuesday, August 10, 2010

Nüfus

Hiç bir şeyden çekmedim devlet dairelerinden çektiğim kadar.
Evet devir çok değişti, evet her şey çok daha kolay
Ama ben sevmiyorum, sevmedikçe her işim zor gidiyor doğal olarak.

Nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde nüfus cüzdanımı kaybettim. Baktım hemen nasıl çıkacak diye, muhtara git, belge al, nüfus müdürlüğüne git tamamdır. Benim için n.h tamamdır.
Göztepe'de ki ikametgahım bilinmez bir şekilde Altunizade'ye gelmiş. Git gel yap et derken, lanet olsun deyip ikametgahımı Altunizade'de bıraktım, Üsküdar Nüfus'tan cüzdanımı çıkardım. Pasaport vs içinde biyometrik fotoğraf lazımmış, hadi dedim hepsi bir olsun. Bir fotoğrafım var, evlere şenlik. Baktıkça desturrrr diyesim geliyor.

Kayıp kimlik için devlet baba 34 lira ceza kesti bana. Aklınızda olsun, artık bu işler cezalı.
Karakola gidip çalındı zaptı tutturursanız, ceza yok tabii.

Eski pasaportum kayıp, yer yarıldı içine girdi sanki
Pazartesi istikamet Vatan Caddesi, diğerleri işimi göremeyecekmiş.

Hazır devlet kapısı işlerini yaparken şu benim kayıp ehliyet işini de çözeyim dedim. 17sine randevu aldım. 3 senedir ehliyet fotokopisi ile dolanıyorum. Hiç çevirme olmadı, kaza da yapmadım. ama şansı daha da zorlamak yersiz değil mi?

Ne çok kayıp değil mi? Varlığımı ispat edecek tek şey nefes almammış :)
Hani öyle evraka kıymet vermez adam da değilim. Evler arası geçişte oldu sanırım bir şeyler.

Bugün tanışmadım temizliğe gelen hanım ile, daha doğrusu hanımlar ile. Biri ütü yaparmış, diğeri temizlik. Haftaya erteledim kendilerini. Hafta sonuna kadar Erenköy'de ki atma işlerini bitireyim. Kedilerin minderlerinin suyu çıkmış atılmış dolap üstlerine, valizlerin içi saçma sapan şeylerle dolmuş, evin erkeğinin bir sürü kıyafeti eskimiş, atmış köşelere, benim zamanımdan kalma bozuk ütüler, gereksiz koliler derken bir sürü şey çıkıyor. Eski Cine 5 decoderi bile çıktı...

Yokluğumda eve gelen hanım kitaplarımı kaldırtmış :) Şikayetçi imiş, nereye elimi atsam bu kadına ait bir şey çıkıyor diye :)
Hatun geldiğin ev benim evimdi, normal bence...
Yerinde olsam yeni yatak aldırırdım, ondan hiç şikayet etmemiş yatarken :))

Bir kaç gün daha Altunizade'den bir şey alamayacağım, önce yer açmam lazım.
Elektrik süpürgesinin metal borusu bozuk, servise gidip almam lazım.
Çamaşır makinesi seçmem lazım.
Servisin kurutucuyu tamir etmesi için evde beklemem lazım...
Deep freeze garip sesler çıkarıyor, servis çağırmak lazım ona da.
Çalışma odasını yeniden düzenlemem lazım kendime, evde bana ait küçük bir oda fikri ilk defa cazip geldi.

Korkma be blog, önümüzdeki günlerde anlatacak daha enteresan şeylerim olacak. Bu kadar sıkıcı olmayacağım :)



Monday, August 9, 2010

Konuşmak / Bilmek

Gerçekleri bilmenin rahatlığı hiç bir şeyde yok.
Bin bir seçenek arasında gidip gelmeden dürüstlüğün keyfini çıkarmak gibisi de yok.
Her bildiğim gerçek, içimi ferahlatıyor demek değil tabii, üzülüyorum, ağlıyorum, keşkeler diyorum bazı bazı. Ama doğruyu yapmanın huzuru ekleniyor her şeyin üzerine.

Eşyalarım nerede ise tamamen toplandı, az bir şey kaldı. Epey bir kısmı gidip yeni yerlerine yerleşti, o kadar çok gözüktüler ki gözüme. Yerleştirirken bir kısmını atıp rahat erdim. Gittiğim yer evim. Tüm eşyalarını aldığım, yerleştirdiğim evim. Tam 15 senelik evim.
Şimdi pek yabancı, tanıdık ama uzak. Ellerken, yerleştirirken içim bir garip.
Ben yokken hasarları olmuş, şimdi ufak ufak onların tamiri, yeniden şekillenmesi derken geçiyor zaman. Ustalar ile haşır neşir olacağım.

Temizliği tanıyıp bilmediğim bir kadın yapıyor. Salı günü onunla tanışacağım. Adetleri anlatacağım, benim diyeceklerimden çok farklı şeyler söylenmemiş ama olsun, benimsemek için, yabancılığı atmak için lazım bunlar.

Emektar çamaşır makinem su koyvermiş artık, seçmem lazım yenisini ama baksam da sabahtan beri karar veremiyorum bir türlü. elektrik süpürgesinin ayağı aynı bıraktığım gibi bozuk, yenisini almak lazım. Suadiye'de idi galiba yeri. Bulaşık makinesi hala arada numaralar çekse de güzel çalışıyor. Kurutma makinesi için acilen servis çağırılmalı, bulutun tüyleri her şeye rağmen sarmış her şeyi, ince ince beyaz tüyler çıkıyor her şeyden.

Mutfak dolaplarını indirmem lazım, her şeyin yeri değişmiş, hiç bir şey kolay kullanılacak yerde değil artık. 2 gündür bir tabak almak için tüm dolapları açıp kapatıyorum.
spor salonum değişiyor, sanırım cumaya yeni yer aktif olur. derslere başlamam lazım bir an önce, yoksa tüm emeklerim çöpe gidecek.

Gidenler, kalanlar, hoş geldin diyenler hepimiz tuhaf hallerdeyiz. Hepimiz inanamıyoruz, hepimiz uyum sağlama derdindeyiz. Ama hepimiz en doğrusunu yapıyoruz.

Levent Yüksel - Hangimiz

Son birkaç gündür aklıma takılıverdi..Çoktandır dinlemiyordum Levent Yüksel'i..

Yaşadıklarım mı acıtır canımı
Yoksa yaşayamadıklarım mı
Geceler mi daha karanlıktır sence
Yoksa yarınsız sabahlar
Aşk mı yıkar insanı
Aşksızlık mı
Giden mi daha yalnızdır
Ardında kalan mı
Tek çaresi zaman mı
Söyle

