Thursday, September 30, 2010

İş Yeri Adabı

Evimiz kendi alanımız, ister pis, ister dağınık.
ancak kişiyi bağlar.
Lakin iş yerleri, ofisler umuma açık yerler, paylaşılan alanlar.
Derli toplu, düzenli ve temiz durmak zorunda.
Çok feci dosya yaparım mesela ben, her detay içindedir, kapakta neyi nerede bulacağınıza dair bir özet bulunur. Neden? Çünkü hastalanabilirim, ölebilirim, dışarıda olup ofisten bir şey istemek durumunda olabilirim, zükerim la bu işi deyip çekip gitmek isteyebilirim... Arkamdan kimse küfretmemeli, her aradığını da bulabilmeli.
Hepsinin üzerine bir de ben bir ofise girdiğimde ortalık bok gibi ise, kendi kıçlarını toplayamayan adamlar benim işimi nasıl kıvırırlar diye bir düşünürüm doğrusu.

bir kaç gündür, hem işlerimi yetiştirmeye çalışıp, hem de ofiste düzeni kurmaya çalışıyorum. İşler iyice yığılmadan düzeni sağlamak lazım ki bir şey aradığımda diğerleri gibi yığın karıştırmak yerine, elimi attığımda bulabilir olayım. Atılacak çıkanları söylüyorum:
- 3 büyük koli kağıt geri dönüşüme
- 2 büyük koli plastik geri dönüşüme
- 3 büyük koli kumaş artığı
- 1 koli yardım kurumuna giysi
- 1 büyük siyah çöp poşeti giysi kardeşe
- 1 büyük çöp poşeti giysi dükkandaki çocuklara
- 1 büyük koli kağıt, tekrar kullanmak üzere yazıcı yanına
- Tüm firma dosyalarını tekrar gözden geçirip düzenleyince 3 büyük klasör dolusu poşet dosya
- 2 klasör dolusu kağıt ayraç
- 2 kase dolusu ataş

yer 2 katlı, benim olduğum katta sadece 3 kişiyiz ve çıkanlar bunlar.
yukarı katı düşünmek istemiyorum. patron baktı ben dellendim, boya da yapalım mı deyince, dedim hemen. Haftaya boyacılar giriyor. Haftada 2 kez ofise kadın gelirken, fayanslar mutfak yağ içinde. Dedim kadına bir fırça kayabilir miyim? Eveti alınca, onları kazıttım kadına. Elinde tek bez her yeri siliyor kadın, hem masalar, hem banyo... aklım yerinden oynama raddesine geldi. İlk iş elindeki bezi atıp farklı renklerdeki bezleri verdim eline, bir kağıda da hangi renk hangi iş için yazdım, bir yandan işimi yapıp, yan gözle kadını kesiyorum.
Dip köşe her yer elden geçiyor. bilgisayar kasaları tozdan kat çıkmış üzerine.

Ve en komiği, ortalık bu halde iken, ay sigarayı x balkonda içsek koku gelmese içeri denmesi oldu. Kahkahayı koyvermişim artık. Dedim pisliğin kokusu gelmiyor mu allah aşkına burnunuza? Tozdan nerede ise birbirimizi göremeyeceğiz, önce şunu halledelim, sonra karar verirsiniz bir köşeye, ben içerim orada, sorun değil, gerekirse içmem de. Ses yok.
En acıklısı tüm ofisler kadın dolu, bir tek patron erkek. Ve pislik bu derecede...
Tamam iş tekstil, mutlaka tozumuz başkalarından farklı, arşiv yükü başkalarından farklı.
ama az bir düzen ile hal oluyor her şey.

Showroomda yerde klasörler... yukarıda atıl bir raflar buldum, şansa showroom takımı ile bir renk, getirttim aşağı, tüm klasörleri sildirdim. aksesuar klasörleri kurtuldu yerden, kartela halinde olmayan kumaşlar abuk naylon poşetlerle yerde, lan 3 kutu işi halleder. Aldım patrondan parayı, gittim ikeaya, 3 kutu hop içine kumaşlar, onları da raflara, bitti gitti.
Adam durup durup bizim showrooma iniyor aaa ne güzel oldu diye.

Nasıl işe şortla gelemiyorsam, sakız çiğneyemiyorsak, ayaklarımızı masaya uzatmıyorsak düzen de uymamız gereken konulardan biri. Kaldı ki günde 12 saatten fazla ofisteyiz.
Leş bir yerde bu kadar saatimi geçirmek istemiyorum.
Düzeni kurdum kurmasına, bakalım düzeni yaşatmak mümkün olacak mı?

Aslan yattığı yerden belli değil mi?
Prenses olup elimizi bir yere değdirmeyince adam olmuyoruz :))

Monday, September 27, 2010

Nasıl yemek pişirmeli? 2

Tembel işi lezzetli yemek zamanı bugün.

Kasaba gidiyoruz, rostoluk etimizi talep ediyoruz ve fileye koymasını rica ediyoruz.
Niye fileye koysun diyoruz? aksi takdirde et pişerken şekli şemali kayar. Sofraya şık koyacağız.

Geldik eve, filenin üzerinden bir kaç yerden ete bıçak saplıyoruz.
Evde varsa taze biberiye ne ala, yoksa bir zahmet markete uzanıverin.
sarımsakları soyun
tane karabiber
tuz
zeytinyağı
kırmızı biber
kırmızı soğan


borcama eti koyun, üzerine zeytinyağını dökün, tuzlayın
elinizle ovalayın
ete açtığınız deliklerden sarımsak ve biberiyeleri sokun
tavanızı ısıtın
eti mühürleyin, yani ısınmış tavaya atın, her yanını kahveleşinceye kadar pişirin ki etin suyu içinde kalsın

sonra alın geriye borcama eti
kırmızı biberleri iri iri doğrayın
kırmızı soğanları 3-4 parçaya bölün
atın etin çevresine
bunlara da karabiber, tuz dökün
açın fırını 200 dereceye
ısındı mı? atın eti
45 - 50 dakika sonra çıkarın fırından

suyu içinde, içi pespembe ama tam pişmiş etiniz hazır
yanına bir püre veya pilav , bir salata
işlem tamam...

Sunday, September 26, 2010

Böyle Singapur'u ben...

Öyle ya da böyle hayat devam ediyor, insan zamanla dönüyor alışkanlıklarına.
Yalnız da seyretsem yarışı adet olmuş ya yarış öncesi özel bir şey pişirmek, baktım dikiş yerleri acımıyor fazla hadi dedim gir mutfağa. Kek vardı gündemimde teeee ne zamandır. Pofur pofur keklerim kabarmaz olduydu. fırınmış sorun gerçekten, ayak üstü çırpıp attığım kabardı da kabardı. vişneli kakaolu yaptım bu kez. ekşi tatları çeker oldu canım, ama az şeker de ister oldum. vişne ilaç oldu bu duruma.

İçerideki dışarıdaki işlerimi sabah erken kalkıp hallettim, kekim pişti, colam soğudu, keyifle yarış seyretmeye müsait her durum. Ama olmayınca olmuyor işte, bu seferde yarış pek tatsız geçti.
Tek heyecan Webber- Hamilton oldu. Sempatimiz Button sebebi ile McLaren'e, yalan yok :)
Ama alışkanlıktan işte Hamilton'a da değer veririz, bokton durumlarına, hırsına yenilip yaptıklarında zarar gördüğünde üzülürüz. Kafasını kullanmalı insan değil mi efendim? Webber'in bu sene şampiyonluk için babası çıksa yola biçeceğini bilirken daha temkinli olmalı kişi. Üşendim pozisyonu geri alıp seyretmeye, nasıl olsa hakemler kurulu verecek kararı, ne görsem boş. McLaren'in elinde Hamilton gibi bir yetenek varken, puanları temkinli Button'dan alması ayrı bir komedi. Adam ne araca zarar veriyor, ne gereksiz riske giriyor.
Bu sene sanırım kontrol panelleri ucuzladı, kaza yapan fırlatıyor yere, Hamilton'da eksik kalmadı tabii. Şık hareket tamam, lafım yok. ama para be hocam, çok para hemide.

Karaktersiz, heyecansız yarışa bir renk oldu Webber-Hamilton case'i.
Son dakika Kovalainen yaktı arabayı, ahım şahım heyecan yapamadı bittabi.

Benim gibi ruhsuz, tatsız bir yarış oldu.
Hadi ben hormonları kaybettim, normal çökmem; yarışa ne oluyor arkadaş? Tamam o da canlı organizma ama bu kadar da deel be...



Thursday, September 23, 2010

Avrupa Kültür Başkenti projesi dahilinde Ekim seçkileri

Evet Türkiye..
Kültürel Başkent İstanbul'daki etkinlik tarihleri alttaki gibidir..
1 Ekim- Dayak Kolektif Seçkisi
2 Ekim-Dayak Cennetten Çıkmadır-çakma tablo sergisi
3 Ekim-Şu Dayak dedikleri...isimli Tiyatro
4 Ekim-Dayak Dayağa baka baka atılır hikayeleri
5 Ekim- Dayak attıkça suratta gül biter retrospektif
vs. vs.vs...
Artıran var mı ?

