Wednesday, September 28, 2011

Fethiye yolculuğu Bölüm 2/ Trip to Fethiye,Turkey Part 2

Fethiye'ye gelmek havaş yardımıyla yaklaşık 40 dakika civarı sürüyor.Araç otogar'da yolcularını bırakıyor.Bu noktadan aslında fethiye'nin her yeri araçla 10 dakika..Minibüsler yaygın ve ekonomik.Otogar'a yakın kalkan minibüslerle Ölüdeniz 4,5 tl, Ovacık 3,5 tl..Çalış mahallesi de aklımda kaldığı kadarıyla 2,5 lira sanırım.
Kaldığım yer Fethiye'nin karagözler mahallesi, gayet sakin, muntazam bir mahalle, oldukça yeşil..
Balkon manzarası aşağıda
This is where I stayed during my trip.It was a place called "Karagozler District"..

Bu noktadan şehre doğru yürüyerek gittim, bunun zevki başka, çok sıcak olmasa evet daha rahat olabilirdi ama şikayetçi değilim.
Yürüyüş yolumun üzeri haliyle deniz kenarından geçiyor.
This street goes to the center of Fethiye...
Yürüyüş yolundan bu manzara ile devam edip şehre inmeye devam ediyorum.
It's a ten minute walk from where i stayed to Fethiye Marina and the center as well.
Sahil Güvenlik bile insana yürürken şirin gözükebiliyor.Even coast guard seems nice,not looking a serious military thing...
 Fethiye Marina'sından bir görünüş, açıkcası çok büyük değil ama gayet düzenli ve temiz görünen bir marina, içinde de her türlü detay düşünülmüş.İnanın fiyatları hakkında bilgim yok.
A scene from Fethiye Marina, seems nice and clean,it has so many amenities in it.
 Bu resimler de yolun sonundaki şehre girişteki Termessos Antik Tiyatrosundan geliyor.Dedikoduya göre Bu Tiyatronun üzerinde farklı yapılar varmış, şehirdeki müze müdürü değişince adam buraya farklı gözlerle bakarken aslında tiyatroyu keşfetmişler ve ortaya çıkarmışlar.

 These 4 pictures taken from Termessos Antique Theater.Rumors said that there was something on it and when they decided to dig it, they found this theater.

Fethiye'de yaşam kolay ve temiz, taksiler aşırı kazık özellikle uzak durulmasını tavsiye ediyorum.Semt Pazarları veya şehrin içindeki pazar kesinlikle gidilesi.Hal'de ucuz balık oluyor hatta bunun için şehirdeki hoparlörlerden duyuru bile yapılıyor.İstanbullu olarak bunu duyup üzülmemek ne mümkün.Fethiye'nin yerlisi is şahane, çok yardımsever ve nazik insanlar.
İkinci bölümde burda bitti.Üçüncü bölümü bekleyin.
Living in Fethiye is kind of cheap and easy.Of course there are pricey restaurants and facilities but still is easy to live.The weather is always excellent believe me, even winter!

Monday, September 26, 2011

Fethiye yolculuğu Bölüm 1/ Trip to Fethiye,Turkey Part 1

Bir cuma sabahı çıktım yola,gerçekten de şehrin üstü puslu ve karanlıktı.Zaten sabahın köründe kalkınca ister istemez her türlü karanlık detaya çarpıyorsun.Neyse çok trafik yoktu da rahat rahat Sabiha Gökçen'e gidebildim, içerde klasik 1,5 saatlik bekleme süresi sonrasında uçağa biniş ve akabinde çekilen fotoğraflar..Uçak Isparta semalarındayken gökyüzü düzeldi,renk geldi..şu şekilde
Bende o sıralar uçak içinde servis başlasında kahvemi içeyim diye çırpınıyordum.Zaten kahveyi yudumlarken alçalmaya başlıyorsun böyle ironi var.
Torosları görünce zaten anlıyorsun geldiğini...
Hakkını da vermek lazım zira nefis görünüyorlar tepeden..
Toros Mountains from above..looking magnificent..
Göcek'in koylarının tepeden görünüşü..hizmette sınır yok, tabii ki elixir stayla farkıyla...
Gocek from above..satisfaction guaranteed :)
Bu görünense Dalaman havalimanı...uçak burda geldiği noktadan dönüş yapıp,alçalıyor..This is the view of Dalaman Airport (backthere)..
Uçak dönüş yapıp,alçalmaya başlayınca böyle görünüyor..Zaten dönerken canımın sıkıntısı bu sebepten..This is the other side of the plane when landing...Enjoy the sea! :)
Evet..Dalaman'a geldik..Şimdi buradan yolculuğun devamına geçeceğim,Resimlerin orjinali büyüktür,tıklayıp büyütebilir, arzu ettiğinizi desktop resmi olarak kullanabilirsiniz.Ok, now we are landed..So far so good..You can click on the pictures too..
Detaylara fazlasıyla yer vereceğim,bunlar girizgah aslında..Kahve'de fena değildi ama üstüne para vermek enteresan oluyor...

Gelecek Program - Teaser - Merak Edin!

Pek yakında..detaylarla..burada..ben olsam merak ederdim...