Hangimiz hangimizi tamamlayabildik
Üzüle üzüle öğrendik
El sallamayı gidenlere

Zor gün

zor gün bugün...aylar sonra, nerede ise unutulmuş bir yüze bakılacaksöylenenler ilgi ile dinlenir gözüküleceksorular sorulacak sanki çok ilgilenirmişim gibi, sanki bir anlamı varmış gibipazarlıklar edilecekbugün küçümsediğim, iğrendiğim neler varsa hepsi olacağım benbir kez değil, her gün düzenle böyle olacağım bundan sonraparavanı olacağım birinin
o bilmiyorum sanacak paravan olduğumuaptal taklidi yapacağım hep
beni yaralayıp üzecek her ne varsa, başkasına emanet etmiştim. daha fazlası gelmez başkalarından. bıçak sokulup çevrilmiş zaten, daha kim ne yapar ki? yapsalar bile, vucut tek acıyı hisseder, üzerine çıkacak acıyı yaratabilecek kim var ki?
Altına saklanılan bir yeşil örtü vardı, ben gelen dek kim bilir kimler yatmıştı altında. Rivayeti oydu ki sadece üzülünce girilirmiş altına. Oysa ilk gece 1 saatlik uykuma örtü olmuştu, deli dolu yasak ama güzeller güzeli bir gecenin sonuna. Sonra tv karşısında beraber girildi altına, sevişmeler başladı üstünde, konuşuldu, her şeye tanık oldu. Sonra alıp tek başına altında kalır oldu. en son bana verdi, yalnız kalmazsın diye, altında sen üzülürsün artık diye.Katladım koydum kenara, çıkarken evde benim yanımda olmayacak olan örtüyü.
Bir kuzum var benim her şeyin güzel olduğu günlerde bana gelen, yokluğunda kolumun altından ayırmadığım kuzu. Ağlayacak yere ihtiyacım yok ki benim. Ola ki bir gün biri seni seviyorum derse, bakıp yalanlığını bana hatırlatacak bir işarete ihtiyacım var sadece. Kuzuya her bakışımda sadece aklım başıma gelecek; sevilmeye bir daha inanırsam başıma gelecekleri hatırlatacak bana, güvenirsem başıma gelecekleri hatırlatacak, biri ile güzel bir şey hayal edersem başıma gelecekleri hatırlatacak tekrar tekrar, kendini açmanın sonunu hatırlatacak bana, zamansız sandıklarımın ömrünü kafama vura vura anlatacak, bir daha asla hiç bir omuza yatmamayı hatırlatacak, her 8 mart kadınlar gününde enayiliğimi, aptallığımı, saflığımı, cahilliğimi hatırlatacak bana, yüzümün en fazla 14 ay gülebileceğini hatırlatacak.
Sanmayın ki daha uzun süre bu konuda konuşacağım ya da aklımı meşgul edeceğim.bir kaç kez daha kusacağım ve sonra hepsi bitecek. Sadece bu kez acımın üzerini örtmüyorum, 9 gün daha...Sonra vakit kalmayacak eskisi gibi

Friday, August 6, 2010

Son çemkirmeler bu binaya

Hey yumurtaya can veren rabbim

Hava sıcaklığı bugün aldı başını gitti ya
her yer kaynıyor malum
azıcık aklı başında olan serinde yaşama şansı varsa kaçırır mı?
bu binada kaçırır evet

adamlar her odaya klima koymuşlar
kimseye aman açma, elektrik vs vs denmiyor
her şey serbest
ama cin yavrusu adam tüm gün direkt güneş alan penceresini açmış, içeriye deli gibi güneş giriyor
ve nerden bulduğu belli olmayan bir pervaneyi döndürüyor
ölecek farkında değil
terden gömleği sırılsıklam

türksen teknolojyi red edeceksin!!!!

Zor gün

zor gün bugün...
aylar sonra, nerede ise unutulmuş bir yüze bakılacak
söylenenler ilgi ile dinlenir gözükülecek
sorular sorulacak sanki çok ilgilenirmişim gibi, sanki bir anlamı varmış gibi
pazarlıklar edilecek
bugün küçümsediğim, iğrendiğim neler varsa hepsi olacağım ben
bir kez değil, her gün düzenle böyle olacağım bundan sonra
paravanı olacağım birinin

o bilmiyorum sanacak paravan olduğumu
aptal taklidi yapacağım hep

beni yaralayıp üzecek her ne varsa, başkasına emanet etmiştim.
daha fazlası gelmez başkalarından. bıçak sokulup çevrilmiş zaten, daha kim ne yapar ki? yapsalar bile, vucut tek acıyı hisseder, üzerine çıkacak acıyı yaratabilecek kim var ki?

Altına saklanılan bir yeşil örtü vardı, ben gelen dek kim bilir kimler yatmıştı altında. Rivayeti oydu ki sadece üzülünce girilirmiş altına. Oysa ilk gece 1 saatlik uykuma örtü olmuştu, deli dolu yasak ama güzeller güzeli bir gecenin sonuna. Sonra tv karşısında beraber girildi altına, sevişmeler başladı üstünde, konuşuldu, her şeye tanık oldu. Sonra alıp tek başına altında kalır oldu. en son bana verdi, yalnız kalmazsın diye, altında sen üzülürsün artık diye.
Katladım koydum kenara, çıkarken evde benim yanımda olmayacak olan örtüyü.

Bir kuzum var benim her şeyin güzel olduğu günlerde bana gelen, yokluğunda kolumun altından ayırmadığım kuzu. Ağlayacak yere ihtiyacım yok ki benim. Ola ki bir gün biri seni seviyorum derse, bakıp yalanlığını bana hatırlatacak bir işarete ihtiyacım var sadece. Kuzuya her bakışımda sadece aklım başıma gelecek; sevilmeye bir daha inanırsam başıma gelecekleri hatırlatacak bana, güvenirsem başıma gelecekleri hatırlatacak, biri ile güzel bir şey hayal edersem başıma gelecekleri hatırlatacak tekrar tekrar, kendini açmanın sonunu hatırlatacak bana, zamansız sandıklarımın ömrünü kafama vura vura anlatacak, bir daha asla hiç bir omuza yatmamayı hatırlatacak, her 8 mart kadınlar gününde enayiliğimi, aptallığımı, saflığımı, cahilliğimi hatırlatacak bana, yüzümün en fazla 14 ay gülebileceğini hatırlatacak.

Sanmayın ki daha uzun süre bu konuda konuşacağım ya da aklımı meşgul edeceğim.
bir kaç kez daha kusacağım ve sonra hepsi bitecek. Sadece bu kez acımın üzerini örtmüyorum, 9 gün daha...
Sonra vakit kalmayacak eskisi gibi




Kimdim ben sahi? 2

bu döndü durdu yazarken

Sahtenin anlasilmasinin guc oldugu tek sey iliskilerdir, sevgili gibi durulur, kari-koca gibi yapilir, ne hos bir cift diye bakilir...
Arada suskunluklar-kopukluklar-kimsenin anlayamadigi irakliklar vardir...
Ama onu yazmak benim ustume vazife degil tabii... Yasayanin kendi bilecegi istir...

Dün dedim ya, ben iyi eş, iyi sevgili olamadım hiç diye...
Önce biraz düşündüm, yok be belki şanssızlıktır dedim. Ama şansızlıklar bir kaç kez olur, süre gelen durumlar sizde hata olduğunu gösterir.

Bu yaşa gelip hala çözemediğim tek şey bu sanırım :)
Çözecek zekam da yok galiba, o yüzden salıyorum çayıra bu durumu.

Beraber ölürüz biz bu adamla diye düşündüğüm günü hatırlıyorum, doğum günümdü, bir önceki doğum günümde yaşadıklarımın aksine sarılıp sarmalanmıştım, iliklerime kadar oh be seviliyorum ve çok seviyorum diyordum. Mumu üflerken tek dileğim ölene dek yan yana olalımdı.

Senelerce her şeyimi kedi boku gibi saklayan ben, ne çok şeyi söylüyorum bu aralar. Eskiden konuşmazdım çünkü hem yaramı göstermeyi zayıflık sayardım, hem kimseyi sıkmak istemezdim, hem de kimseye koz vermemek için dikkatli olurdum. Kırılacak bir şey kalmayınca çenesi düşüyormuş insanın, gücün sınırlarını bilince insan sınırsızlaşıyormuş. Ne kimin beni nasıl değerlendirdiği önemli artık, ne de küçümsemeler. Korkunun bittiği an, hiç bir şey kalmıyor geride. Ne çıplaklık sorun oluyor, ne kalkansızlık.