Wednesday, September 22, 2010

Allianoi

CARESIZ BAKANA TAVSIYELER


Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, 18 Eylül 2010 tarihinde Allianoi ile ilgili bir açıklama yapmıştır. Yaptığı açıklamada “ İçinde bulunduğu çaresizliği insanların anlamasını” rica etmiştir.
Sayın Bakanın çaresizliği içler acısı durumdadır. Bu çaresizliğinin arkasında basiretsizliği vardır. Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Günay, eğer basiretli olup dur diyebilseydi, bu hem onun hem de halkın zaferi olacaktı. Sayın Bakan, henüz dava süreci devam ederken, tüm bilim çevreleri ve hatta Allianoi kazısı Bilimsel Heyet Başkanı uygulamanın bilim dışı olduğunu söylerken, bir ilçe belediye başkanına dur diyemediği için basiretsiz ve çaresiz duruma düşmüştür.
Sayın Bakan, 12 yıldır yapılan kazılara ve verilen emeğe hiç mi saygınız yok?Engelleyemediniz Sayın Bakan, içinde bulunduğunuz iktidar binlerce yıllık tarihi bir gün içinde yere gömdü, yapma diyemediniz. Sus dediler değil mi Sayın Bakan? Görme ve konuşma dediler. Bu yüzden çaresizsiniz.
Üzerinde fotoğraf çektirdiğiniz tarihi kent beton atılarak yere gömüldü Sayın Bakan. Sizin göreviniz o tarihi eserleri korumakken siz iktidarınızı korudunuz.
Sayın Bakan size bir tavsiyemiz var. Daha fazla çaresiz kalmayın, tüm dünyanın kültürel mirasına ve insanlığın geçmişine saygı duymuyorsanız bile kendi geçmişinize saygı duyun. İstifa edin, sizin için tek çare istifa etmektir. Çaresizliğinizi bir tek bu yolla giderebilirsiniz.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası
Yönetim Kurulu

Perdere L'amore

E adesso che rimane
Di tutto il tempo insieme
Una donna troppo sola
Che ancora ti vuol bene

Şaka gibi, sene 88...

e adesso andate via
voglio restare solo
con la malinconia
volare nel suo cielo
non chiesi mai chi eri
perchè scegliesti me
me che fino a ieri
credevo fossi un re
perdere l'amore
quando si fa sera
quando tra i capelli
un po' di argento li colora
rischi di impazzire
può scoppiarti il cuore
perdere una donna
e avere voglia di morire
lasciami gridare
rinnegare il cielo
prendere a sassate
tutti i sogni ancora in volo
li farò cadere ad uno ad uno
spezzerò le ali del destino
e ti avrò vicino
comunque ti capisco
e ammetto che sbagliavo
facevo le tue scelte
chissà che pretendevo
e adesso che rimane
di tutto il tempo insieme
una donna troppa sola
che ancora ti vuol bene
perdere l'amore
quando si fa sera
quando sopra il viso
c'è una ruga che non c'era
provi a ragionare
fai l'indifferente
fino a che ti accorgi
che non sei servito a niente
e vorresti urlare
soffocare il cielo
sbattere la testa
mille volte contro il muro
respirare forte il suo cuscino
dire è tutta colpa del destino
se non ti ho vicino
perdere l'amore
maledetta sera
che raccoglie i cocci
di una vita immaginaria
pensi che domani giorno nuovo
ma ripeti non me l'aspettavo
non me l'aspettavo...
prendere a sassate
tutti i sogni ancora in volo
li farò cadere ad uno ad uno
spezzerò le ali del destino
e ti avrò vicino
perdere l’amore

Boktan be yaw...

yarım yamalak gülmek
hatırlamak
boş bulunmak
haklı çıkmak
konuşacak bir şey bulamamak
ex'e çıkmak ama bir türlü tıbbi ex olamamak
hep eksik kalmak
öfkeden göz dönerken özlemek
tercümesi bitecek 21 dosya daha varken beyine üşüşenlerle baş edememek
cumadan beri bitmeyen ağrı
cumadan beri ağzımdan çıkmayan yanık kokusu
sigaranın bile arkadaş olamaması
isyan etmek yerine susmak

Google ve Dr. Evil bileşkesi..muhahahaha muhahahaha muahahahaha

Sevgili okuyucu...hala şanslıyım tuşuna basmakta ısrar ediyor musun ?
Ben senin yerinde olsam sorgulardım, ne halt yemeye o tuşa basıyorum diye..Gecenin köründe pek eğlendim yahu..
Muhahahaha...Muhahahaha...Muahahahahaha

Samimiyetin tek dişi kaldı mı?

Demokrasi: Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu yönetim biçimi, azınlık çoğunluk demeden her bireyin haklarının korunduğu biçim.

Özgürlük: Engellenmemiş, zorlanmamış olma hali

İç içe 2 kavram. Elimizde oldukça az olan, gün geçtikçe daha da az olan kavram.
Daha yeni bir referandumdan geçtik, şahsen ben başbakana göre hainlerden biri idim, zira 90larını geçmiş adamların yargılanmasında akla yakın bir nokta bulamadım. Geleceğimi düşündüğümde, hazırlanan paketi bana boş vaatle satma çalışmalarını izlediğimde aklım fikrim evete gidemedi.
Tophane'de 8 sene okudum ben. Orospusu, uyuşturucu satıcısı, öğrencisi, öğretmeni, esnafı, türkü, rumu, ermenisi, kapalısı, açığı, fenerlisi, beşiktaşlısı... Korkarak gitmedim okuluma ben, çevrede korkarak dolaşmadım.

40ıma geldim, ilk defa yanıma biber gazı almayı düşünür hale geldim, arabaya tekrar beyzbol sopasını indirdim.

79larda, başka topraklarda şeriat diye açıkça söylenerek geldi. Bugün başka kılıflarla satılmaya çalışılıyor benzer projeler. 79'larda basılan sinemalardı, dün gece sanat galerileri. 79'da devrim mahkemeleri vardı, bugün destan adlı mahkeme süreçleri. 79'da sakal vardı, bugün badem bıyık. 79'da ordu bizim kardeşimiz diyenler vardı, bugün liberallik maskeleri altında ordu tu kaka. Gerçi neden tu kaka diyorlar onu da bilmiyorum, zira bildiğimiz dini sadece şahsi olarak içlerinde yaşayan askerlerin sayısı çok çok azaldı.
Özgürlüğü teklif eden şeytansa durup düşünmek gerekirken, çoğunluk gözü kapalı gitti. Kimi para-yardım için, kimi inanmayı tercih ederek.

Dün geceyi münferit olay kapsamında aklayacaklardır mutlaka, ama daha 4 gün önce ben bir hastahanede bizzat yaşadım durumu. O münferit olaylar soldan soldan geliyorlar zaten üzerime.

Monday, September 20, 2010

Coldplay - God Put A Smile Upon Your Face

Evet sevgili Blog sakinleri ve şarkıyı google'layıp gelenler (those whom searched and landed via google hi there) gecenin şarkısını seçip yerleştirdim afedersiniz (g'nite then)
Tanrı hepinizin suratına gülücük yerleştirsin..amin..

Where do we go nobody knows
I’ve gotta’ say I’m on my way down
God give me style and give me grace
God put a smile upon my face

Where do we go to draw the line
I’ve gotta’ say I’ve wasted all your time, honey honey
Where do I go to fall from grace
God put a smile upon your face, yeah

Now when you work it out I’m worse than you
Yeah when you work it out I want it too
Now when you work out where to draw the line
Your guess is as good as mine

Where do we go nobody knows
Don’t ever say you’re on your way down, when
God gave you style and gave you grace
And put a smile upon your face, oh yeah

Now when you work it out I’m worse than you
Yeah when you work it out I want it too
Now when you work out where to draw the line
Your guess is as good as mine

It’s as good as mine
It’s as good as mine
It’s as good as mine
Na nana nana, Na nana nana
As good as mine
As good as mine
As good as mine
As good as mine

Where do we go nobody knows
Don’t ever say you’re on your way down, when
God gave you style and gave you grace
And put a smile upon your face

Sunday, September 19, 2010

Nasıl yemek pişirmeli? 1

Gurme dedik ama, işin temelinden başlamak lazım...
Yemek neden lezzetsiz olur?
Acemiyim, aman ilk defa yaptım gibi bahaneler boştur, hiç ardına saklanmayınız.
biraz araştırarak, biraz okuyarak, biraz lezzetli yemek yapanlardan sorarak gayet güzel yemekler yaparsınız.

1. İyi malzeme,iyi sonuç verir.
2. İyi yağ eşittir iyi yemek.
3. yemek suyu boca ederek pişirilmez.
4. Baharatlar dosttur.

Önce bunları kafamıza yerleştirelim.

Şimdi, dünya mutfaklarına, aşçıların tekniklerine göz gezdirdiğinizde görürsünüz ki hiçbiri yemeği suya boğarak pişirmez.
Her yemek için malzemeleri kesme stilleri vardır, bunu sadece hava atmak için yapmazlar.