Geldim... gidiyorum

raki güzel
şi kebap güzel
yine gelecek ben

turist gibi 1,5 gün geçirip dönüyorum geriye
bu sefer rota iyice kuzey gibi
farklı sahildeyiz bu kez
San Marino
namı diğer Serenissima republica san marino: çok huzurlu san marino cumhuriyeti
3 eylül 301 kuruluş yılı
1301 değil, bildiğiniz 301...
arada naziler geçmiş üzerlerinden ama hala dimdik bağımsız ayaktalar
evropa da en küçük dendi mi vatikan, monaco, arkasından bunlar geliyor
hepciği akraba sayılır
çikolatalı kekleri pek meşhurmuş dediler, bakacağız artık
üşenmedim baktım 61 km2 tüm ülke

eh bu seferde gülüver olalım bakalım

Saturday, September 24, 2011

sabaha karşı 4

Sabah olmuşsa kimin umurunda
Haydi dostlar yanı başıma
Bana laf geçmez yazı tura atmam
Bize gidelim beyler

derdim var, aklımı işe veremiyorumu hiç anlamadım.
aha da derdim var, gece 2de yoldan geldim ve ofise girdim.
çalışmaktan güzel insanı o dertlerden koparan ne var ki?
aklım berrak, uyku yok, ki en son uyuduğum sanırım çarşamba gecesi idi.
perşembe 4te yola çıkaran yolculuk, az önce nihayete erdi.
gerçi yolculuk mu idi, yoksa pişmiş tavukla yarışta mı idik hangimizin başına daha fazla şey gelecek diye bilmiyorum.
Allah'tan benimle gülebilen bir patronum var ve biz bu işten sağ çıktık, ya da yaralı ama gururlu. bavul kaybetmekten tutun, müşteri kaybına varın, benim şişen ayaklarıma ayakkabı bulamayıp, en sonunda pufidik yatak odası terliği almamıza varın, yok yoktu.
salı sabah 4te aynı yolu bir daha tepeceğimizi de ekleyelim, çarşambanın gelişi, bir önceki perşembeden başladı denir sanırım...

tüm bunların üstüne neden aklımda sürekli bilimum mustafa sandal şarkıları geçişi neye delalet hiç bir fikrim yok, ama bu da var başımda, o hiç özellikle oturup dinlemediğim şıkır şıkır gülben ergenli varyantı ne ara öğrendim de kafamda dönüyor?

BEN İŞE DÖNEYİM....

Sunday, September 18, 2011

çatlamak desem...

çatlamak desem çatlamak değil

kendime ait bir odayı özlüyorum
kimsenin huzur bozamadığı günleri özlüyorum
kapımı kapadım mı hayata dair her şeyden kaçmayı özlüyorum
ben bir sahibinden.com'a bakayım

Thursday, September 15, 2011

Hamilenin dönüşü...

nerde return of jedi...

bayram ertesi 1 senelik iznini bitiren hamilemiz geri döndü
karakterde bir düzelme olmadığı gibi, sanki hamile olduğu günlerdeki gibi herkesin yazıktır diyerek susacağını da hayal etmiş...

odasına girdi yerleşti, ya da dağıttı, hangisi doğru kelime bilemeyeceğim, zira hadi düzgün başlasın diyerek biz salaklar bir güzel yerleştirmiştik. ama arkadaş su şişelerini bile yerde bırakıp masasına bardak koleksiyonları dizmeye başlayınca, doğal olarak herkes yavaş yavaş başladı çığrından çıkmaya.

Hani işini yapıyor olsa, yine susacak herkes, ama çok yoruldum dediği benim hazırladığım bir şablonu 10 kişiye mail atmak...

ofis kadın ağırlıklı olduğu için, kimseye gereksiz yük kalmasın diye bugune kadar hepimiz işleri bölüştük, biri yemek mi yaptı, diğeri hemen bulaşığa girdi, öbürü çöpü attı, netice olarak kimse kimseye yük bindirmemek için elindne geleni yaptı. Benim yoğun donemimde kızlar benim yerime yaptı, başkasının yoğun doneminde ben üstlendim. kimse kimseye aa hadi kalkta yap canım demek durumunda kalmadı.
Ablanın dönüşü ile baktık 2 gün kılı kıpırdamıyor, yaptık listeleri dağıttık, herkesin yemek, bulaşık, çöp günü sıraya dizildi.

Çöp atması gerektiği gün nasıl çöp atacağını sordu.
Bulaşık sırası olduğunda o mutfak doldu taştı
Bugun yemek günü idi, tuvalet öğürenlerle dolu, bir insan köfteyi de kötü yapabilir mi? evet, yapabilirmiş...
çakal ve kötü niyetli ben evden getirmiştim...

1 hafta işe geldi, yaydı, pazartesi salı çocuk hasta diye gelmedi.
dün patron odasını görüp, kendinden geçti, hadi adam daha da delirmesin diye el birliği ile odasını topladık. 4 kadın 15m2 odayı toplamak için 45 dakikaya yakın uğraştık, varın siz düşünün odayı ne hale çevirdiğini...

beni asiste eden bir yardımcım var, yaklaşık 8 sene uğraştıktan sonra çocuk sahibi olabildi, aman evladım da evladım diye göz yaşı dökebilecek biri varsa, bu kızcağızın sonuna kadar hakkı. Garibim, işe geldi, ilk gün azıcık ağladı, ikinci gün hafif mahzundu, üçüncü günden itibaren kaptırdı kendini işe, yemeklerde ya da kahve içerken mola verdiğimizde aradı sordu çocuğunu, biraz bizle paylaştı maceralarını.
Ben hafta sonları iş olsa da onu çağırmadım, o hafta içi akşamları bana daha fazla destek oldu, bir şekilde düzenimizi kurduk karşılıklı.

Diğer hanım kızımız halen günde 5 saat böğürerek ağlamalarda... hadi 5 saat ağladın, ayıptır diye 3 saati çalış. fantazi bizde ki..
Eh arkadaşım, çalışmak mecburiyet ise, aklımızı verip işimizi yapacağız
Değil ise evde oturup bakacaksın ve çevreye rahatsızlık vermeyeceksin.

Tuesday, September 13, 2011

İstanbul'da elektrik üretmek için rüzgar türbinleri var ama kimse bilmiyor


Bu şahane Rüzgar türbinleri Arnavutköy/İhsaniye'de bulunuyor. İnanılmaz büyük ve ihtişamlılar.Ben yaptığım ufak yolculukta bunları görünce arabadan inip fotoğrafladım.İşin matrak tarafı muhtemelen istanbul'da rüzgar türbinlerinin varlığından çok az insan haberdar.Hiç gazetelerde bahsi bile geçmemişti.Hatam varsa not alınsın.