Şubat'tan beri değişti her şey. Bir sürü bahane buldum idare edecek. Sorulara cevap alamadım, konuşuldu, konuşulmadı değil. Gerçeği duyduğunuzda iliklerinize kadar hissedersiniz. Acaba şu da mı var diye düşünmenize bile gerek kalmaz. Sadece kabul dersiniz, üzülürsünüz, ağlarsınız, ama neden diye düşünemezsiniz. En fazla keşke şunu da yapsaydım yada şunu yapmasaydım keşkeler geçer aklınızdan.

Ben şu an nedenler arıyorum. Yaş farkı? Önceden evli olmak? Geçmiş? Çocuk istemiş olmak? Fazla mı konuştum? Az mı konuştum? Acaba başkasını mı seviyordu? Acaba hiç mi sevmedi? Çok mu yük oldum? Az şey mi istedim? Az mı verdim kendimi? Çok mu verdim kendimi?

Bunları yazarken kendime acıdığımı sanmayın. Ya da kendimi tükettiğimi. sistemimden atmam gerekiyor bunları, aklımda dönüp durmamalılar. 28 yaşında değilim artık. 35 bile değilim, yolun yarısını geçeli oldu epey. Bu yüklerle devam edemem artık. Taşıyamam her şeyi üzerimde. gücümü başka şeylere kullanmam gerekiyor. Çarşamba günü olduğu gibi manikür yaptırırken bayılamam mesela bir daha, ya da gece yarıları yükselen tansiyonlarla uyanamam.

Sorulardan en çok kafama takılanı acaba çocuk istediğim için mi gitti oldu.
Evet onunla bir çocuğumuz olsun çok istedim ve istediğimi söyledim. Bugünlerin geleceğini bilsem, yine söylerdim. Çünkü bizim yapmamızın çok doğru olduğunu hala düşünüyorum. Ben bunu hiç istemiyorum deseydi, sadece peki derdim, çünkü çocuğu istediğim kadar bu adamı sevdim ben. Onunla her türlü yaşam benim için güzeldi.

Pişman mıyım?
Değilim aslında. Sadece ilk işaretleri gördüğümde edebimle allahaısmarladık desem belki daha iyi olurdu.

Mesela aynı evde yaşadığın adam, anne ve babası ziyarete geldiğinde aman evde olma eşyalarını kaldır dediğinde, onların seni görmesini istemediğinde.
Mesela artık yatakta değil, sadece salonda yatmaya başladığında.
Mesela seni dinlemediğini gözlerinde gördüğünde.
Mesela gitmek için plan yaptığınız tatili hiç ağzına almamaya başladığında ve vakit geçince de beni takip etmemekle suçladığında.
Mesela babalar gününde benimle babama gelmesini istediğimde, bana emri vaki yapıyorsun diye sesini yükselttiğinde.
Mesela 1,5 senedir aynı evde yaşarken eve tek bir arkadaşını bile çağırmamasının nedenini kendi kendime bulmaya çalıştığımda.
Mesela çok çalışmanın, çok seyahat etmenin her şeyin cevabı olmadığını bildiğim halde soru sormaya korktuğumda.
Mesela daha Haziran'da adım sevgili olarak geçerken, haziranın sonuna doğru co-sahip demesi
Mesela seni özledim diye sarıldığında bulduğum taş
Mesela wall'ı bana kapanan bir facebook...

Kendime korkmadan, bir çırpıda söylemem gerekenler var.

Ben bu adamca bir ilişkide olması gerektiği gibi sevilmemişim.
Bu adam beni hiç bir zaman yanına uygun görmemiş.
Bu adam benimle hiç gurur duymamış.

Bunlar benim alışmam gereken gerçekler. Evet can acıtıyor, evet zor, evet onur kırıcı; ama olmuş bitmiş artık. Ben çok sevdim diye beni çok sevmesi gerekmez ki. bu durum için onu suçlayamam ki. Kimsenin suçlamasını da istemem.
Benim sevme özgürlüğüm kadar, onun da var.

Bunları yüksek sesle söylemek, kendime acımak değil, kendimi acındırmak değil, akla gelebilecek hiç bir şey değil.
Sadece kabul etmek. Sadece varlıklarını inkar etmemek. Gerçeklerden kaçmamak. Korkmamak. Kabule geçmek. Hazmetmek. Yaranın kabuk bağlamasına izin vermek.

Kimdim ben sahi diye sormuştum ya kendime. Ben doğduğu andan itibaren çok sevilen, babasının göbeği üzerinde otururken hiç bir şeyin bana zarar veremeyeceğine inanandım.
Evet ben bir kadının yaşaması gerekenden çok fazlasını yaşadım.
Evet bana yara veren çok şey oldu.
Evet ben bazen ölmek istedim.
Evet ben her koşulda ayakta kaldım.

İnandıklarım belki şu an çok daha az, güvendiklerim daha da az. Ama bu doğrulma dönemi. Yumuşa yere alınan darbe insanı bir an iki büklüm ediyor. Bir an bir daha doğrulamam sanıyor insan. Ama kalkıyorsun, doğrulurken başta biraz acı duyuyorsun ama geçiyor hepsi.

Son olaylardan öğrendiğim, benim sevilmek ya da hayatı paylaşmak gibi hayallere dalamayacağım. Nasip... İnatçı keçide olsam nerede durmam gerektiğini bilebilmeliyim. Akıllı olmanın bir ölçüsü sınırlarını bilmektir. Madem akıllı kadın olduğuma inanıyorum, o halde ona göre davranmalıyım.

Sevgili kuluyum tanrının, bana her şeyi öğütebileceğim, sırtımı yaslayabileceğim bir işi zembille indirdi bana. Hiç umudum yokken hemde.
Sahip olunanlarla mutlu olmayı beceren akıllıdır.

Kimdim ben sahi? Akıllı kadındım.

Suçu atmaya kalksam başkasına, aha ben de aşağıdaki türküyü yakardım :))
diyar diyar göçmez idim
vefasız yar senden oldu
ben bu kadar içmez idim
senden oldu senden oldu
hayırsız yar senden oldu

havaya baktım ayazlık
etme zalim bana yazık
saçımdaki şu beyazlık
senden oldu senden oldu
hayırsız yar senden oldu

bundan sonra halin sormam
keramet etsen inanmam
benim gurbet kuşu olmam
senden oldu senden oldu
hayırsız yar senden oldu

akar gözyaşım durmazdı
yar gelip halim sormazdı
kızıltuğ aşık olmazdı
senden oldu senden oldu
hayırsız yar senden oldu

Thursday, August 5, 2010

Kimdim ben sahi?

Evrim'in sen ne iş yapıyordun sorusu
ile yazılmaya başlandı

Hayat nedir deseniz hiç aklıma gelmeyeceklerin geçiş süreci derim size.

İlkokul öğretmeni olmayı kafama koymuştum uzun süre, annem bütün çocuklar geçer bu dönemden diye diye kazıdı fikri aklımdan. İşletme okumalısın dendi sonra. İkna oldum. Finansmanı takmıştım kafama, patronum toplama bilmeyi becerebilen herkes yapar onu, malı sattıracak adam da hep bulunur, mühim olan satın almadır, dış ülkeleri bilmektir, gelecek orada diye diye dış ticaretçi olmaya ikna etti beni.

İyi ki etmiş aslında, pek severek yaptım işimi, çok hırpalandım, çok uykusuz kaldım, çok sabahladım ama keyifle yaptım.
İşin doğası, ekonominin dengesizliği yüzünden hiç tek sektörde uzmanlaşma şansım olmadı, her şeyi yaptım, hayvan maması, otomobil, yedek parça, elektronik, oyuncak... Zevkli geçti gerçi, her biri ufkumu açtı.