Önce kendi yemeklerimize bakalım. En basitinden başlayalım. Patates yemeği pişirelim.
Neler lazım bize:
patates
soğan
avuç içi kadar kıyma
sivri biber
salça
tuz
karabiber
kırmızı biber

önce kıymamızı bir tavaya aldık. yağ koymadan kavurduk. diğer taraftan tenceremize tereyağ veya zeytinyağımızı koyduk. yağ ısınırken soğanımızı kesmeye başladık. soğanı rondoda çekerseniz bilin ki çok su salacak, ay gibi doğrayıp tuzla ovup yıkayıp kullanırsanız tadı daha tatlı olacak, küp küp keserseniz yemeğin içinde kaybolacak.
Şahsi tercihim kuru soğandan ziyade beyaz soğan her zaman, piyazlık doğrayıp tuzla ovup yıkamak. her yapışınızda soğanı farklı doğrayıp lezzetteki farkı çok rahat yakalarsınız, evet rondoda soğanı bıztlamak çok pratik, ben de yapıyorum bunu. ama zamanım varsa fazladan 5 dakika lezzeti tercih ediyorum.
soğanımızı kavurduk, incecik doğradığımız sivriyi de atıp kavurdukkıymayı tavadan alıp tencerimize attık ve karıştırdık. patatesleri ister halka kesin ister küp, göz zevkinize kalmış. Benim tercihim büyükçe küpler, yumruk kadar bir patatesi genelde 6ya bölerim.
patatesi de malzemelerle kavururum ben biraz. Sonra bir bardak suya bir çorba kaşığı salça katıp karıştırırım iyice salça eriyene dek. tencereye ilave eder, altını iyice kısar, yavaş yavaş pişmesini beklerim. Piştiğinde hafif suyu kalır,çorba gibi olmaz. Neticede patatese suyun tadı yerine diğer malzemelerin tadı işler.
Unutmayın her sebzenin öz suyu vardır zaten ve ısıyı yedikçe salar suyunu zaten.
Yemek mi pişiriyorsunuz, yoksa çorba mı yapıyorsunuz önce buna karar verin.

Bir de zeytinyağlı yapalım mesela, mevsimi bitmeden taze fasulye.
Kılçık ayıklanmadan fasulye pişirilmez, asla bu riski almayın. eğer bıçakla alırken benim gibi fazla traşlayalanlardansanız alın 1 milyona patates soyuculardan:


fasulyenin başlarını kesin, her iki yanını bu aletle bzıt diye alın, kesin boydan ikiye, bitti gitti işte, yarım kilo fasulyeyi ayıklamak maksimum 15 dakikanızı alır, hiç çok zaman demeyin.

soldaki biraz çorba kıvamlı, ama yine de eminim tadı daha güzel. Hamburger yemiyorsanız ağzınıza büyük şeyler sokmanıza gerek yok.
Size iki opsiyon:soğan sarımsak ve domatesleri rondaya atıp bıztlayınveyasoğanı ay doğrayın, rondodan sadece domates ve sarımsağı geçirin.
tencereye iyi kalite zeytinyağınızı dökün, adı üzerinde zeytinyağlı bu. Mısır yağı, ay çiçek yağı vs ile pişmez.fasulyelerinizi koyun, soğan-sarımsak-domates karışımınızı dökün, tuz ilave edin, ben yarım kilo fasulyeye 2 büyük soğan-3 büyük diş sarımsak, 2 veya 3 büyük domates koyarım. en son 4 adet kesme şeker veya bir buçuk tatlı kaşığı toz şeker. evde esmer şeker varsa tercih edin.
hiç su koymadan, kısık ateşte, 45 dakika 1 saat arası pişirin.Zeytinyağlıları giritli kayınvalidemden öğrendiğim şekilde yaparım hep, işin piri onlar...
Zeytinyağlıya salça girmez!!!!! kutudaki domates püreli girmez!!!

Basit bir iki kuralla yemek yapmak hem kolay, hem lezzet garanti.

Pilim bitmeden bir de etli biber dolması yapalım.

250 gr kıyma
bir çay bardağı pirinç
yarım demet maydanoz
tuz 1 tatlı kaşığı
karabiber 1 tatlı kaşığı
1 domates
1 tatlı kaşığı salça
2 büyük soğan
3 diş sarımsak

biber dolması annemin ve benim kaytarma yemeğimiz. Canımız fazla iş yapmak istemediğinde, ama yemek yapmakta şart ise hemen 5 dakikada koyup ocağa atıp keyif yaptığımız yemek.
İşin triğini veriyorum, kasaptan veya migrostan kemik alın. Tencerenin dibine döşeyin. Artık yemeğe yağ koymanıza gerek yok. size maliyeti yaklaşık 1 lira olacak.

diyelim annem gibi iyisini buldu mu bolca dolmalık biber alıp deep freeze atanlardansınız, sizin yemeğe su koymanıza gerek yok. diğerleri 1,5çay bardağını geçirmeyeceksiniz.

Robota soğanı sarımsağı domatesi yarım demet maydanozu ve salçayı atın. Sadece maydanozu atmadan önce iri iri bir bıçaklayın ki robotun bıçağına dolanıp oldugu gibi kalmasın, kesilebilsin.
Kıymaya ilave edin, pirinci yıkayıp koyun, tuz karabiber ve karıştırın. doldurun şimdi biberleri, pirinçlerin piştikçe şişeceğini unutmayın ve biraz boşluk bırakın tepede, tıkış tıkış doldurmayın. soyarken düzgün kesti iseniz, biberin kendi kapağını, yok mahvettiyseniz domatesten kapak yapıverin.

dizin tencereye kemiklerin üzerine, maksimum 1,5 çay bardağı su. yine kısık ateşte yaklaşık 45 dakika - 1 saat.
üşenmezseniz servisten önce fırınlayın biraz, iyice çeksin suyunu.

Söylemekten bıkmadım, bıkmayacağım: Knorr, maggi veya dr oetkeri zengin edip, kendinizi zehirlemenize gerek yok. Baharat cennetinde yaşıyoruz, lezzet için hiç bir şeye ihtiyacınız yok. Yemeklere ilave ettiğiniz o aptal bulyonlar yerine migrosta dahi bulacağınız kemikler işinizi görür.

Beşamel sos yapmak dünyanın en zor işi değildir, kendinizi çocuklarınızı zehirlemeyin.
Kek yapmak için o aptal karışımlara ihtiyacınız yok.
İçeriği koruyucu dolu malzemelerle kazandığınızı zannettiğiniz lezzet sizin vucudunuzu, çocuklarınızı vucudunu mahvetmekten başka bir işe yaramıyor. Hayatınızı bu kadar ucuza satmayın.

Yoruldum şimdi, sonra başka yemeklerle devam ederiz. Daha börek yapacağız, kek yapacağız...
Ayıptır söylemesi ben bugün ellerimin şişi gitsin diye hem bol su hem hareket peşindeydim.
Yaprak sardım, dibinde kemiklerle pişti, mis gibi kokuyor. gidip sarımsaklı yoğurdumu yapayım ve azıcık mideme indireyim.

bu arada hepiniz formalarınızı giyin, bugün maç var.
kartalımdan gol bekliyoruz, kediler evde formalarını giydiler, ben bile siyah beyaz gecelik giydim :)
kartal gol gol gol
kartal gol gol gol
Dün maratonda aptal halk oylamasında çıkan 40% fener alır diyenleri de maç sonrası halledeceğim :)






Bitenler, Kalanlar 2

O tatlı hemşire ile bir tatlı kızcağız daha, beni sabunlu sularla silip temizlediler, kendi geceliğimi giydirdiler. Tuvalete gitmem lazım isteğime biz sürgü getirelim deyince, tamam ben tutarım biraz daha diye cevap verince çok güldüler. Dediklerine göre o gece yataktan kalkamazmışım :) bilmiyorlar tabii beni :) Temizlenip rahatlayınca galiba biraz daha uyudum, gözümü açtığımda yemek getirmişlerdi, sanırım yediğim en lezzetli yemeklerden biri idi. Önce tiramisuyu seçti gözüm, onu silip süpürdüm :) sonra bulgur pilavı ve et, yanında cacık. Baktım ortalıkta kimse yok, dedim ben kalkarım, azıcık iki kat olsam da önce yatakta doğruldum, sonra baktım başım dönmüyor, bir ayakta durma denemesi, o da ok. İstikamet tuvalet, yatağa geri döndüğümde büyük bir iş başarmış gibi gururluydum.
Az daha uyudum, 10 gibi baktım kardeşle adam gelmiş. Adama 50 kez tembih etmiştim gelme diye, patavatsız bir laf etme ihtimali öylesine yüksek ki, hiç risk almak istememiştim. Geldi öptü, gidip doktorla telefonda konuşmuş, bir şeye ihtiyacınız var mı deyip her hangi bir vukuat olmadan gitti.
Dedim bunu atlattı isem yürürüm ben :) Kardeşin tüm itirazlarına karşın, koridorda bir iki tur attım. Koridorda düzgün geçince dedim aşağı inip hava alalım. Hemşirelerin çığlıklarına karşın indim aşağıya, temiz hava iyi geldi. bir kahve aldım aşağıdan döndüm odaya. 3e kadar uyumuşum. 3te yine bir ağrı kesici ve gaz iğnesi. Gazın iğne ile değil, hareketle çıkacağını bilecek kadar tecrübeli olunca, giydim üzerime sabahlığı çıktım yine koridora. Kesmedi oradaki voltalar, indim tekrar aşağı. Hastahanenin çok güzel bir cafesi vardı. Oturdum orada bir latte içtim. Canım sigara istedi sonra, arabaya gittim, bir sigara aldım, kahvenin kalanı ile çok keyifli geldi.
Sabah 7ye kadar deliksiz uymuşum, kahvaltının gelmesi ile açtım gözümü.
İğneye ve yürüyüşlere rağmen, karnım gazdan gayet 6 aylık hamile görünümüne bürünse de, acım olmadı çok şükür, ancak bu sabah indi diyebilirim karnım için.
Dün sabah doktor ile uzun uzun konuştuk, bundan sonra yapılacaklar, tedavi süreci, sonrası...
100% atlatacağımıza dair verdiği garanti içimi rahatlattı. Ameliyat filmini artık cd halinde elinize veriyorlar, tüm içimi biliyorum artık :) bir kez de beraber seyrettik doktorla, olan biteni bir de film üzerinden konuştuk.
Sadece iyi zamanlama yaptığımı biliyorum şu an, eğer salı günü adamın iğne teklifine hayır deseydim bugün burada yoktum, ameliyata cumartesi için ok deseydim yine burada yoktum. Şanslıymışım ki herhangi bir organı zayi etmeden kurtardık.