Sunday, September 11, 2011

doktor var doktorcuk var

1 seneyi geçti
önce omuz tutulması
sonra dizler
sonra tekrar kol
atak üzeri atak
güya hastalığın uzmanı
1 seneden fazla, her bir gün daha kötü
3 ayda bir gelen ataklar düştü her güne
başka doktora gidelim dedikçe, ben doktoruma güveniyorum...

baktı ki artık bizi dinlemesi lazım
vedat bey dediler bu işin uzmanı
dün gittik
bir önceki sadece hastalığa göre basit ilaçlarla maskelemeye çalışmış semptomları
oysa tedavi mümkün, hastalığı yok etmek değil ama daha 10-15 sene sakat kalmadan yaşamak mümkün

dün ipten döndük
aylardır ilk defa 8 saat uyanmadan uyuyabildi
bugun ilk defa tuttuğu bardağı düşürmedi
biraz daha ilerleme için 10 gün gerekliymiş
10 gün sonra yaşının adamı olacak
ve o ilk doktoru tartaklamaya gideceğiz

o sevgili doktora 70 yaşında diye kimseyi sakat bırakmak zorunda olmadığını uygulamalı anlatmak boynumun borcudur
3. sayfada haber okursanız, o doktora üzülmeyin

Friday, September 9, 2011

Tarihe tatsız not

sabah 10da sek votka attırmayı başaran gündü bugün.
Akşam yaklaştıkça oh derken...
Zübük kızım gitti bugün.

13 senedir hayatımı işgal eden, korkaklığı ile bezdiren, nişantaşı kızı zübüğüm gitti

yeni evlenmiştik daha, balayından yeni dönmüştük.
aylardan kasım, güneşli ama soğuk bir gün
balkonda miiklemesine güldük, biraz sucuk attık
2 dakikada almaya karar verdik eve
başkaydı
çirkindi
huysuzdu
korkaktı
asabiydi
bendi...

yalnız kaldık beraber
çok şey geçirdik beraber
parasız da kaldık, çok rahatta ettik
kalabalık olduk, tek başımıza kaldık
hep beraber
beraber uyuduk
beraber büyüdük
beraber ölmedik kavun yiyen kedimle, çiğ balık aşıran kedimle, yıkanan kedimle...
bir parçam onda, gerisi burada

Sunday, September 4, 2011

sabah 06.40

bazen göze girmez uyku
diker adamı böyle
3 film, ama ı ıh
mahjong: ı ıh
okumak: ı ıh
kapanmıyor işte, zorlamamalı

bir de beceremeyeceği şeylerin hayalini kurmamalı insan, kendine dışarıdan bakabilmeli.
İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar filan, hepsi hikaye.
Elindeki kartlarla yaşar insan, gözü açık yaşar, kartı değiştirme fırsatı bulduğu anda değiştirir, değiştirebilmek için bakmak gerekir, görebilmek gerekir, sabır gerekir.
Şu anda sabrım taşı çatlatır halde, bende beraberinde çatlar mıyım? bilinmez henüz...

hava pırıl pırıl dışarıda
hani hazırda çay olsa, ekmek olsa, balkona kurulup kahvaltı edeceğim, üzerine de bir acı kahve.
akşama yapacağım terbiyeli haşlama etin kafamda dönüp durması da tuhaf.
Pazartesi sabahını ise düşünmek acı verici, alıştım sessizliğe, pazartesi kavga ve speed demek oysa.
Çalçene kedi susmuyor bu saatte, hep bir şeyler anlatmada.

ne çok zaman geçti son birine sarılıp huzurla uyumanın ardından, ya da usul usul sevişmeyeli araya gereksiz fantaziler, kıyafetler, ekler koymadan...
hatırlamaya çalışıyorum ne zamandı en son? kaç sene kaç ay önce idi?
en son ne zaman bedenim ve ruhum beraber doydu?
en son ne zaman şüphe etmedim birinden?

dönüp dönüp aklıma KV'de ki akşam geliyor, en son o zaman biri arkadaşları arasına da sokmak için heyecanlamıştı. Soğuktu hava. En son o gün mü araba kapım açılmıştı? Hatırlamıyorum. O gün ki LAL kulağımda ama, sonrasında defalarca çalındı, ama o günkü LAL benim aklımda. İlk kocamla THY'nin boş odalarında öpüşmeler kaldı mesela aklımda, yüreğim çıkardı yerinden. Yağmur altında son öpüşme bir de.
Sahrayıcedid'de ki eve son girişini hatırladım şimdi, siyah takım elbise ile, nefesim kesilmişti

Küvet ne kadar önemli idi, mumlarla, kokularla, köpüklerle
sonra bir zaman korundum ben, hiç aklıma gelmedi başka şeyler...
bir daha aynı sevecenlikle biri gelse, inanır mıyım? güvenir miyim? sever miyim?

komik geldi birden hepsi...

Friday, September 2, 2011

Burger Story - Ankara-Pandora AVM

Arasıra bu blog'un yeme,içmeye ait rafine zevklerimizinde bulunduğu bir yer olduğunu gelen ziyaretçilere unutturmamak gerektiğine inanıyorum (kurduğum cümleye bak)

Herneyse 2 günlük kısa Ankara turumun içerisine olmazsa olmazlarımı da kattığıma göre Ankaralıların yeni gözdesi Pandora AVM'nin içinde bulunan Burger Story'ye ayırayım dedim. Dükkanın tek dezavantajı bence çocukların oyuncak dükkanlarıyla bitişik komşu olması hatta bitişiğinde atari salonu olması (onları atari diye biliyoruz ama aşmış makineler) .

Burger Story tavanı yüksekçe olmayan bir dükkan,Espas giriş kısmındaki ufak asma tavan içerisine yerleştirilmiş eşyalardan dolayı epey inmiş. Dükkan girişinde sol kısımda ızgaralar mevcut, sağ kısım (cam kenarı) masalardan oluşuyor, hava güzel diye dışardaki balkon kısmında oturduk. Dekorasyon ahşap ağırlıklı, içerisi de bu yüzden kahve tonlarında tasarlanmış, açıkçası bana daral geldi..Aydınlatmada pek kuvvetli olmadığı için iç kısım oldukça karanlık.