Sonra 11 aydır ruhumu daran bu bina... Nankörlük etmemek lazım, gereken bir dönemdi, o dönemi burada geçirmeliydim.

Sıkılıp, gökten zembille yeni iş insin diye umut ederken, beklenen gökten indi sahi... :) Çalışırken iyi olduğumu hatırlayan birilerinin olması güzel geldi, beni bulmak için nerede ise dağları delmiş olmaları güzel geldi, aynı dili konuştuğum, aynı sıraları paylaştığım insanların arasına girmek güzel geldi, ama en güzeli başta da dediğim gibi hatırlanan olmak güzel geldi.

Şimdi 16 Ağustos itibarı ile Altunizade - Mecidiyeköy hattını hizmete sokuyorum. Her gün nefes alamayarak çalışmaya dönüyorum. En güzeli İtalya'ya geri dönüyorum. İşe başlar başlamaz bayram tatilini Milano'da çalışarak geçirmeye dönüyorum.

Başım daha dik, içim daha huzurlu.
İyi evlat, iyi sevgili, iyi eş, iyi arkadaş olamadım sanırım ben hiç bir zaman; ama hep iyi bir iş kadını idim. Kendi elimle bunu bırakınca sanırım, uçurumun dibini açtım kendime. Belki en sağlıklı yolu seçmiyorum yine kendime, ama huzur bulduğum yolu seçiyorum. İnsanlar susar, ama iş susmaz hiç; hata yaparsan hemen bellidir sebebi, iş sana küserse bilirsin neden küstüğünü. İş muamma olmaz, saklanmaz, seni yok saymaz, küçümsemez, geri plana atmaz.

Her şey gelip geçtiğinde, iş hep orada durur. Sevinci, üzüntüyü, derdi, hastalığı emer gider. Gün sonuna ancak tatlı bir yorgunluk ve imkansızı başarmanın hazzını bırakır. Kendimi korunmasız hissetmediğim tek yer iş. Verdiğimi red etmeyen yer iş. İçimde yeniden açılmayı bekleyen yaralara yama olacak tek şey iş.

Yola ilk çıktığımda bu değildim elbet, hayal ettiğim kişi de değilim. Ama seviyorum halimi her şeye rağmen, dünyanın en mutlu insanı olmayabilirim ama sırtımı dayayacağım, gitmeyeceğine emin olduğum bir duvarım var artık.

17 seneyi dolu dolu çalışarak geçirdikten sonra, evet iyi geldi belki bu mola. Demir almak zamanı bu limandan.

Yine önüme zorluklar çıkacak, ama her zorluk yine zevk aldığım kamçı darbeleri olacak. Sorumluluk duygusu saracak yine her yanımı, tutarlılık için canını verebilecek bünyeme ilaç gibi gelecek durmaksızın çalışmak zorunda olmak. Ailem ofisim olacak yine, beraber çalıştıklarım çocuklarım olacak.

Bu keçinin tırmanacak yeni dağı var yahu, huzuru geldi yerine :)


Tuesday, August 3, 2010

Lost in Translation - Bir Konuşabilse- İletişimsizlik üzerine bir başyapıt

Eşiyle iletişim sorunu yaşayan bir aktör, reklam filmi çekimi için Tokyo'ya gider ve kendini japonların dünyasında kaybeder zira Tokyo'da Japonlarla iletişime geçmek zordur..Tüm bunların arasına giren Amerikalı bir genç kız'da iyice olaya tuz biber eker...Daha fazla yazmak mümkün ama yazmayacağım..Muhteşem bir başyapıt..Kesin seyredilsin..

İletişim deyince

Elixir Bey iletişim deyince çağrıştı tabii.

Ne kadar salağı oynamaya çalışsam, dün dündür desem de ben bu binaya uyum sağlayamadım. Önceleri dinledim, sonra hadi bir gayret biraz konuşayım dedim. Konuştukça ya da konuşmaya çalıştıkça sadece sıkıldım ve daraldım. Nankörlük etmemek adına susup otursam bile, içim huzursuz.

Bakalım yarın neyi değiştirecek? Yakın dönemlerde, benzer sıralardan geçtiğim kızlar topluluğu belki biraz daha normalleştirecek beni. Tüm gün konuşmadan geçmeyecek. Gerçekten yapacak iş olacak, kumaşlar ellenecek, aksesuarla savaşılacak, üreticilerle boğaz boğaza gelinecek, bol bol dosyalama, bol bol yetiştirme telaşı. Eve yorgun dönmenin güzelliği... Öğlenleri Uruk Bey ve Elixir Bey ile yapılabilecek mini kaçamaklar, dedikodular...

Şu bina içindeki halime bakıyorum, tek sorun iletişimsizlik mi diye düşündüm şimdi. Belki yabancılaşma daha iyi tarif eder durumu. Ben bu binadaki mini toplumsal yapıyı/kültürü anlamlandıramadığım gibi, kendimi her hangi bir yerine monte edemiyorum bir türlü. Yemek yemelerinden, okumamalarına, dar bakıştan, ötekileştirmeye dek hiç bir yerinden tutamadığım upuzun bir ip sanki.

Yeni gün, yeni umut...


İletişim-sizlik

Gerçekten gidişat bu yönde değil mi ? Daha çok insan giderek çevresinden uzaklaşıp sanallaşıyor.Dostluklar sanal,arkadaşlıklar sanal, seks sanal..sevgililer sanal..esas banallık bu bence..Siz iyisi mi 2 el farmville oynayın, kankanıza pasta yollayın kendinize gelin..
İletişim zaten hayatta olabilmemizin temeli..ama yazarak iletişiyor olmak beni baydı sizi bilmem..Blog'um var ama bu demek değil ki hayatımı bunun üzerine kurguluyorum..Kankamla buluşup bira içip, dedikodumu karşılıklı yapmak kadar keyiflisi yok..Diğer versiyonlar hikayedir, dombilidir,taocudur..

Monday, August 2, 2010

Özet özet

Çok sakin bir hafta sonuna göre, pek dolu idi aslında.

Cuma 5 gibi sevgili Edirne'den arayıp bagajda anahtarı kırdım deyince eve gidip yedek anahtar bulundu önce. Çok lazım olunca beyin bir anda çalıştı mı benden mutlusu yok. Allahtan çabuk sıralandı seçenekler. Anahtar kapıldığı gibi Yurtiçi kargoya, neyse zamanında yetişti her şey.

Eve gidince mutfağa giresim geldi.
şekeri ben 11 kaşık koydum, migrosta yarısı kakaolu yarısı sade kedidilleri vardı, yakıştılar. Blueberry ve nektarin. Pazar bir daha yaptım hatta, pek kolay, pek lezzetli.

sonra karnıyarık, biber dolması, pilav, cacık ve bu börek: http://www.portakalagaci.com/oburcuk/2006/03/_renkli_brek.html

89-91 arası pek moda idi bu börek, annem bir kaç tane yapar buzluğa atardı. Elimin ayarı pek iyi değildi, çok güzel olmadı, ama hatırladım en azından.

Tarçın yıkandı :) Van olmayan bir kediye göre tahammülü oldukça yüksek. Misler gibi oldu oğlan ve yumuşacık :)

Webber'e sevindim dün, Alonso'ya güldüm, Vettel'e kahkaha attım. Schumi'ye oha dedim. Mercedes hem nico'nun cezası hem 10 sıra geride başlayacakken eğlence konusu olacak ilk yarışta. Sutil'e üzüldüm, bahtsız bedevim.