Hastahane çıkışı o 2 kat halimle ilk önce kuaföre gittim, önce saçlar ve eller tekrar sekle şemale sokuldu, bir de ellerim şişlikten hareket edemiyordu, rica ettim bana bir kalem çekip bir rimel sürdüler. Aynada o ölü suratı görmeye tahammülüm yok zira.
Eve geldim, salonda yatacağım yeri hazırladım, uyukladım biraz.
Uyanınca annemin yolladığı yemekleri ısıtıp yedim.
doktorun sırtına bıçak gibi ağrılar girerse bana alo diyeceksin demesi kulağımda çınlarken, baktım, geldi o ağrı. Aradım hemen. Eve hemen bir hemşire yolladılar, yedim iğneyi, rahatladım. yine uyku.
Uyu uyan geçiyor gün, yarın bir sürü toplantı, gün epey geç bitecek.
Şimdi dinlenip kendimi yarına hazırlıyorum, arada yine ameliyat cd'sini izleyip duruyorum.
Üzüldüğüm, kafama taktığım her şeye birer okkalı küfür savurup, düşünmemeye çalışıyorum.

Daha uzun yol var önümde, ama bende bu tatlı doktor oldukça, ben sallarım yeniden bu dünyayı, biliyorum :)

Saturday, September 18, 2010

Bitenler, Kalanlar 1

nihayetinde bitti
patolojiden beklenen sonuçlar ve tedavi başlama zamanını saymazsak her şey bitti sayılır
işten çıkıp önce optimuma sabahlık almaya, oradan hastahaneye
nerede ise kapıda karşılayan bir doktor, yanaklarını sıkıp sarılmamak için zor tuttum kendimi :)
odaya çıkış, maalesef doğum katına yatırılış
koridorun en sonundaki oda
tüm süslü kapıları geçtikten sonra, yetersizliği yüze vuran bir oda
yanıma verdikleri görevliyi nerede ise kapı dışarı edip, kapandım odaya, verdikleri giysiyi giyerken sakinleştirdim kendimi
2 saatlik bekleme süresi başladı.
Tüm gelmeyeceksiniz itirazlarımı sadece kardeş deldi inadı ile, girmeden 20 dakika önce geldi.
Başı kapalı bir hemşire yolladılar önce. Hemşire hemşiredir değil mi? Takılacak ne var ki?
Eşşek kadar damarlarımı bulamayıp kelebek takışı 4. denemesini yaparken ipim koptu, dedim bunu başkası yapsın, artık canım yanıyor. Peki ben formları doldurayım dedi, başladık yeni baştan ad soyad önceki ameliyatlar yaş daimi ilaçlar tansiyon sigara ve sıra geldi alkole... Dedim içerim ama 2 aydır içmiyorum. Bana dönüp ne mutlu doğru yolu bulmuşsunuz demesi ile benim odadan çıkıp kat doktorunu bulmam herhalde yarım dakika sürdü.
Kaldığım müddetçe ne kendisini ne de başı kapalı herhangi birini görmeye tahammülüm olmadığını, kendisi buna söz veremeyecek ise doktorumla acil konuşup operasyonu başka bir hastahaneye almak istediğimi söyledim. Nasıl gözüm ateş saçtı ise, adam beni oturttuğu gibi uçtu yanımdan, başka dünya tatlısı bir hemşire ile geldi, kız tek seferde kelebeği taktı, beni odaya götürdü. diğerini de ne yaptılarsa bir daha gözüm görmedi. Hemşire kızcağız ben taburcu olana dek ertesi gün yanımdan ayrılmadı.
Dünyanın en tatlı doktorunun yanına o da eklenince benden tatlı hasta olur mu hiç :)
Sonra anestezist geldi, şeker mi şeker bir kadın, güle oynaya onunla işlerimizi hallettik.
10 dakika kadar sonra da ameliyat olan herkesin bayıldığı o güzel iğne geldi :) Odadan çıkarken zaten uçmaya başlamıştım. Ama aşağı götüren çocuklardan o mavi gözlü olanını sanırım hiç unutmayacağım, uzun süredir bu kadar şefkatli kimseyi görmedim. Tam asansöre binmeden elimde parlatıcı olduğunu fark edip kardeş ile beraber bir silişleri vardı :) Ameliyathaneye girdik, klasik soğuk... İğne yapıyoruz dediler, doktorum yanağımı okşadı, sonrası derin uyku.
Ayılırken hiç olay yaratmamışım, en çok ondan korkuyordum, ya bir rezillik yaparsam diye...
Gözlerimi açabildiğimde yine o mavi gözlü çocuk vardı :) Yatağıma aldılar ve tekrar odaya dönüş. 5- 5buçuk gibi uyandım, birilerini arayıp ben çıktım sorun yok dediğimi hayal meyal hatırlıyorum. Sonra biraz ağladım, yine dalmıştım, ağrı hissettirince kendini tam gözümü açtım, baktım melek hemşirem başımda, kaldırdı, su içirdi, iğnemi yaptı.

Daha anlatacak var ama pil bitti, ben uykuya döneyim...

Counting Crows- Big Yello Taxi


Mutlaka dinlenesi şarkılar sırasında üst katlarda yer alan bu muhteşem şarkının hastasıyım...
Fizy'den dinleyin ne yapıp edin...
 
They paved paradise and put up a parking lot
With a pink hotel, a boutique, and a swingin' hot spot
Don't it always seem to go 
That you don't know what you got 'til it's gone
They paved paradise and put up a parking lot

Ooooh, bop bop bop
Ooooh, bop bop bop

They took all the trees, and put em in a tree museum
And they charged the people a dollar and a half to see them
No, no, no
Don't it always seem to go
That you don't know what you got 'til it's gone
They paved paradise, and put up a parking lot

Ooooh, bop bop bop
Ooooh, bop bop bop

Hey farmer, farmer, put away your DDT
I don't care about spots on my apples,
Leave me the birds and the bees
Please
Don't it always seem to go
That you don't know what you got 'til it's gone
They paved paradise and put up a parking lot
Hey now, they paved paradise to put up a parking lot
Why not?

Ooooh, bop bop bop
Ooooh, bop bop bop

Listen, late last night, I heard the screen door slam
And a big yellow taxi took my girl away
Don't it always seem to go
That you don't know what you got 'til it's gone
They paved paradise and put up a parking lot
Well, don't it always seem to go
That you don't know what you got 'til it's gone
They paved paradise to put up a parking lot
Why not?
They paved paradise and put up a parking lot
Hey hey hey
Paved paradise and put up a parking lot

Ooooh, bop bop bop
Ooooh, bop bop bop

I don't wanna give it
Why you wanna give it
Why you wanna giving it all away
Hey, hey, hey
Now you wanna give it
I should wanna give it
Now you wanna giving it all away

Hey, paved paradise to put up a parking lot



Friday, September 17, 2010

Neden köşe kanepe?




Efendim dekorasyon yazılarımıza devam ediyoruz. Bugünkü konumuz köşe kanepeler...

Geleneksel Türk ev yaşam kültüründe yeri olmayan ama özellikle son 10 yıldır yükselen bir grafik ile evlere girmeye başlayan bu kanepe çeşidi, modern yaşamın gerekleri arasında önemli bir yere sahip oldu. Bunun birçok nedeni var. Temel nedenlerden ikisi şöyle:

1- Özellikle büyük kentlerde hızla artan ve site tarzı yaşamı hayatımıza sokan inşaat projeleri, tüm dünyada olduğu gibi bizde de azalan metrekareleri gündeme getirmeye başladı. Eskiden 100 metrekare daireye küçük diyen toplumumuz, şimdilerde 60-100 metrekare arası alanlarda yaşamayı öğreniyor. Bu nedenle büyüklüğü azalan salonlarda işlevsel ve konforlu çözümlerin arayışları da hızlanıyor. Köşe kanepeler, bu anlamda en büyük yardımcılardan biri...
2- Eski binalardaki yaşam da elbette sürüyor. Ancak yine son yıllarda moda haline gelen “daha az eşya” trendi, büyük salonlardas da daha fazla boş alan yaratma gereksinimi doğuruyor. Bu da yine köşe kanepelerle çözülebilen dekorasyonları gündeme getiriyor.