Gelelim menüye, Menü temiz tasarlanmış, her içerik anlaşılır halde olmasa da fena değil.Fiyatlar bilindik hamburger dükkanları ile hemen hemen aynı.
Lezzet diye kıvrandığınızın farkındayım, detaylara geçelim.BBQ burger ısmarladım. Sunum olarak fena değil lakin Burger'i ben az/orta pişsin istedim, orta yapabildiler.Et umduğum gibi değil çok çekilmiş ve çok açıkcası hamburgerlerinde hiçbir numara yok.Lezzet olarak vasattan halliceler, bakmayın böyle tombik göründüklerine, yediğim hamburger gayet sıradan, gayet ortalama bir lezzeti barındırıyor.Ne pişim olarak, ne yağ oranı, ne sıcaklığı hiç biri beni tatmin edemedi.Çok matah değil, yani dükkanın albenisi, menünün tasarımı ,dekorasyon falan hepsi hikaye sevgili okuyucu.Üzgünüm ama gayet sıradan bir hamburger yemek insanı pek bozmuyor ama bu sıradanlığın standart hale gelmesi asap bozucu.Hadi bizde girişelim bu hamburger furyasında bizde kazanırız sıradanlığı.

Patatesler dolgunca idi ve tadı fena değildi, iri taneli hardalla çok iyi gitti hakkını vereyim.Dark Bira ile güzel ikili oldular.

Bu da kuzenimin istediği Karamelize Burger.. Aynı yavanlıktan kendisi de şikayet etti, düşünsenize BBQ sipariş ediyorsunuz hamburgerin tepesindeki ekmeği kaldırınca bir tutam barbekü sosu görüyorsunuz yani et pişerken bir füme tadı verilebilecekken barbekü sosuyla durumu kotarmış olduklarını, karemelize Burger yediğinizde de soğumuş karemelize soğan parçalarıyla bunun da berbat edildiğini görüyoruz.Çok mu zordu o soğanların hamburger pişerken taze olarak yapımı ? Falan filan..işte bu özensizlikler, makyajla örtülmüyor ben oraya hamburger yemeğe gidiyorum.Ne dekorasyona, ne de menü'ye bakıyorum.Lezzet istiyorum, bulamıyorum bu kadar basit.Sıradanlıktan şikayetim bu.


Tuesday, August 30, 2011

uzun günler

tatillerin tek kötü tarafı kaçacak yer olmaması
düşünceler teker teker rahatça saldırabiliyorlar
ve kaçacak yer yok, uyanıkken susturmanın yolu olsa bile rüyalarda yapacak bir şey kalmıyor
ya da uyanık kalınan anlarda bir an, bir cümle gelip kulakta çınlıyor.


kaçmak mümkün o cümlelerden, ama kabul edip, hazmedip devam etmek ilk anında zor gelse de daha faydalı.
Fayda...
Nasıl soğuk, nasıl faydacı, nasıl didaktik

Okuduğum bloglardan birinde CP'li bir çocuğu olan bir anne var. İçlerini, gerçeklerini bilemem tabii, ben sadece okuduklarımı gerçek kabul ediyorum. Çok, doğru kelimeleri bulamıyorum ama sanırım şöyle diyebilirim, meydan okuyucu ve sabırlı bir hayat. Desteksiz çökebilecek bir hayat.

Bu kadar ilişki, güya aşk, evlilikten sonra itiraf etmesi zor ama kimse beni o kadar sevmemiş; ya da bir değişiklik yapıp cümleni değiştirmem lazım, ben kimseyi o kadar sevmemişim. Uzun yolculukları becerememişim.

Bu tatilin, bu uzun günlerin en zor tarafı işte bu cümleler oldu şimdiye kadar. günde 14 saatten fazla uyumak bile bu cümleleri söylemekten kaçmama yetmedi.

Bu cümleyi edebilmek ne işe yarayacak henüz bilmiyorum, ama bilinç bunu illa söylettiğine göre vardır bir sebebi. Şu an düşünmüyorum... Merak ediyorum, ama düşünmüyorum

Sunday, August 28, 2011

çıkmadık can

ben hâlâ dolaşıyorum avare
hani görsen, enikonu divane
ne yaptıysam olmadı, ne çare
unutamadım, gitti!

unutamasa da insan devam ediyor ya, eksik tatlar var.
o eksikleri kapamaya bazen dost omzu, bazen 2 kadeh, bazen iş...
ama işte o buruk tat var ya ağızda, hani sabah ilk iş sigara yakmak gibi
gripten önceki kırgınlık gibi
sonbahar geldiğinde ilk üşünen gece gibi
en güzel köftenin yanına gelen ekşi ayran gibi


sonra Nil çaldı
hakkında her şeyi duymak istiyorum
belki dedim..
neden olmasın
belki becerir tekrar attırmayı
belki o bakire halleri geri gelir
titrenir
heyecan gelir
o yorgun, ama doygun yüz ifadesi gelir yine

çıkmadık candan? kesilmez herhalde...

Saturday, August 27, 2011

Friday, August 26, 2011

Wednesday, August 24, 2011

gün özeti...

bir gün düşünün ki sonuna gelindiğinde bir kadın ekinler dize kadar diye çığırsın, aptal oraya koy ona koy laflarına kahkahalarla gülsün, teoman versiyonu ile avaz avaz koy koy koy dinlesin...
garanti ederiim, birinci elden şahidim, kadın kadın değil.
yetmezmiş gibi ikea yı 59 tl kazıklamışım, 3 yerine 4 lamba alarak. Sorry.

hayat keyifli bile sayılabilir bu ara, deliyim, gerginim ama mutsuz hissetmiyorum.

bakalım bayram nasıl geçecek?
var bir iki proje kafamda. ya batılır ya çıkılır...