Sabah 3te yükselen tansiyon ve bulantı ile uyandım, az bir kusma, bir ilaç, bir limon işi çözdü. Kafam ve midem hala aynı halde. Saat 4ü geçiyor, hala bir şey yiyemedim.

Sabah ofiste alarm sesleri ile karşılandık, hafta sonu çöken elektrik sisteminin tamiri yarım gün aldı.

Hafta sonu gazetelerinde boy boy tuba Ünsal hamilelik haberleri, neymiş, her hafta ultrasona giriyormuş. So fucking what? Hanım kızın biraz sorunlu olabileceği zaten malum hepimize. hiç mi haber kalmadı Allah aşkına?

Bir ingiliz klasiği..HASHBROWN ..Türkçesi yok avcunuzu yalayın :)

Hashbrown aslında İngilizlerin yokluk zamanlarında ,kenarda köşede kalmış patatesleri değerlendirmek amacıyla pişirdikleri kendi halinde bir kızartma çeşnisi.
Klasik İngiliz kahvaltısının vazgeçilmezlerinden, bende nişastalı yiyecekleri seven biri olarak bu hashbrown'lara hastayım.Evet kızarmış patatesten ne farkı var diyenlere sen böyle kızarmış patates mi gördün ?

Patatesi kesiyosunuz jülyen biçiminde, sonra bunları bir yumurta ile birleştiriyorsunuz yoksa dağılıyorlar..Biraz tuz ve karabiber ekliyorsunuz ve kızgın yağda kızartıyorsunuz..Arzu üzerine birazcık soğan'da ilave edebilirsiniz..Bundan sonrası mideye şenlik..

Nasıl ? Leziz görünüyor değil mi ? :)
Parmaklar ve Fotoğraflar benim değil..Canım çekti bir anda dalıp buldum fotoları..
Klasik bir ingiliz kahvaltısında 2'nci tanıtım ayağını baked bean'lar (fasulye ama öyle böyle değil) oluşturuyor..Kısa zamanda da bunları yazacağımı düşünüyorum.

Şimdilik afiyet olsun..Bir pazar kahvaltısında denemenizi öneriyorum.Üşeniyorsanız McDonald'slarda kahvaltı saati bitmeden tanesini 1,5 TL'ye alabilirsiniz.Çok da lezzetli yapıyorlar, pisboğazım ya bunu da biliyorum illaki.

Friday, July 30, 2010

Nasıl hatırlardınız?


Joey desem... Friends desem
Ah zaman desem...



Yolculuk Nereye?

Bu ara hiç bir sorunun cevabını bilmezken, bunun cevabını bilmem beklenemez benden. Zira beynim son 1 senedir mecbur kalmadıkça hiç bir faaliyet göstermediğinden paslanmış durumda.

Bir süredir tırmalıyordum sağı solu bir iş değişikliği için. Beynimin daha fazla çalışmaya şiddetle ihtiyacı var, iş çevresi değişikliğine pek fazla ihtiyacım var, kendimi gördüğüm ezik halden bir an önce çıkmaya ihtiyacım var. Aksi halde mezarımı son hız kazmaya devam edeceğim gibi gözüküyor.

Geçmişte iş yaptığınız insanların ilk ihtiyaçta akıllarına gelmek gurur okşayıcı. Okşanan gururun bedelleri de var tabii, her gün köprü çilesi, erken kalkışlar, öğlen eve gidip çamaşır serip dönememek gibi. Gerçi hangi evde yaşanacağı garanti değilken ne önemi var.

Bu ara elimi attığım her filmde ya Alzheimer ya 2. Dünya savaşı ya da Amerikan iç savaşı çıkıyor. Dün seyrettiğim dizide şansıma yine Alzheimer vardı. Motorsiklet kazası yapmış bir hasta geliyor, göğsünde do not resuscitate dövmesi. Ameliyata alınması lazım, yakınlarına ulaşamıyorlar falan filan bir sürü olayın sonunda adamda ileri safhada melun hastalığın olduğu ortaya çıkıyor ve dövmesini unutma ihtimaline karşın yaptırdığını öğreniyoruz.

Diğer bir filmde mutlu bir karı-koca. Kadın yakalanıyor bu sefer bu hastalığa. Daha aklı başında iken bir bakımevine yerleşmeyi istiyor. Bakımevinin kuralı gereği ilk bir ay yakınlarla temas yasak. Kocası çok zor geçiriyor o 1 ayı, sabırsızlıkla dolmasını bekliyor. Kavuşma günü geldiğinde kadın her şeyi iyice unutmuş halde, oradaki bir erkek hastaya bağlanmış, gözü sadece onu görüyor. Adam üzgün, ama yılmadan gitmeye devam ediyor. Kadının bağlandığı erkek hastayı karısı maddi sebeplerle alıyor bakım evinden. Geride kalan kadın her geçen gün daha fazla susuyor, bitkiye dönüşüyor. Karısını ne yapsa yaşama bağlayamayan koca sonunda gidip diğer eş ile görüşüyor kocasını tekrar bakım evine yatırması için. Kadın en sonunda kendisi ile çıkması karşılığında razı oluyor adamı bir kez ziyarete olsun götürmeye. Gerisini seyredin, tık.

Böyle sevgilerin artık kitaplara, filmlere mahkum olmasını seyrederken akıldan geçiyor yolculuk nereye sorusu bir kez daha. Sonra akla yapayalnız ölümler geliyor kapısını kimsenin çalamadığı evlerde.

The Reader, seyretmeden geçmemek gereken filmlerden. İlk aşkını kendinden epeyce büyük bir kadın ile yaşayan 16larındaki kahramanın aşık olduğu kadının Nazi olduğunu öğrenmesi ve kadının ölümüne dek giden süreci anlatıyor. Mutlaka herkes kendine göre bir şeyler çıkaracaktır filmden, benim çıkardığım hiç bir şey için çok geç değil, ama bir yaştan sonra çabalamak kendini tatmin dışında bir şey getirmiyor. Seyrederken ne kadar çok ilk okul öğretmeni olmak isteyişim ve bir çok "mantıklı" sebep ile vazgeçirilişim geldi aklıma. Bugün hala zevkle yaptığım bir işim olabilirdi... Tuesdays with Morrie yi seyrederken iz bırakabilmenin güzelliği vardı aklımda, eğer ki inandığım yoldan dönmese idim.
Vaniglia e cioccolato her şey kötü giderken, çıkmaz sokak olsa bile yinede mutlu olmak mümkün dedirtti.

Çok şey dediler ama yolculuk nereye hala bilmiyorum....

Wednesday, July 28, 2010

Yakala Bobi

Kiminizin karşı olduğu şeye o kadar yakınım ve kiminizin yakın olduğu şeye o kadar karşıyım ki… Siz de öyle… Muhalif olabilmek; bir ayrıcalık, bir sınıf belirleyici, bir şekil olmaktan çıkar mı? Gerçekten de bir gün “muhalif adam” kimliği elde etmek kaygısından sıyrılıp, gerçekten de bazı şeylere muhalif olmamızın “normal” olduğu bir doğrulamaya varabilir miyiz?

Kim ne derse desin, kendimizi ne kadar yırtarsak yırtalım; işte her birimiz “genellemeler” arasına sıkışmış ömürler törpülemiyor muyuz? Kendimizi yontma telaşımız olduğu sürece, daha bir kendimiz olacağız. Doğar doğmaz; muhtemel bir daha görsek de pek hatırlamayacağımız bir doktorun ya da ebenin; kıçımıza iki şaplak ile son civatalarını sıktığı bu kabuğu, ömrümüzün sonuna dek yonta törpüleye, içte hapis insanı aramıyor muyuz?