Şu an 25-40 yaş arası, kent kökenli profilin evlerinde; anne babalarının evlerindeki gibi bir misafir odası mantığı bulunmuyor. Bu mantık artık neredeyse yok oldu denilebilir. Ev yaşamı da giderek daha fazla “liman” duygusunu yansıtmaya başladı. Kalabalık kentler, stresli iş hayatı derken, eve geldiğinde dinlenmeyi ön plana alan yeni bir yaşam tarzı gelişti. Annelerin evlerindeki gibi bir üçlü kanepe, bir ikili koltuk, iki berjer, bir puf ve çok sayıda sandalye ile neredeyse adım atılamayacak hale gelen salonlar, artık bir köşe hanepe, bir berjer ve bir puf ile benzer bir alanı sunabiliyor.

Azalan metrekareler demiştik hatırlarsanız... Alanlar küçülüyor ama evin genel yaşam gereksinimleri genelde çok da farklılaşmıyor. Bu nedenle az eşya ama işlevsel eşya kavramı da yine günümüz trendleri arasında... Köşe kanepelerin misafirler için iki kişilik yatak olabilmesi, bazalarında sandık işlevini sunabilmesi; yine bu ürünlerin tercih edilmesinde önemli rol oynuyor.

Salon mantığını yeniden yorumlayan köşe takımları, önümüzdeki 10 yılın tartışmasız en çok yatırım yapılan oturma ünitesi olacak. Doğal olarak iç dekorasyonda da belirleyici ana ürünlerden biri haline gelecek. Bundan sonraki konumuz yüksek olasılıkla duvar üniteleri ya da gardıroplar olabilir. Önerilere açığım.

Thursday, September 16, 2010

GURME KAZIK VERSEK?

Elixir Beyciğim,
Gurme kazıkları anlatsak mesela?
Hani şu totomuza sokulan gurme kazıkları...
Daha hoş olmaz mı? Gençler faide bulur, daha tedbirli olur, bizim bu yaşta yediklerimizi belki yemeden kurtarırlar canlarını?

İlk defa bu sabah pişman oldum kendi adım ile blog yazdığıma. Ben de olsam maske arkası, ah neler var dökülecek. Neler var kusulacak...

Üzerinize afiyet at boyu kemoyu yiyince, vucut bi ne olduğunu şaşırıyor. Kusa kusa içiniz dışarı çıkarken, dışarıdakiler de sağ olsunlar, bin yaşasınlar, çok güzel günler göresiceler doğal olarak hayatın akışına kapılıyorlar.
Kapılacaklar da tabii, insanın en büyük bencilliğidir zira, kendi zorda iken başkasının da kendisi ile üzülmesini, kahrolmasını beklemek.

48 saati geçti uyumadığım, eskisi genç değiliz tabii, sinirleri yıpratıyor uyumamak. Diğer olup bitenler sıçtı zati ağzıma, en ufak şeye sabrım yok. En ufak şey alıp yere çalıyor şu an.

bu sabah en son 4 gibi kustum, üşümeye başladım, gittim salona, aldım battaniyeyi, büzüldüm koltuğun bir köşesine. Kendimi hayallerle kandırıp, avutmaya çalıştım epey bir. Öyle olsa şöyle olurdu, şu olsa bu olurdu diye kendimi mutlu etmeye çalışacak bir dolu hayal geçirdim kafamda.
Sabah 6dan sonra o hayallerin hepsinin yalanlığı vurdu yüzüme. Dün akşam bir süredir o yada bu sebeple konuşmadığım, konuşamadığım bir kaç arkadaşımı aradım. Neticesi narkozdur, ameliyattır, yatıp kalkmama ihtimali vardır her zaman. Düşündüm, birer merhaba demeden son kez girmek istemedim.
Yarın yanımda kimseyi istemediğime karar verdim, yalnız gireceğim hastahaneye, yalnız çıkacağım. Kimsenin olması gerekmiyor yanımda, zaten canımla uğraşırken, bir de etrafımı düşünüp gerilmek istemiyorum.

Herkese üzülmek, herkesi gülerken görmeye çalışmak boşa kürek.
Aldım işte ödülümü, başta yakalamak, yarın kurtulacak olmak çözüm değil.
Hele bu sabah altıda, öyle bir cümle duydum ki yarın o narkozdan hiç uyanmasam keşke çok net geçti içimden. Nefes almak bitince belki daha zor bir chapter başlayacak, ama ya daha kıyak bir chapter varsa? allah kendisi hediye etse bana o chapterı...

Hiç bana aman hayat söyle de güzel aslında lay lay lay diye gelmeyin.
tutup kendimi öldürecek halim yok, günah diye sokmuşlar kafama bir kez. Ama gelebilecek bir hediyeye hayır demem; böyle hissediyorum.
Hayal kuracak yaşım geçti, doğru-yanlış-possible-non possible kavramları oturdu, her birini deneyimledim. Şansıma çıkanları da biliyorum.

Şaka gibi karşımda oturan hamile kızcağız göbeğini okşayıp bebeği ile konuşurken, benim içime akıttıklarım adalet değil. Kocası her gün arayıp el üstünde tutarken içimin sızlaması da adalet değil. Benim bunu kafaya takıp, utanmadan bunları aklımdan geçirmem de adalet değil. Kızcağıza kem bakıyor değilim, ona karşı en ufak bir kötü his besliyor da değilim.
ama lay lay lom hayatta aslında güzel, geçici bunlar yahu gazını kendime vermeyi de vakit kaybı görüyorum işte. Etrafın beni salak yerine koydugu yeter, bir de ben koymayayım değil mi?
En azından kendime azıcık saygım kalsın, bari onu alıp götürememiş olsunlar.


Wednesday, September 15, 2010

Olm yediniz bizi..hani gurme yazacaktınız burda ? hayırdır ?

Ya sorma be okuyucu, insanız işte olm..biliyosun, her ne kadar da yazacak olacaklarımız çokça birikmiş olsa dahi (de anlamındaki dahi kelimesini ayrı yazabildim benimle gurur duymanız lazım) bizde insanız netekim.
Bizim de insancıl sebeplerimiz kendimizi blog vasıtasıyla ifade etmemize yol açabiliyor.
Budur yani..Orda bunu yedik, burda bu çok güzeldi, dünya, evren,kuşlar, para harcamak negzel ehehe gibilerinden olamıyorsak sebebi de budur işte.

Tuesday, September 14, 2010

Kara Gözüktü

Nihayet yer tespit edildi, çözümler sıralandı.
Bence salak 2 doktorun ardından içimin rahat edeceği, yüzümü de güldüren bir doktoru da buldum.
anlatan doktor severim ben, bayacak kadar uzun anlatmayan ama nedeni ne yapılacağını açık net anlatan doktorlarla aram pek iyi.
Ben iş programımı anlattım, o her şeyi ona göre organize etti.
Bugün at bayıltacak dozajda iğnemi oldum, metotroksat.
Normalde kemo seanslarında 4-6 saatte 50 ml milim milim alınan ilacı, 100lük kalçadan cart diye yenince sol bacağı bir süre unutmak gerekiyor :) Allahtan araba yolu biliyor da işe öyle döndüm.
Şimdi ufaktan ufaktan bulantılar gelmeye başladı, zor geçecek akşam.
Cuma günü 1 de hastahaneye yatacağım, saat 3te de ameliyata alacaklar. Laparoskopi çıkalı ameliyat olmak eskisi kadar zor değil, ama tabii içeride ne bulacak iş büyüyecek mi bunu henüz bilmiyoruz. İçime doğan gayet rahat hal edileceği.
cumartesi öğlen eve döneceğim, pazartesi bir şey olmamış gibi yine işbaşı.
Pazar günü Fenerlileri harcama günü, umudum azabilecek olmak.

Bilgisiz karanlıkta olmak zor, sabah doktor seçenekleri söyleyip ne yapılacağı kesinleşeli beri içim pek rahat. Şu kusma faslı da bitse gitse, pek huzurlu olacağım, eve dönene dek harekete geçmez ise pek güzel.

Gelişmeleri iş bitince detaylı yazarım ki dış gebelik ile bilgi edinmek isteyenlere bir yol rehberi olsun. İkinci seferde uzman oldum zira :)

Sunday, September 12, 2010

Diyorum ki...