Bitemeyen sezon

Yeni sezon işleri başlamışken hala devam eden geçmiş sezon...
İç içe geçti.
Hani ben dinlenecektim? Hani yeni sezona enerji toplayacaktım? Hani cumaları off yapacaktım?

Masum ve temiz hayaller olarak kaldılar.

Friday, August 19, 2011

sevmiyorum arkadaş...

Ben de küçükken annemle işe gittim
bazen evde sıkılmayayım diye, bazen anneannemle kavga ettiğimden, bazen kapristen

içeri girer girmez ya annemin odasında kaldım, ya da boş bir yerde
kimseyi rahatsız etmemem için büyük bir dikkat ile
hadi diğer taraf açık ofis idi, mecburduk susmaya
ama arkadaş biz buraya herkesin kendi odası olsun diye geldik
ve hepimizin kendi odası var
şimdi ne diye ablası burada otursun diye bana kızını bırakırsın ki?

40 yaşına gelmiş, çocuksuz bir kadının muhtemelen yeni ergenden pek hoşlanmayacağını tahmin etmek için 140 IQya gerek yok ki...

Ayrıca "odan" var... Neden benim odama çocuk????

Ek:
1 saat yazıcı ile uğraştım
kafayı çıldıracağım, acil evrak bastırıp çıkmam gerekiyor
en sonunda yapılan keşif: arkadaş ağ kablosunu kendi bilgisayarına takmış... ne gerek var sormaya
arkadaş boş oda var, boş masa var, neden benim odam?
manyak mısınız?

Thursday, August 18, 2011

yetersiz

insan kendi yaptıkları ve bildikleri ile yargılar

aldattıysan, aldatma ile suçlarsın

Fırsatım var mı idi? çok vardı
aldatmak hakkım mı idi? evet, sonuna kadar hakkımdı
aldatmak artık bedensel ihtiyaç mı idi? evet ihtiyaçtı
konuşmak ihtiyaç mı idi? evet ihtiyaçtı
bu kadar sevgisizlik ve aşağılamaya benim kadar susacak başka biri var mıydı? hayır yoktu

eylül'den ağustos'a 11 ay...
cehennem azabı yaşatılan 11 ay...
hak etmediğim her şeyi gördüğüm 11 ay...
kadehlerin ortada bırakıldığı, sigara izmaritlerinin lütfen çöpe atıldığı 11 ay
nasılsın denmeyen 11 ay
sürekli uğursuzsun denilen 11 ay
adsl problemi olsu, sen uğursuzsun
içki yasağı geldi, sen uğursuzsun
yanlış yatırım yaptım, sen uğursuzsun
yanlış adamı işe aldım, sen uğursuzsun

ve sabah ki soru... sen beni aptal mı sandın?
yok, hiç sanmadım
hatta çok zeki olduğunu düşünüyorum ısrarla

ama sen beni köle mi sandın?
sen beni ne kadar aptal sandın?
sen benim sabrımı ne sandın?
sen beni kim sandın?

düşerim ben, güçsüzleşirim, hata yaparım, ama ben ayakta kalırım, yine kalkarım, yine güçlenirim.
neden biliyor musun? çünkü her kusurumla sevenim var benim.
çünkü ben etrafımda azıcık insan tutuyorum, çünkü ben o azıcık insana elimde avucumda ne varsa verebileceğimi biliyorlar. Seviyorum diyorsam, sahiden sevdiğimi biliyorlar.

İnanmaz mısın?
Peki...
Sen bilirsin.

Kullandığın kadar kullanıldığını sanırsın.

Öğrenmemek bunca senedir ısrar ettiğin sevgi var ya, işte dönem dönem bir birine el vermeyi gerektirir. Bazen susup beklemeyi gerektirir. Bazen kendine aldığından fazlasını vermeyi gerektirir. Hayatı paylaşmak zor, bazen benim şu an yaptığım gibi yeter artık, şimdi benim sıram diyebilmektir.
Hastaysan gözüme gözükme demek değildir hayatı paylaşmak.
İnsanlar en zor şartlarda bile gülebilirler.
Herkesin başını dayayacağı bir omuza ihtiyacı vardır.
Herkesin dürüstlüğe ihtiyacı vardır.

Bütün gün bıyık yolmak yerine, 5 dakika ulan bu kız yeni ofise taşındı, pek mutlu, 2 dakika yanına gideyim diye akıl etmeyen ben değilim.
Sana para getiren sevgilinin kulağına gitmesin diye, açılışına bile gelmemi istemeyen ben değilim.

seni aptal mı sandım? yok bilakis, çok akıllı buluyorum.
Ama bu kadar akıl adama dost barındırtmaz bunu da biliyorum.

Sabrımın sonu evet artık, iki dost beni az bir şey şımarttı diye aldatmış mı oldum? Elime sağlık...
Çok iyi etmişim, en temel haklardan mahrum yaşamda mola vermekle pek iyi etmişim.
Aferin bana
Vay be, ne çakalmışım ben
iyi oldu öğrendiğim...

Monday, August 15, 2011

pazartesi

iyi geçen haftasonu, pazartesiyi çekilir kılarmış

benim de mutlu olma ihtimalim varmış

12 modelin 7sini çakmışım üreticide, ne gam...

yarın nihai taşınma varmış, amannnnn boşver

relax

yüzümde hala aptal sırıtış

biliyorum, temelli değil

olsun be, hala iyiyim ben, gittiği kadar

Sunday, August 14, 2011

hak

cuma günü kusma, ve mideden gelen ilk kan
nihayet midemi kanatacak yere gelmişim
şaşırmıyorum

cumartesi, yeni ofisin ilk yerleşimleri
mutluluk

akşam, sanki hediye
huzur
film
müzik
okşanan baş
serinlik
peynirli dürüm
kıkırdaşma
koşulsuz sevildiğini bilebilmek
hep özlendiğini bilmek,kimsenin yerini alamaması
bir avuç hayal
büyük huzur
takip etmenin doğallığı
koltukta uyuyakalmak
sabah battaniyeye sarılıp, yatağa girip, ısınmak
sonra söz vermek bir anneye, ne olursa olsun gözüm üzerinde olacak, ne olursa olsun elim üzerinde olacak
değil 7, 77 kez olsa, göğe varan duvarlarım olsa, ayakta duracak gücüm olmasa, yine de elim olacak orada
ne kadar gştsem bırakılmadım
ne kadar gitse, uzaklaşmadı