Bugün patron, “Yakala Bobi” dedi. “Sıkıysa yakalama, dışarıda o kadar çok Bobi var ki! En olmadı sığınaktan seçerim” edasıyla… “Ulan” dedim. “Düşsün bakalım yere, yakalamayayım, ne olacak?” Sonra daha havadayken hamleyi yaptırdı hayat…

Bobi’leşen yerlerime söve söve çürüttüğüm bir ömrün içinde, elimde törpü; kazıyorum taşı ve toprağı… Kelebek misali… Bir de Shawshank Redemption vardı. Nasıl güzel oyun çıkarmıştır orada Morgan Freeman… (Acaba soyadı sahne için mi seçildi? Araştırmadım. Araştırmayabilirim de…)

Hayatımı devam ettirmek, standartlarımı korumak ve sorumlu olduklarıma bir şeyler vermek için Bobi olmaktan başka bir çıkış var mıdır? Buradaki tek Bobi ben miyim? Yoksa burası da bir nevi Bobi Sığınma Evi mi? Yok mu la burada hiç Dino, Fifi, Fufu, Çufu?

L'uomo Che Ama / The Man Who Loves

Hızla ileri sararak güya "film seyrediyorum" ya bu aralar, dün akşam oturup bir filmi adam gibi seyrettim ilk kez uzun zamandır, ne tuhaftır ki bu sabah detayları hala kafamda.

L'uomo che ama : Seven Adam

Oooooo seyrettim dünyam değişti veya yönetmen de süpermiş arkadaş diyeceğimiz filmlerden değil, senaryo ahım şahım değil, uzun lafın kısası seyretmezseniz kaçıracağınız hiç bir şey yok. ama başladığınız an bir şey geçip gitmenizi engelliyor, takılıp kalıyorsunuz. Zap yaparken yemekteyiz programına takılmak gibi de değil, biraz daha elit.

Roberto isimli 30larının sonlarında bir eczacımız var, kardeşinin beyanatına göre daldan dala konan, giderken arkasında ne bıraktığını düşünmeyenlerden. Kardeş 20lerinin sonlarında, üniversiteyi bırakmış, part time işlerde az para kazanan, Yuri isimli bir sevgilisi olan bir gay.
Anne ve babaları artık emekli olmuşlar, aşık bir çift, göl kenarında country hayatın tadını çıkarıyorlar.

Filmde aslında 3 yaş grubunun ilişki hikayelerini seyrediyoruz. Biraz aşkı sorguluyoruz, biraz değerleri. Eski türk filmlerine seslenen bir ameliyat yaşıyoruz, ama bizdeki kadar baskın değil bu durum. Ölümün kıyısındna döndükten sonra hayatın ne kadar tatlı olduğunu da hatırlatıyor hafifçe.

Unutmadan Bellucci'de var filmde, as usual vucudunu sergiliyor. İyi ki sergiliyor, zira filmin ortalarına doğru üzerinize basan rehaveti vay be diyerek atıyorsunuz.

Bu aralar moviemax festival'de oynuyor. Denk gelirseniz seyredin.

Bir başkadır benim ülkem

2008 yılında değiştirilen Milli Eğitim Temel Kanununun 51 inci maddesi 4. ve 5. fıkraları Milli Eğitim Bakanlığına tahsisli Hazine mülkiyetindeki taşınmazların (yani devlet okulu arazilerinin) özelleştirilerek satılabilmesine imkan tanınmıştır.

Örnekleyelim hemen: Kabataş Lisesi, Galatasaray Lisesi ve Üniversitesi

Nasıl savunuyoruz bu güzide fikri? Oradan elde edilecek gelir ile ülkenin bir çok noktasında bir çok eğitim kurumu açılacak diyerek.

Biraz hin düşünelim, biraz geçmişi araştıralım. Bakalım aklımıza neler gelecek?
Biraz google kullanıp mesela vatan caddesinin filan eski fotoğraflarına bakın.
Sonra bugün okullarda neler öğretildiğine dikkat edin.
Nasıl yaşamak istediğinize bakın.
Son bir rüzgar ile toplanan askerlere göz gezdirin.

Bir de 12 Eylül 2010 referandumunu düşünün.

Alışık değiliz ama, bu aralar beynimizi geleceğimiz için çalıştıralım. Kim bilir belki????

Tuesday, July 27, 2010

Hayat & Aşk

-YORUMSUZ-

Uhde ve Ukde

Yeni gazete yazarcıkları dönem dönem bazı kelimelere sararlar.
Eskiden sözlükler vardı, bir kelimenin anlam veya yazılışında takıldık mı açar bakardık. Az bir şey de olsa zeka gerektirirdi.
Şimdi tdk.gov.tr var, tıklayıp bakacaklar. Ne kolay değil mi?
Değil tabii....

Son dönemde çokça gözüme çarptığı için yazıvereyim dedim:

Uhde: sorumluluk

Ukde: içe dert olan şey

O aradaki bir harfçik anlamı komple değiştiriyormuş.

Özellikle sabah gazetesi yazar ve editörlerinin acilen öğrenmesi gerekiyor.

Fazıl Say ve Diğer lafacan, afacan ama kifayetsiz muhteris yavşak sürüsü

Klasik müzik dinlemeseniz dahi Fazıl Say hakkında Dünya çapında yazılan, çizilen makalelere google sayesinde bakabilirsiniz.
Şuna geliyorum bu adam yavşak sıfatını kullanmasaydı da farklı birşey yazaydı zaten bunları konuşamıyor olurduk.Benim eğlenceliğim şu oldu, fikir belirtmek için kıvranan sanat camiamız beni çok eğlendiriyor gerçekten.Dünyayı geçtim Avrupa'da veya yakın komşularımızda bile bilinmeyen artiz/şarkıcı camiası laf atmak için can havliyle yarış peşinde..sormazlar mı seni takan mı var diye..
İşte en has yavşaklık işin burasında bence..Mevzu arabesk dinlemekte değil ben biliyorum ki fazıl say'da buna değinmiyor arabesklik yavşaklığı tamda bu işte.O kadar yavşaklar ki adamın lafına takılmışlar, geçin kardeşim adamın lafını, yok yüksek kültür alçak kültürü eziyormuş da, ezilen halk arabesk dinlermiş de..fasa fiso..Seni bilen yok kalkıp adamla laf yarıştırıp yavşakça kendini göstermeye çalışıyorsun..Ne okuduğun kitap var, ne yazdığın yazı var kalk sen bu adamla göt yarıştır.
Ben yemem..yiyen varsa beri gelsin...Özellikle müzisyen ve çakma müzisyen yazar tayfası burda kulvar koşusunda..varsa yoksa bize kalkıp yavşak diyemez kimse diye ahkam kesiyorlar..ya bi git be abi..

Yazasım var ama yazamıyorum

Hergün buraya birşeyler çiziktirmek maksadıyla bir önceki gün yarın şunu yazabilirim, vay bak onu yazsam bomba olur gibi manşetlerle geliyorum ama yazamıyorum.
Bence buna blogger kabızlığı desek yeridir..
Bir de yazmak isteyip de yazamadıklarım var bunlarda başka boktan sebeplerden dolayı buraya gelmiyorlar.
Baksana yine zaten yazamıyorum..bu blog olayı değil de yazmak, yazamamak,yazmaya mecali olmamak .
Belki bu satırları yazarken kendime açılış yaparım..

Bir tek annem/babam olsun bana bir şey olmaz

Annem yaklaşık 66 yaşında. Geçenlerde bir şey konuşuyorduk, ağladı arada annemi özledim diye.
Düşündüm de aslında bende özledim annemi. Sağlıklı olduğu zamanı, konuşabileceğimi bildiğim zamanı. Hatta hiç istememiş olsam da yardım edeceğini bildiğim zamanı.