Bazı romanları okurken kızarım yazarlara, hayal gücünün, kurgunun da bir sınır var diyerek.
Kendi kurgum bu aralar beni şaşkınlıktan şaşkınlığa sokarken, diğer taraftan acaba uyanamadığım bir gece mi diye de düşünmüyor değilim. Gerçeğin ötesi geliyor bir sürü şey.
Hamileyim, ama çocuk ortada yok
kütle görüyorlar, tümör olabilir ama belki sadece miyomdur
yeni tavladığım 2 müşteri var, çalışacağız ama belki de çalışmayız havasındalar

ben kötüye de razıyım yahu, yeter ki bir kesinlik olsun ortalıkta.
Ben hala eski yeme düzenimde kalmaya çalışsam da, vucut bambaşka havada. 3 saatte bir sıkıyorsa bir şeyler yeme, baş dönmesinin, bayılma hissinin geleceğine emin olabilirim. Dün sabah hele kahvaltı etmeden evden çıkmaya kalkınca, aldım boyumun ölçüsünü, 2 sokak zor ilerledim. En yakın büfede mola. tatlı krizleri çok şükür bitti, ama sebzelere gözü dönük bakıyorum. Lakin ya zeytinyağlı olacaklar ya da buharda pişmiş ve yoğurtlu.

Hayat normale dönse yine, ben her akşam sporuma gitsem, işimi yapsam...

bir de ağlama durumu var ki evlere şenlik.
Öyle milli mçlarda filan ağlayanlardan olamadım hiç bir zaman, hatta üzerinize afiyet duygulanmam bile kolay kolay.
Ama dün akşam önce beşiktaş maçına ağladım, ki pardon öncesinde fenerin kaybedişine sevinip ağladım, sonra baskete geçtik, çocukların son saniye mucizelerine ağladım hönkürerek, 2 dakika sonra sırpların üzüntülerine ağladım. bugün oy vermeye gittiğimde sandığın boş olmasına ağladım, ardından Hamilton'un daha ilk turda offa çıkmasına ağladım, o bitti alonso'nun button'ı geçişine hönkürdüm, yarış bitti, bu sefer ferrari taraftarlarının sevinçlerine ağladım, sonra cocuklar kupa almak için içeri girdiklerinde button'ın yüzü pek sevimli geldi ve mclaren'e geçişi itibarı ile aldığı sıcakkanlı hale ağladım.
bir kaç saati bir şeylere duygulanmadan geçirdim, ama sonra referandum sonuçları açıklanmaya başladı, yine ağladım, ikitelli'de ki kazaya da ağladığımı söylemeye gerek yok sanırım.
daha maç başlayacak, sanırım ona da bir iki posta duygulanacağım.

bu sabah erkence kuaföre gittim, patron gelmemişti daha, yeni cocuklardan biri vardı. ilk soru abla oy verdin mi? yok dedim, buradan cıkınca vereceğim. evet diyeceksin di mi abla? dedim hayır, bçyle bir tasarıyı kim getirse oyum hayır olurdu, evet diyemem. ama abla Tayyip sayesinde bu ülkeyi yurt dışında tanıdılar...
dondum. cocuk aşağı yukarı 90-91 doğumlu olmalı, yani 19-20 yaşlarında. Bir tek cümlesi ile ülkesinin geçmişi ile ilgili hiç bir şey bilmediği tokat gibi patladı yüzüme. ve onunla beraber okumayan, bilmeyen milyonlarca kişi. Televizyonda dinlediği yalan yanlış haberleri, beyanatları doğru farz eden milyonlarca kişi. okumayan milyonlarca kişi. Onlara bir şeyler öğretecek tek seçenek belki de tv iken, saçma sapan programlarla dolan televizyon kanalları. Eskiden bir şeyler öğreten, yayınlayan bir TRT vardı her ne kadar beğenmesek bile. Ya şimdi?
Teknolojiyi faydaya mı kullandık? Yoksa sadece uyuşturmaya mı?
Kendi küçük hayatıma ağlamak anlamsızlığın ötesine gitti...

Wednesday, September 8, 2010

8 ya...

8 ya bugun...
18.si

ama ben hastahanelerdeyim
bir sonuç almak için debelenirken, kopup ağlıyorum

hak etmiş miydim gerçekten????

dün gidip saçlarımı kestirdim, biraz daha delirsem asker traşı olacaktı
aynada aynı yüze tahammül edemiyorum
aynı olmamalı
başka bir yüz olmalı ki, belki başkasının başına geldi bunlar diye kandırırım kendimi
birileri, bir şeyler masum kalır bir yerlerde

Tuesday, September 7, 2010

Even Better Than The Real Thing

Give me one more chance
And you'll be satisfied
Give me two more chances
You won't be denied
Well, my heart is where it's always been
My head is somewhere in between
Give me one more chance
Let me be your lover tonight

Oh yeah, check it out

You're the real thing
Yeah the real thing
You're the real thing
Even better than the real thing
Child

Give me one last chance
And I'm gonna make you sing
Give me half a chance
To ride on the waves that you bring

You're honey child to a swarm of bees
Gonna blow right through you like a breeze
Give me one last dance
We'll slide down the surface of things

You're the real thing
Yeah the real thing
You're the real thing
Even better than the real thing
Child

We're free to fly the crimson sky
The sun won't melt our wings tonight
Oh now, oooh yeah...here she comes

Take me higher
Take me higher
Can you take me higher?
Will you take me higher?

You're the real thing
Yeah the real thing
You're the real thing
Even better than the real thing
Even better than the real thing

Bir sağ bir sol

Bir Evren bir Mehtap Hanım...
Aleyhime çalışıyor ikisi de :)
Aklıma düşürüveriyorlar ne güzel unuttuklarımı

Bir gün kaldığın yerden başlayacaksın
Biri seni bulacak
Önce korkacaksın eski acılara yakalanmaktan
Biraz ürkeceksin.!
Ne kadar dirensen de nafile.
İnsansın sonuçta, seveceksin
Eski acılara bakıp da küsme sevdalara
Gâvura kızıp da oruç bozulmaz.!
Sök at kafandan acabaları.!
BİR KEMİK AYNI YERDEN İKİ DEFA KIRILMAZ.

hepsi doğru ama gel gör ki, ancak bir yaşa kadar
sonrasında olmuyor, olamıyor
en azından benim için

Sabah Sabah

info@tekzen.com.tr; istanbul@dogankoc.com.tr; info@dogankoc.com.tr

Sayın Yetkili,
Bu sabah saat 08.50'de Mecidiyeköy mağazanızın yanında Mado'da kahvaltı etmekteydim.
Aynı saatte 50 yaşlarında bir hanımefendi mağazanın kapısından içeri girmek istedi.
Daha sonra isminin Uğur Güler olduğunu öğrendiğim güvenlik görevlisi hanımefendiye dükkanın kapalı olduğunu belirtti, hanımefendi arkasını döner dönmez de arkasından bir hareket yaptı.
Hareketi size söylemekten ben hicap duyuyorum, zira bir insanın yapması yeterince çirkin iken bir mağazanın emanet edildiği güvenlik görevlisinin yapmasının ne derece iğrenç olduğunu kelimelere dökmek mümkün değil.
Umuyorum ki giriş kapısında kayıt yapan güvenlik kameralarınız vardır ve bu saatte çalışan Uğur Güler isimli şahsın yaptığı hareketi sizlerde görebilirsiniz.
Hanımefendinin arkasından öpücük gönderip, iki kolunu da geriye doğru çekip kalçasını öne doğru çıkararak yaptığı hareketi seyretmek beni yerin dibine soktu.

Bu tip bir adamın ilk vukuatı olamaz bu, mutlaka daha önce yaptıkları da vardır.
Kendisi hakkında gereken işlemlerin yapılmasını ve şahsımın da durumun akıbeti konusunda haberdar edilmesini rica ediyorum.
Saygılarımla,

Monday, September 6, 2010

içimizdeki irlandalılar

Ulan nası iştir bu anlamadım..
Gelde çık bunun içinden..
Şaka gibi..
Yılların protestocuları dediğim adamların konserine gideceğim bu vesileyle..bu foto'yu görünce konsere ayaklarım geri gider oldu bi an..
mevzuya gel hahahaha...

Hold Me, Thrill Me, Kiss Me, Kill Me

Sunday, September 5, 2010

yine zor yoldan gidelim

ne işim olur ki kolay halledilir şeylerle...
sonuca gitmek için hep bi ters gösterilen kulaklar, nedensiz engeller
ilk kriz cuma günü para ile çıkıyor
varlık içinde yokluk durumu, olması gerektiği yerde olamayan para ile başlıyor her şey
akşam akşam kriz
oysa pazartesi sabahı çözülecek her şey

Ufak bir ağlama krizi, sinir, heyecan arkası çözülüyor her şey
Randevu saat 4.30da
sabah 9 sonrası yemek yenmeyecek
Sabah başka bir hastahaneye bir başkası için gidiş, 20 dakikada bitecek işin 2,5 saat sürmesi, o arada kahvaltı edecek fırsat bulamamak, o 2,5 saatte o güzelim hastahanenin otoparkı olmaması ve çevresinde araba bırakacak yer olmaması sebebi ile deli danalar gibi dönüp durmak, arabayı sokabildiğim her delikten 30 saniye içinde kovulmak... En son cadde ortasında arabayı yakmayı düşünüyordum.