Fly me to the moon
And let me play among the stars
Let me see what spring is like
On Jupiter and Mars
In other words hold my hand
In other words darling kiss me
Fill my life with song
And let me sing forevermore
You are all I hope for
All I worship and adore
In other words please be true
In other words I love you

çok güzel bir havuz gördüm, içine girmek istedim
14 saatten fazla sigara içmedim, aklıma bile gelmedi
trafik ışıklarında müzik dinledim
ibre 140 ı gördü ne zaman sonra, ama hiç sarsılmadı araba

14 saatlik tatil
14 saatlik başka dünya
hayatın geçmesi gerektiği gibi geçen 14 saat
tüm seni seviyorum diyenlere hadi oradan diyorum

Bahar geldi geçti sen gelmez oldun
Taşlara mı döndü kalbin gelmedin
Aylar geldi geçti sen gelmez oldun

hiç kimse git buradan demedi dün
gitme dediler
burada kal dediler
ben eve döndüm
içimin çoğu orada, azı benimle, sevildiğimi bilerek, hafızam bir kaç güzellik daha katarak, üşüyen ayaklarımın ısıtıldığını bilerek, kimsenin yalan söylemediği yerden eve döndüm.

bir gün, bir vakit aynı rüyanın görüleceğini bilerek döndüm
kimsenin onları benim kadar sevemeyeceğini bilerek döndüm
doğrusunun ne olduğunu bilerek döndüm

hayalimde bir ev var
şehrin biraz dışında
yanı başında bir havuz
beyaz yerler
beyaz duvarlar
kuşlu perdeler
happily ever after yazan bir kapı
bahçede bir köpek
fazla eşya olmamalı
bir deri koltuk
bir müzik seti
bir tv
bir yatak
bir salıncak
misafirler için bir kaç yatak
salıncak
büyük minderler
kitaplar
filmler
yumuşak ışıklar
battaniyeler
hepsi bu...

14 saate bir iki saatte beynim ekledi işte
ama hayat kaldığı yerden devam ediyor





kulağımda son şarkının sözleri
yanmışsın....

Tuesday, August 9, 2011

öyle günler ki

iyi mi kötü mü karar veremiyorum.
her gün için ne iyi diyebiiyorm ne de kötü
bir dolu şey olup bitiyor
teraziye baktığımda dengeyi ya da sıfır noktasını görüyorum

koca bi sene gitti.
ne kazandık? ne kaybettik? değer miydi?

çok sevdiğim herkesi hep bir sebeple geride bırakmak zorunda kaldım ben.
9 yaşında ilk hissettiği kıpırtının sahibini toprağa veren birinin geleceği ne olurdu ki :)

pms hep bunlar...

Sunday, August 7, 2011

karma...

o karmadan bu karmaya...

yaz geldi ve kadınların topu sandalet giyiyo ya, her satılan sandaletin yanına bir ponza taşı ve krem hediye edilsin diyorum ve bu konuda ısrar ediyorum.

bu sıcakta taşınacak şirket ve 1 hafta klimasız geçecek, haftayı nasıl çıkaracağım muamma, tamsion bu sefer 20 sınırlarını zorlar sanırım.

sıcakta işim gücüm yokmuş gibi yemeklere sardım.

dün namuslu osso buco, bugün tiramisu, yine namusu ile tabii.
Tiramusu diye labneli muhallebi yapanlara selam ederim, tek eksiğim marsalam yoktu, amarettolu yaptım kahveyi. ve evet tiramisu da çiğ yumurta vardır, ve evet tirmisuda labne yoktur, pandispanya hiç olamaz.

güzel domates ve celery bulunca kenara domates sosu koymamak olmazdı.

geçen hafta da focaccia yaptım, makinesiz ilk ekmeğim.
Maya işini sevdim, devamı gelecek.

kafayı sıyırdım, kendimi 15 yaşında sanıyorum herhalde, koyu mavi, koyu yeşil ojeler sürdüm.

hawaian tropic yağlarda kesin boya var, başka türlü ten rengim açıklanamaz.

12 yaşında 50lik kadın yetiştiren annelerden nefret ettim. Çocukları ayrıca hırpalamak istedim.

Freşanın bir sodalı meyva suyu çıkmış, her yerde yok, her bulduğumda 12li depolar yapıyorum, votka ile süperler.

Yakın zamanda ofis adresini soranlara akmerkezin karşısında diyeceğim.

Günaydından aldığım köftelerle süper dürüm yapıldığını keşfettim.

Babamın elleri daha da tutuldu, acı içinde seyrediyorum.

Cuma günü yaptırdığım havlu koleksiyonu için 3 tebrik aldım, mutlu oldum.

bu hafta sonu hiç iş yapmadım, hatta çalıştığımı bile unutmaya çalıştım, zira sürmenaj sinyalleri verdim hafta içi.

Musevi patronla ofis mobilya alışverişinin zorluğunu test ettim, ama bitirdim. Kaldı koltuklar sadece.

Kendime ait bir odaya sadece ve sadece 1 hafta kaldı, üstelik herkesin kapısını kapalı tutması mecburi, sevinçten ölebilirim.

Benim karmam bu kadar.

Wednesday, August 3, 2011

Karma is a bitch baby...

Ne demişler "Karma Orospudur" çünkü dönüp dolaşır seni vurur.
Bu yüzden tarihe not düşelim kıs kıs gülüşlerim eşliğinde..hastasıyım Karma'nın...