Hatırlıyorum beraber birer sigara yakıp, cam önünde kahve içtikleri zamanı. Sorun varsa sessizce konuşurlardı. Sonra oturma odasındaki divanda uyurdu biraz annem, dinlenirdi orada.

Ben derdimi anlatamam oysa ona hiç. Uyuyamam da orada. Eskiden yazlıkta huzur bulurdum, uyuyabilirdim orada. Şimdi ise ne gidesim var oraya, ne de uyuyasım. Oysa en çok ben istemiştim o evi. En çok ben sevmiştim, döşerken en heyecanlı olan bendim. Hatta orada nişanlandım ben, 1 Temmuz. 24 Temmuz onların evlilik yıldönümleri. Bir kaç senedir, adam gibi kutlamadığımız, hatta benim düzenli olarak unuttuğum evlilik yıl dönümleri. Oysa eskiden hepimiz ne kadar meşgul olursak olalım giderdik. Şampanyalar patlatırdık, hep beraber mutlu olurduk.
40. seneleri idi bu sene. İyisi ve kötüsü ile, ama her zaman saygı duyup her zaman severek geçirdikleri 40 sene. Bir 10-12 sene de öncesi var ilişkilerinde. 50 yılı aşkın beraberler yani.

1 seneyi zor bitiren tüm ilişkilere inat, 50 sene...

Birer sigara yakıp, kahve koyup uzun uzun anlatasım var ilk defa, ama üzebileceğim bir annem yok artık. Biliyorum anlatsam dinler, biliyorum teselli eder, biliyorum güç verir. Ama kalan azıcık gücünü ben sömüremem artık.

Bor'un pazarı geçmiş yine, ben diğer eşeklerle beraber Niğde yolundayım.

Ben var hiç sevmemek

Sevemedim bu halimi ben.
İçiniz ne kadar ölü ise, elinizden çıkan her şeyde o kadar cansız, o kadar tatsız, o kadar manasız.

İlk pilavımı yaptığımda, boyum pek yetmiyordu tezgaha :) İlk börek yapışım, sanırım 19-20 yaşlarında. İlk kekimi 11-12 yaşlarında iken yapmıştım.
Poğaça yapmayı hiç beceremedim ben. Hep garip oldular, hiç bir tarif, hiç bir fırın, hiç bir püf noktası ile olmadı olmadı.
Aman o da eksik olsun deyiverdim, geçti.

Cuma günü yine mutfağa giresim geldi, eve girmeden alışveriş yaptım biraz. Sıcağa inat girdim mutfağa. Aynı geçen sene bu zamanlar gibi, mutlu olduğuma inanamaz olduğum günler gibi. Tek fark bu sefer mutlu değilim, olmadığıma inanamıyorum bile. Sonra düşündüm, kaç pms geçirdim diye. En az o kadar hakkı vardı başkalarınında bana hayatı zehretmeye. Olsun dedim, pişirmeye devam ettim. Bir tencere kuru sebzelerden dolma, bir tavuklu patatesli börek. Oh ikiside güzel oldu. Bir güven geldi sonra, hadi dedim bir de kek yapayım, düzeliyor bak her şey dedim hatta kendime.

Olmadı ama o kekler. Birincisinde üstü yandı. İkincisinde altları. Her zamanki tarif, her zamanki ısı. Olmadı bir türlü. İnat ettim gerçi, yapacağım yine. Doğru ısıyı, doğru tadı, doğru karışımı bulana dek denemeye devam edeceğim.

Dün de tavuklu pilav yaptım mesela, elim onun tadını kaybetmemiş sanki ya da bana öyle geliyor, bilmem ki.

Bugün hindi ve püre yapacağım. Eskisi gibi olur mu tadı bilmem, denemeden bilemem zaten değil mi? Ayrıca muhallebi yapmak istiyorum. Muhallebiyi hep anneannem pişirirdi. Benim sevdiğim gibi, bol şekerli. Dibini ben sıyırdım hep, o bir lokmacık dibin ılık tadını vermez ki hiç bir şey. Acaba yine aynı tadı verecek mi? Denemek lazım değil mi? Denemeden bilemem ki.

Bir sürü film seyrettim yine hızla ileri sara sara, adları bile gelmiyor aklıma. Dün mesela yargılanan bir kadın SS subayı vardı, sonra resme meraklı öksüz bir kız ile ilgili bir film, bomboş kafam, ayrıntılar yok.
İki tane çöpe atmalık kitap okudum mesela, biri twilight, diğerinin adını bile hatırlamıyorum. Yine periler, yaratıklar, mahkemeler olan bir kitap. 450 sayfadan hiç mi bir şey kalmaz akılda? Kalmamış işte.

Tarçın kendini aşmak ile meşgul, en son gidip patisi ile digitürkü kapadı ya, nutkumun tutulduğu andı. Salonun kapısı kapalı iken, şayet dışarı çıkmak istiyorsa önce gidip kapının önünde sessiz duruyor, sonra bir tur atıp iki mırk, kapı hala açılmadı ise, tv nin sehpasına çıkıp ekranı kapatıyor. Demek tüm vakit bomboş bir ekrana bakmak ile geçiyor.

Aklım yüzmekte, ama spor salonunun kapalı kıç kadar havuzunda değil. Sıcak ve dalgasız bir denizde, uzun uzun, karayı gözden kaybedene dek yüzmekte. Bütün itişlere inat, su çeker ya insanı içine, o hisse ihtiyacım var. Kollarım bitene dek, ayaklarımın bir çırpışa daha hali kalmayana dek. Sonra sırt üstü bırakacağım kendimi, güneş ısıtıcak, kafam bomboş olacak.

"senin için değerli miyim? yani hayatında bu kadar insan var, ben de aralarından biri miyim? nerden çıktı diye sorma. belki biraz pohpohlanmaya ihtiyacım var" "ama kimin için değerli olduysam hep dışarda kaldım biliyor musun? nasılsa o orda diyerek"
Fil gibi olmak çok kötü, her şeyi hatırlıyorsun sonra, sana verilen her sözü, her acıyı, her tatlıyı.
Nasıl olsa bende hep buradayım değil mi? Dışarıda kalsam ne olur ki? Bunu da yaşatmak lazımdı, hep yaşayan olmaz ya insan, bazen punduna getirip intikam almak gerekir hayattan.

Diyorum ya, ben var hiç sevmemek kendimi bu aralar...



Friday, July 23, 2010

İstatistik

İnsanın yapacak fazla işi olmayınca ya da hadi dürüst olalım canı pek bir şey yapmak istemeyince abukluklara sarar.

Benim bu haftaki sardığım günde acaba kaç cümle kuruyorum oldu. Ne kadar konuşuyorum, ne kadar iletişim halindeyim.

Bu hafta merhaba, günaydın, iyi geceler dahil olmak üzere günde 30-35 cümleyi geçemedim.
Beynimden geçen cümle sayısına inat, yazıya döktüklerime inat ağzımı açmıyorum.

Hiç bir zaman o şen şakrak durmadan konuşan kadınlardan olmadım ama iş-güç vs derken daha çok cümle kurardım. İşin güzel tarafı fazla konuşan da duymuyorum. Dilsiz veya sağır olsam muhtemelen pek zorluk çekmeyeceğim bu aralar :)

Konuşmaktan, anlatmaktan bitap düştüğüm günler, yıllar geldi geçti aklımdan az evvel. Telefon çalmasın diye dualar ettiğim zamanlar. Günün sonunda çenemin ağrıdığı zamanlar.
Şükrettim.