Açlıktan ölmek bir tarafa, son 4-5 gündür soldan soldan bana saldıran tatlı krizlerine dayanmak ayrı bir işkence. Nasıl ki demeyin, şöyle anlatayım. Oda arkadaşım 6 aylık hamile, doğal olarak canı onu bunu istiyor, ve yeme kapasitesi doğal olarak benim bir kaç katım. Cuma günü benim tatlı krizlerime uydu garibim mesai saati boyunca, artık saatler altıyı gösterdiğinde o fazla yemekten kusmaya başladı, ben hala tatlı düşünüyordum. düşündüğüm yetmezmiş gibi gece boyunca 2 tane ekerin hoşmerimini, bir adette dondurmalı tavuk göğsünü götürdüm. Her tür tuzlu yiyecek kusma isteği uyandırırken sütlü her türlü tatlı için canımı verecek haldeyim ve durum tamamen kontrolüm dışında. daha yeni 25 kilo vermiş bir kadın dayanamıyorum diyorsa, varın siz düşünün krizleri.

Gün içinde yine bir sürü başka engel vs derken saat 4.30 oldu.
Şanslıymışım çok tatlı bir doktor çıktı karşıma. Hemen bir göz atacak ve işlem yapılacak. Ama gel gör ki ultrason göstermiyor. Tahlilllerde durum kesin ama görüntü yok!!!
Bekleyeceğiz 10 gün daha dediğinde kafamdan aşağı kaynar sular, ben 10 gün daha tatlı yemeye devam edersem 25 kilonun en az onunu geri alırım. Psikolojik tarafından bahsetmiyorum, zira pazar pazar hönkürmeye niyetim yok.

Netice şu ki, 10 gün daha beklenecek; 13 Eylülde bir daha bakılacak. Daha önce dış gebelik olduğundan ya yine kemoterapi iğneleri dayanacak ya da normal yoldan kolayca halledilecek. Tabii bu kadar ile kalsa kolay olurdu yine, içeride 2 tane de miyom, ceviz boyunu geçmişler bile. sonrasında bir de onlarla uğraşılacak. Bu yaşa kadar tertemiz olan içimde başlamış yumrular.

Netice şu ki bu çocuk işi bir gün ölümüm olacak, ya ruhen ya bedenen.
İnsan hem isteyip hem istemedi mi demek vücut böyle sapıtıyor.
Bakalım daha görülecek neler var hayatta, bu yaşa gelip hala bu derece doğurgan bir vücuda herkes şükredecekken ben kafam karışmış halde bakakalıyorum.
Kapıcılar Kralında çoğunluğun katılarak güldüğü:
- ulan karı, üzerine ceket düşse hamile kalıyon ... repliği gerçek hayatta da aldı yerini.

Friday, September 3, 2010

Ben de geri sayarım

alemde bir tek elixir efendi mi geri sayıma geçer?
Ben de geçerim... ama sadece yarına kadar.
Ben ki istediklerimi net ve kısa cümlelerle aktarırım.
Ama Allah neden beni anlamamakta ısrar eder bunu anlamıyorum.
Neden hep istediğini veririm ama senin istediğin zaman ve koşullarda değil der?

Ve neden bunlar hep üst üste olur?

Tüm hayalim bir Mart ayı idi, Ağustos ayı değil. O Mart ayını çok istediğim için, bütün hayatım alt üst oldu ve şimdi sanki benle dalga geçer gibi Allah al işte istemiştin diyor. Neden?
Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden?

Bazı şeyleri böyle saçma sapan yaşamaktan çok sıkıldım artık.
Hey yukarıdakiler, biraz başkaları ile oynayın ne olur, ben çok yoruldum.

geri sayım...

3 gün sonra yıllardır beklediğim birşeyi aradan çıkartacağım..Hmm..
iyi bişi...

Wednesday, September 1, 2010

SINIR VE SİNİR katsayısı

Bazen..her zaman değil..bazen..çok da uzak değil bazen çok da yakın..
Bir anda sinirim atıveriyor, sınırlarım genişliyor, daralıyor..etrafa dalasım geliyor..
Empatim yüksek bu yüzden sinirimin zıplaması da zaman alıyor ama empatim'de ara sıra bozuluveriyor sonra da ben bozuluyorum..
Ara sıra bağırmam ve döküp saçmam lazım..Hakikaten bir de salaklara dalmam lazım..
di mi...

Sunday, August 29, 2010

Bazı şeyler yalnız yapılmamalı

Bazı şeyler yalnız yapılmamalı.
Yapılmaz mı? Yapılır.
Ama alıştığın gibi soluna döndüğünde konuşacak kimse olmadığını gördüğünde bir kez daha çöküyor içine.
Hamilton Webber'in startta eline verdiğinde
Button ikinci sıraya çıktığında
Vettel Button'a girdiğinde
Vettel lastiği yediğinde
Yağmur başladığında bir yerlerde allaahhhhh yağmur başladı seslerinin yükseldiğini bildiğinde
Yağmurla Hamilton dışarı taştığında
Alonso bariyerlere girdiğinde

Ne yemek hazırlandı yarışa, ne içecek...
Sanki öylesine bir gün.
Güzel şeyler alınmamalı insanın elinden, ömür boyu sürmeyecek şeylere alıştırılmamalı insan.
Kimse bok gibi kalmamalı.


sebastian vettel için kabus gibi bir yarış mı? ya da Vettel yarış için bir kabus mu?
aynı soruyu içinde oynadığım gelmiş geçmiş tüm sahnelere de sormalı.

Saturday, August 28, 2010

son derken

ikidir elixir nasılsın dediğinde cevap veriyorum ama, ama işte...
veremiyorum aslında
verecek cevap yok gibi
içinde olduğum şartlara kötü demek, nankörlük
ama birinin içimi ikna etmesi gerekir

ya bir gün bu kararlardan pişman olursak ve çok geç olursa kafamda dönüp duruyor
en basit soruya verecek cevabım yok aslında, iyi mi?

işte bildiklerimi unutmadığımı, koku alma yeteneğimi kaybetmediğimi öğrendim bu hafta. o konuda daha dik omuzlarım. Patronun gözlerindeki ifade benim için çok şey demekti. Elixir ile benim geçtiğim yoldan geçmeyenler bilmez o bakışların insana verdiklerini.

sabah 7den akşam 10a kadar dopdolu kafam, hiç boşluk yok. ama 10'dan sonra her şey biz buradayız diyor. Bastırmayı, gömmeyi hatırlıyorum yine. Başarılı değilim hala.

Yolun nasıl gideceğini biliyorum artık derken, bambaşka bir yol önümde. Geçmişe oranla pürüzsüzce gidip, kolay alınıyor bu yol. Gülümseyebilmek lazım bu durumda. Beyin uyuşmuş gibi olmamalı. Sabah erkenden havuza gittim, spor yapamadım, dün yine nazi iki hoca yordu epey kaslarımı zira. bugün de devam etsem, yarın kımıldayamayacaktım. Halide Edip romanlarını basıyor ya Can, onlara daldım bu ara. birbirinin tekrarı, dönemi eleştiren romanlar, Halide'nin değişmeyen sert bakışı ve ahlak anlayışı. yine de okumaktan alamıyorum kendimi. Sanki beni azarlıyor, ben de başımı öne eğip dinlemek zorundayım gibi kabulleniyorum bu durumu.

İnsan plan yaptıkça Allah gülermiş ya, her halde onu en çok güldürenler arasında Top 5'e oynarım.
Para, pul, mal mülk değildi istediğim. Hiç onları hayal etmedim, etmem de gerekmedi. Daha yola başlarken ben yaşlılığını güvenceye aldım, sen sadece bugünlerin için savaşacaksın diyen bir aileye sahip olmak insanın en büyük rahatlığı. Hayat savaşını başaramasam bile, yolun sonunda başımı sokacağım evim ve geçineceğim para hep olacaktı zaten. Ben hep bunalr yokmuş gibi yaşadım, yokmuş gibi savaştım. En kötü günde bile kolay kolay yardım istemedim onlardan.

Tek istediğim, hele son senelerde, sadece seveceğim bir adamdı.
Her dönemde mutlaka beni bir çok seven oldu, sevilmemeyi Allah bana hiç göstermedi çok şükür. bilirim ama yine de ne zor olduğunu. Hep giden oldum, aklıma yatmadığı zamanlar hep gittim. Canım acısa da gittim. Özlesem de gittim. Akıl dediğimiz bok hep önde oldu.
Şimdi nerede acaba?
gitmeye karar vermek ile gitmek zorunda olmak farkını ilk kez yaşamak mı aklı kaybettiren?

Yaş ilerledikçe bizden büyük bir varlığın gücünü kabullenmek daha kolay. Nerede o 20lerdeki gözü karalıklar? Nerede o zaman ki özgüven? Nerede o her şeyi ben başarırım hissi?