Tuesday, July 26, 2011

QueTal Tapas Cafe - Tünel -Istanbul

İnsan içine çıkabildiğim bir haftasonu gecesi Que Tal'a gittim.Bu ikinci gidişim ilkine de Seden'le gittiydik :) Uruk seni de çağırdıydık da gelemediydin şimdi ben niye yoktum demeyesin! :)

Que Tal aslında çok ufak bir mekan, tavan yüksekliği de fazla olmadığı için biraz basık hissiyatı var.
Dışarda ise birkaç masası var, mutfak yemek masalarına çok yakın ama havalandırma iyi olduğu için pek hissedilmiyor.
Masalar kalabalık olduğundan ve gittiğimizde hiç rezervasyon da yaptırmadığımız için doğrudan bar'a oturduk.Barmen gayet kibardı. Artık mekanlarda kibarlık da yazılabilecek bir olgu haline geldi.(maalesef)

Menüler Sıcak ve Soğuk olarak ayrılıyor.Pek de bir numara yok aslında, sıradan ama mekan sevimli.
En azından salata,makarna,pizza gibi artık her mekandaki fix menüler yok.

1 sıcak Nachos, 1 karışık soğuk Tapas ve 1 de Mercimek aldık (foto'da görünmüyor)
2 adet Sangria (kırmızı) 1 de büyük bira...toplam 49 TL hesap geldi.
Tapaslar 6-15 lira arasında değişiyor.

Artılar: Ortam nezih, içkiler keyifli, Sangria'lar güzel..Abartmadığın sürece hesap da fazla olmuyor.

Eksiler: Mekan sahipleri çok suratsız, tek bir gülümseme yok, Alman ciddiyeti hatta Alman mürebbiyeler gibi.

Oysa işlettiğin mekanda herkese merhaba demen tekrar gelişlerine sebep olmaz mı..

PS: Que Tal kedisine dikkat edin, kediseven için süper, sevmeyen için işkence olabilir.

Monday, July 25, 2011

Nefes

Ben diyeyim 10 ..siz deyin 15 yıl..dile kolay ..Rahat nefes alamamak..nefes alamamak..nefes...
Doktorların çoğu aynı problemden bahsetti, Burnunda polip var, burnun çok kötü, konka deviasyonu vs.vs..
Oysa benim durum tamamen alerjikmiş..Bu kadar çekilen sıkıntının tedavisi ameliyatsız mümkünmüş..Şimdi on numara burnum açık, beynim fazla oksijen travması geçiriyor.

Nefes..nefes..nefes..derin bir nefes daha..
unuttuğum kadar derin nefes almaya devam..
yorgunluğa elveda..
Kendimi iyi hissettiğim için suçluluk duymamam gerektiği kadar derin nefes alacağım.

hem burada hem uzak

nerede olduğum konusunda hiç bir bilgi yok
burası neresi bilmiyorum
bildiğim alevler azaldı ya da derim kalınlaşıyor
geçen gün ilk defa mutlu hissettim, basit bir sözün, her gün hepinizin duyduğu günaydının güzelliğini hatırladım
hatırlamak ilk umut kırıntısını düşürdü içime

gözünde fersiz süren günler yine atlatılır belki
yine başlar belki bu ağız konuşmaya diyebildim
tipik: öldürmedi ise güçlenip çıkacaksın
ölmedim, umut var hala...

Sunday, July 17, 2011

Aynada değilsin artık, ey kadın!

Zaman vardır, başlangıç ile şimdi arasına çekmek istediğin her çizgi için, gidiş-geliş 6'şar şeritten dümdüz ve kilometrelerce otoban inşa eder 3 kişi arasına... Toplam 12 şeridin hangisinde ve ne yönde olduğuna bir türlü karar veremediğin, kimin önde ve kimin arkada olduğunu bilmediğin bir şekilde, ilerlersin. Önünde akan yol, göz hizandadır. Ardında kalan yol ise hepi topu 3 dikiz aynasında gizlidir. Birine baktığında kendini de görebilirsin ucundan köşesinden... Kalan iki tanesi seni göstermez. Çünkü aracının dışındadır. Dışında kalan aynada, kendini göremezsin.

Dışında kalan iki ayna, dışında kalanları görmen, izlemen ve gelişlerini anlaman içindir. Eğer aynanda belirirlerse ve öncesinde önünde kalan yolda görmediysen, sana yaklaşıyorlar demektir. İşte o an, hızı kesmek için iyi bir andır. Beklersin, gelirler ve "yolun kalanında birlikte sürelim mi?" derler... Gülümser ve gaza basarsın. Artık yanındadırlar.

Ya da onları gördüğün an, vitesi düşürüp devri yükselterek, motorun gücünü 5.000 devre zorlar, ardından bir üst vitese geçip gazı köklersin. yetişmesinler istersin. Gideceğin vardır ve yanında yörende başka sürücü istemezsin. Yol senindir. Sana aittir.

Eğer bunu yaparsan ve ardındakilerle arayı çok hızlı açtığını farkedersen; bilmelisindir ki ardından gelenler anlamıştır seni. gazı kesmişler, yavaşlamışlar ve gitmene izin vermişlerdir. "İlerde bir mola yerinde nasıl olsa görüşürüz" demişlerdir. Ancak asla "Lan yeter artık, siktir git nereye gideceksen. Bana mı düştü tasası?" dememişlerdir. Zira böyle diyecek olsalardı, o otobana hiç çıkmazlardı.

Ama eğer önlerindeki sonsuz sayıda mola yerlerinden birinde bile durup soluklanmazsan, beklemezsen ardındakileri ve bir yorgunluk çayını birlikte yudumlamazsan; o zaman ardından gelenler senin kaçışından başka bir anlam yükleyemez hale gelirler o yola... Bir süre sonra, uğradıkları bir mola yerinde konaklamaya, oraya yerleşmeye ve dönüşte uğrayacağını ummaya başlarlar. Ama akıllarından asla "son çıkıştan çıkıp, otobanı terketmek" geçmez yine de... Beklerler, dönüşünü!