Cumalar ve Tuhaflıklar

Ne garip gün şu Cuma. Sanıyorsun ki hafta sonu geliyor ya, her şey harika olacak.

Sabah açılışı anne telefonu ile yaptım.
Bursa'da bir arkadaşları var annemlerin. Annem nişanlanır, babamı askere gönderir. Tesadüf bu ya yeni tayin olduğu şubede bir arkadaşı olur, onun da nişanlısı askerdedir. İki nişanlının askerleri hem aynı birliğe düşmüşler, hem de çok iyi arkadaş olmuşlar. O gün bugün arkadaşlıkları sürer. Sadece arkadaşlık değil, kelimenin tam anlamı ile dostluk. Diğer çiftin erkeği bir kaç senedir alzheimer ile boğuşuyordu. Dün gece ölmüş. Bana haber vermeden, Bursa'ya yola çıkmışlar sabah. Babamın bacağında bir problem var, beklemeyen anlarda pat diye şişiyor ve hareketi imkansız hale getiriyor, annem desen beyin damarlarında kireçlenme aldı başını gitti, başı dönmeden, düşmeden bir şey yapamaz halde. Tevekkülü öğrendiğim an bu sabah oldu. Eczaneye koşup alınan bir insidon eşliğinde tabii.

Ofise geldim sonra. Sıcaklar sebebi ile bir iki haftadır çok az şey yiyebiliyorum. Sabah mutad tartılma faslımda gördüm ki geçen sene bu tarihe oranla tam 20 kiloyu vermişim. Eski ve normal halime 10 kilo kalmış. Aferin dedim kendime. Neyse, bu yemek yiyeme durumu başıma bela olmasın diye zorla bir şeyler yemeye çalışıyorum, bir kaç sabahtır buradaki bir lokantanın omletleri pek hoşuma gitmeye başladı. Sabah arayıp rica ettim yine ve dedim ki "lütfen çok ekmek göndermeyin, 2 dilim yeter, ziyan oluyor". Bir tam ekmek eşliğinde geldi omlet. Evet sahipleri Karadenizli.

2-3 haftadır 8 aydır hiç aksatmadan gittiğim sporu yapamaz oldum. Yürüyüş bantlarından nefret eden bünyem cardio dersleri ile açığını kapatıp, pilatesti, crunch dersleriydi derken ağırlığını da çalışıp bir halta benziyordu. cin fikirli tesis sorumlusu, aklına esince yaz dönemi boyunca 5 kişi altına ders yapmam, izne çıkan hocanın yerine başka hocaya ders yaptırmam deyince tam tabir ile ben g.t gibi kaldım. Cumartesi gidip ramazan sonuna dek üyeliğimi donduracağım. Bari günlerim heba olmasın.

Elimde 2 aydır sürünen bir iş var, popomu kırıp otursam 4 saate kalmaz bitecek. Neden ise inatla yapmadım, yumurta kapıda. Bugün son gün.

Tarçın ayrı bir alem. Dünyanın en romantik, en anlayışlı kedisi. Baktı bende keyif yok, kıvrılıyor geceleri yanıma, sadece değiyor patisi ile, ne üzerime çıkma, ne bir yaramazlık. Sadece okşuyor kolumu, sabahları da uyandırmıyor. Sabah erkenden gözlerim açıldı, aldım romantik ayuyu koynuma, seviştik biraz, göbeğini sevdim, kulak arkalarını kaşıdım. Öğlen evde yine bir yarım saatlik seans yapayım kendisine.

Bu aralar ne doğru dürüst film seyredebiliyorum ne de dizi. Hepsini kaydedip, sonra hızlı sararak göz gezdiriyorum. Ne bir şey kaçırmak istiyorum, ne de kafamı vermek. Kitaplarım da öyle. Hep kafamı meşgul etmeyecek, gayet light okumalarda gözüm. Dün gece Tea with Mussolini'yi seyrettim ama. Cher'i özlediğimi fark ettim, sanırım içimde saklı bir gay adam var.

bunu okurken kendi çocukluğum sanki dedim. Babam da iyi bir yüzücü idi. Bana hiç kolluk kullandırmadı. Ne zaman stil öğrendiğimi hatırlamıyorum bile. 13-14 yaşlarında hoşlandığım bir çocuk vardı, yüzüşünü gördükten sonra hemen unuttuğumu anımsıyorum :)



Şimdi nihayet aradım, başınız sağ olsun demek kadar zor gelen hiç bir şey yok galiba. Boş laflar, boş teselliler. Dağ gibi bir adamın kimseyi tanımaması, yatağa bağlı kalması, kocasın aşık bir kadının bunu seyretmesi, çabalaması... Ölüm iyi mi, yoksa kayıp mı bu durumda?
Ölmek korkutmuyor beni, nasıl öleceğimi merak ediyorum lakin. Umarım kimseye zahmet vermem ölürken, acı çekilir. Acınız en arttığında verirler morfini, rahatlarsınız. ama size bakanlar, sizi seyredenler? Onların uyuşma şansları yoktur. Sizin için hep dik durmak zorunda kalırlar.

Bu da böyle bir cuma işte :)
Şu dört saat kapanayım artık, bitsin bu peşimdeki kuyruklu iş.


Thursday, July 22, 2010

Christopher Nolan 'ın son alamet-i harikası : Inception / Başlangıç

Christopher Nolan'ı ilk yönettiği filmiyle (Memento) ile tanımıştım, özellikle kurgulayış biçimine hayran kalıp sonraki filmleri olan Insomnia,Batman Begins, Prestige, Batman Dark Knight sonrasında iyice hasta olmuştum.
Inception yani Başlangıç yine akıl zorlayıcı bir hikaye,
Dom Cobb (Leonardo DiCaprio) çok yetenekli bir hırsızdır. Uzmanlık alanı, zihnin en savunmasız olduğu rüya görme anında, bilinçaltının derinliklerindeki değerli sırları çekip çıkarmak ve onları çalmaktır. Cobb’un bu ender mahareti, onu kurumsal casusluğun tehlikeli yeni dünyasında aranan bir oyuncu yapmıştır. Ancak, aynı zamanda bu durum onu uluslararası bir kaçak yapmış ve sevdiği herşeye malolmuştur. Cobb’a içinde bulunduğu durumdan kurtulmasını sağlayacak bir fırsat sunulur. Ona hayatını geri verebilecek son bir iş; tabi eğer imkansız “başlangıç”ı tamamlayabilirse. Mükemmel soygun yerine, Cobb ve takımındaki profesyoneller bu sefer tam tersini yapmak zorundadır; görevleri bir fikri çalmak değil onu yerleştirmektir. Eğer başarırlarsa, mükemmel suç bu olacaktır. Ama ne dikkatle yapılan planlamalar, ne de uzmanlıkları, onları, her hareketlerini önceden tahmin ettiği anlaşılan tehlikeli düşmanlarına karşı hazırlıklı kılabilir. Bu, gelişini sadece Cobb’un görebildiği bir düşmandır.
Bu yazıyı yazarken Hans Zimmer'in film için hazırladığı soundtrack'i dinliyorum da..Film bana inanılmaz geliyor.Haftaya ilk gece seansında olacağım..
Sanırım Leonardo DiCaprio'da şahane olacaktır film için...
Ya aklınız bir cinayet mahalli olursa ? 
Edit:
Filmi 30/7 Cuma akşamı gördüm, gördüklerimi yazmayacağım ama iyi filmi seyretmenin o lezzetini aldım.Filmi sinemada görmenin de zevkini aldım.Neticesinde fragmanda yanıldığım bir kaç unsur vardı ona da şaşırdım.Nolan iyi iş çıkarmış, tadıyla görmeniz gereken iyi bir film.