Çok hata yaptım hayat içinde. Hiç biri için pişman değilim; ne yaptıklarım ne de yapmadıklarım. Hepsi benim seçimimdi, kimseyi dinlemedim, hep içimden geleni yaptım. Belki o yüzden de korkmadım hayattan hiç.

bu sefer korku var ne yalan söyliyeyim. ya pişman olursak bir gün?

son derken

ikidir elixir nasılsın dediğinde cevap veriyorum ama, ama işte...
veremiyorum aslında
verecek cevap yok gibi
içinde olduğum şartlara kötü demek, nankörlük
ama birinin içimi ikna etmesi gerekir

ya bir gün bu kararlardan pişman olursak ve çok geç olursa kafamda dönüp duruyor
en basit soruya verecek cevabım yok aslında, iyi mi?

işte bildiklerimi unutmadığımı, koku alma yeteneğimi kaybetmediğimi öğrendim bu hafta. o konuda daha dik omuzlarım. Patronun gözlerindeki ifade benim için çok şey demekti. Elixir ile benim geçtiğim yoldan geçmeyenler bilmez o bakışların insana verdiklerini.

sabah 7den akşam 10a kadar dopdolu kafam, hiç boşluk yok. ama 10'dan sonra her şey biz buradayız diyor. Bastırmayı, gömmeyi hatırlıyorum yine. Başarılı değilim hala.

Yolun nasıl gideceğini biliyorum artık derken, bambaşka bir yol önümde. Geçmişe oranla pürüzsüzce gidip, kolay alınıyor bu yol. Gülümseyebilmek lazım bu durumda. Beyin uyuşmuş gibi olmamalı. Sabah erkenden havuza gittim, spor yapamadım, dün yine nazi iki hoca yordu epey kaslarımı zira. bugün de devam etsem, yarın kımıldayamayacaktım. Halide Edip romanlarını basıyor ya Can, onlara daldım bu ara. birbirinin tekrarı, dönemi eleştiren romanlar, Halide'nin değişmeyen sert bakışı ve ahlak anlayışı. yine de okumaktan alamıyorum kendimi. Sanki beni azarlıyor, ben de başımı öne eğip dinlemek zorundayım gibi kabulleniyorum bu durumu.

İnsan plan yaptıkça Allah gülermiş ya, her halde onu en çok güldürenler arasında Top 5'e oynarım.
Para, pul, mal mülk değildi istediğim. Hiç onları hayal etmedim, etmem de gerekmedi. Daha yola başlarken ben yaşlılığını güvenceye aldım, sen sadece bugünlerin için savaşacaksın diyen bir aileye sahip olmak insanın en büyük rahatlığı. Hayat savaşını başaramasam bile, yolun sonunda başımı sokacağım evim ve geçineceğim para hep olacaktı zaten. Ben hep bunalr yokmuş gibi yaşadım, yokmuş gibi savaştım. En kötü günde bile kolay kolay yardım istemedim onlardan.

Tek istediğim, hele son senelerde, sadece seveceğim bir adamdı.
Her dönemde mutlaka beni bir çok seven oldu, sevilmemeyi Allah bana hiç göstermedi çok şükür. bilirim ama yine de ne zor olduğunu. Hep giden oldum, aklıma yatmadığı zamanlar hep gittim. Canım acısa da gittim. Özlesem de gittim. Akıl dediğimiz bok hep önde oldu.
Şimdi nerede acaba?

Thursday, August 26, 2010

Hasta demişken








kedi poposunu görmüş yara zannetmiş ilk aklıma gelen
şımartılmak isteyen hasta ile dün konuştum ben
o kadar kötü deeldi. tamam ses çatlak patlak ama, yaşar daha bu..









Üstüne o adam bir de bana nasılsın deme gafletine düştü :)
Nassı olcem...
























Tatil Bitti

Tatil bitti.
Yarın sezon açılıyor.
Vettel'in dili daha da uzamış, Webber 36 olmuş, Vettel oteldeki şampuanlardan hediye edecekmiş....

Bütün renkleri ile başlıyor yine.
bir renk eksik de olsa...
Yarın 3te
alıcılarınızın kayıt ayarlarını yapınız şayet yerinize yapan yoksa....

Halen hastayım..ayrıca hasta olduğuma da hastayım bilmem anlatabildim mi..

Hastayken çekilmez adamlar sıralamasına baştan oturmak gibisi yok, zaten normalde çekilebilir bir yanım olmadığı için hastayken daha da beter durumda oluyorum sevgili okuyucu.
Hastalık için illa yatar olmak durumda da değiliz biliyorsunuz..

Wednesday, August 25, 2010

SOSYAL MEDYA'YI NEDEN FAZLA KULLANMIYORUM...

2,5 yildir fbook kullanmiyorum yasantima ne vermedigini de biliyorum cok da derdim mi ? hic degil.
hele su sosyallesme cabasi yok mu (seks partnerligi) ..insanlarin cogunun amaci buyken gerzek muabbetlere girmesi, laylom aplikasyonlari girmesini de daha da gerzekce buluyorum.
twitter da kullanmiyorum, ffeed de kullanmiyorum.teshirci yonumle daha tanismadim ama pek de niyetim yok.
evet dinozorum...hepsi bana gereksiz geliyor..
insanlarin mesajla sabahin korunde
-slm
-mrb
-nbr?
-iiim
demesinin hayatimda ne kadar sahtelik yaratacaginin farkindayim.

ne vakit ki insanlar kendileriyle bu sahtecilik denizinde yüzlesir o vakit hersey daha güzel olur.
Bu maymunlugun faydasi yok mu var..
ben facebook'tan yuva arkadasimi buldum, ilkokuldan arkadasimi buldum ama bunlar minor ayrintilar bunlarla hayati anlamlandirmaya calismak baska bisi..
fbook'ta cok ciddi zaman geciren insanlar var bence onlarin cok ciddi terapiye, agir karakter deformasyonlariyla yuzlesmeye ihtiyaclari var.
Olmayan kimlikler, olmayan yüzler, olmayan fizikler..
Hey bu yaziyi okuyan..ikinci facebook account'unu kapayacak misin peki ? hani o account'u kirli seyler icin acmistin ya ? hahahahahaha

Tuesday, August 24, 2010

Hastayım

Sezonu tamamlayamadan klima'dan pişti oldum.Hoş zaten bunun da oluş sebebi şudur..Sabah'a kadar tribal bir durum, sonrasında gecenin 3'ünde içilmeye başlanan bir puro..ardından bi sigara..kafa dumanlı yattım 4'de..sabah 7'de uyandım halsizdim..sabah bi tost'la kahvaltı geçiştirdim..akşamüstü toplantım vardı rahattım ama noldu dışarda bir iş çıkıverdi, kur kaldır cinsinden, karşıya geçtim, elimde malzemelerle dolaştım, terledim, arabanın içinde klima açtım, öğlen de öğün atladım..akşam'da bir arkadaşıma gittim yemek için..orda da zaten kireç gibiydim..burnum aktı durdu..sabahı zor ettim, 4 kere uyandım..Şimdi acı reçete ile yuttum bi 1000 mg C vitaminini...akşamüstü bi tane daha...hmm

Sunday, August 22, 2010

Yarım yarım

Her şeyin yarım kalma dönemi sanki
Sevgilerin, alışkanlıkların, işlerin
4 gündür bir filmi bitiremedim, kala kala 40 dakikası kaldı oysa.
Dün çamaşır makinesi geldi, montajı yarım kaldı, su girişini değiştirmek lazımmış. ama azimle fırlatan deler ya, pazar günü buldum tesisatçı, 2 saat kazan kepçe aradım ama buldum tesisatçıyı, yapıyorlar şimdi.
Hatta bitti ve başladı makina çalışmaya, elleri değmişken bu eve geçtik geçeli dert olan banyo lavabosunun gideri de halledildi. Oh be dünya varmış.
Ben bunları bir günde bitiririm ki dediğim 2 kitap almıştım, haftaları bitti, 5er sayfa ancak okunmuş.
Spora başladım tekrar güya, o-bu-şu derken yarım işte. Ki ben spordan kaçmanın bahanesi olmaz diye yırtınan kişi, memnun oldum tanıştığımıza.

İhtiyaç duymadığım ne varsa tamamlanıyor. Ya ben? Benim gerçekten istediklerim???

I love you Poyraz

Uzun zamandır ilk kez 24 saati klima vızıltısız geçirdim. Ne büyük bir sessizlik.
Balkondan nöbet tutan askerlere baktım uzun uzun. Rüzgarı hissettim. Özlemişim.

Şimdi fark ettim sabah beri bir şey yemediğimi, yemek pişirirken kokudan doyuyor gerçekten insan.

Bir daha tekerrür etmeyeceklere ağlamanın yersizliğini bilmek işe yaramıyor, ama buz her derde deva.

Uyumak lazım biraz, ama gözlerim kapanmıyor.



Saturday, August 21, 2010

Kelimeler ve Gazeteciler 1

bundan böyle yakaladığımı af etmeyeceğim.
Bilmediğiniz kelimeleri kullanmayın kardeşim!!!
Editör kimdir, necidir ayrıca meraktayım:

GÜNDE ÜÇ DOĞUMA GİRİYORLAR
Peki kim bunlar? Başta Şengül Pallı. En eskisi. Günde üç doğuma girdiği bile
baki.

Baki nedir? Daimi, kalıcı

Arkadaşın demek istediği? vaki
yani: olan, olmuş