Mola yerindeyim dost kadın... Benden bir ya da iki ilerde (ya da geride) yer alan mola yerinde de bir başka dost adam var. Açtık biralarımızı, güneşin doğuşunu izliyoruz; otomobillerimizin kaputlarının üzerine uzanmış, sırtımızı ön cama dayamış bir biçimde... Aynalara bakmıyoruz artık. Biliyoruz ki dost kadın, aynanın bakış açısında değil. Biliyoruz ki önümüzde bir yerde...

Gidişine izin verdik, belki döner diye!

Friday, June 17, 2011

Yazıyla yirmi.. (20) rakamla da...

Bu pazar babalar günü, benim de 1 ay sonra babamdan olalı 20 yılım olacak.Onsuz geçen 20 yıl..Özlemekten öte onla konuşamadığım, tavsiyesini alamadığım, ona kendini gururla hissettirecek, ona omuz yaslayıp da dert yanamadığım, onla kavga edemediğim 20 yıl.

Bu öyle yirmi yıl oldu ki her geçen yıl ona ihtiyacımın fazlalaştığını hissettiriyor, yokluğunun içten içe beni kavurduğu yirmi yıl.

Evlat olarak ona veremediklerim ve hissettiremediklerimle gitti babam..Biraz daha dayanıverseydi ne olurdu sanki. Uzun uzadıya yazasım olsa da kısa tutmam gerek yoksa her kelime beni daha da acıtacak...

20/20...

Thursday, June 9, 2011

yeter'e geliyorum az kaldı...

Bugün de bitti..yeter demek için az adımım kaldı..meğer amma dolmuşum..

Tuesday, June 7, 2011

CAN SIKINTISI

Can arasıra huzursuzlaşıyor, sıkıntı çıkartıyor.Gaz oluşturuyor.Bu dönemimde böyle...
Kurmayı arzu ettiğim cümleler tıkanıyor..kaçınıyorum..keyif sadece alkol içerisinde mevcut ne yazık ki.

Friday, May 27, 2011

YALNIZ BOMBA....

Ne ironi..evin dibinde patlayan bomba ve kimsenin telefon acmamasi..Anneme bakiyorum dakika basi telefon geliyor..kendime bakiyorum 1 kisi bile aramadı..yalnızlık bu sanırım..

Saturday, May 21, 2011

ya ilaçlar olmasaydı?

bugun bu kadar sakin olur muydum?
olmazdım

1 haftadır nerede ise 3 saatlik uykuyla yaşam sürüyor, işler bitmiyor, gelen giden bitmiyor, arada günü birlik uçağa atlayıp gidişlerim hariç bir de uzun kalışlar

dün pilim bitti
öğleni zor edip, müşterileri uçağa bindirdim
ofise uğradım, içimde bir sıkıntı var ama ilaç bastırıyor
yorgunluktan ellerim titredi, herkes git eve yat biraz dedi
gittim
baktım kapıda arabası
şaşırdım
çıktım yukarı
görünce şaşırdı, bir yanı eminim sevindi
sevişti
yattık uyuduk
15 dakika sürmüş uyanmam
gözümü açtığımda çarşafın rengi dikkatimi çekti
boşver dedim
salona geldim
bir şarap şişesi ve 2 kadeh
küllük boşaltılmış
sadece 2 izmarit
izmaritlerden biri dikkatimi çekti, tanıdık değil

sonra resim oturdu yerine

ilaçlar sağ olsun, hissetmiyorum
hatta bu sabah hala bu evde olmak zorunda olmam bile midemi bulandırmıyor
sabah 7de evde çalışmaya başladım
her şey normalmiş gibi
hiç sorun yokmuş gibi
bir sene önce hayallerde, temizlik isteklerinde olan ben değilmişim gibi

eylülde etrafında torunları ile bir yaşlı olamayacağım gerçeğini kabul etmiştim zaten, ama görünen o ki ben güzel anıları olan bir yaşlı da olamayacağım. bir kez daha çok şükür ilaçlara, bunları ağlamadan, sızlamadan, kahrolmadan kabulleniyorum.

aradığınız, sorduğunuz halde size geri dönmüyorum, bunları yüksek sesle tekrar edemem, veya yüzünüze bakamam. gücüm ancak bu kadarına...

Sunday, May 1, 2011

tıbba güvenmek lazım

daha fazla inat etmeden tıbbın ellerine bıraktım kendimi
ilaçlar bir kaç gündür etkisini gösteriyor
boğazıma kadar gelse de hıçkırıklar, beyin yanlış alarm deyip bastırıyor
uyuyabilmeye başladım
hala bölük pörçük, hala 3 saati geçmiyor, ama vucudum gevşedi biraz
kendime sürekli geçecek diyorum, başarabilirsin diyorum

Sunday, April 24, 2011

şşşşşş

gereken tek şey sessizlik

susuyorum zaten
mecbur kalmadıkça kelime çıkmıyor ağzımdan özel hayatta
gülmek? iş için zorunlu olmadıkça o ifade belirmiyor yüzümde
nedenleri konusunda konuşmakta istemiyorum
bir köşede unutulmuş hatırlanmayan şekilde kalmak istiyorum.
başka zamanlarda egomu şişerecek olaylarda keyif vermiyor
duydugum haklısınlar da.
haklı olmak kimseyi mutlu etmiyor, beni de
çok üşüdüğüm günler bu günler

ısınmak için tavaya terayağ koydum
sonra 3 yumurta
sonra ince kesilmiş taze kaşar
sonra karışık baharat
kapak kapadım
sarılar sulu, beyazlar tam pişmiş, kaşar erimiş
4 dilim ekmek

diziport fairly legal, 2. bölüm
steve'in marketi dağıttığı sahne
yapmak istediğimi yaptı, kırdı, döktü

yoruldum hırpalanmaktan
önce hırpalayıp sonra diz üstü çökenlerden
yoruldum hepsine hırslanmamak için kendi kendime verdiğim savaştan

sormayın işte bana
bırakın ben yara sarayım
ne konuşmanın faydası var bana, ne bir omuzun
yaraların kabuk bağlaması lazım, kurutmam lazım
cuma gecesi bardak kırıldı elimde yıkarken
derin kesti, eklem yerinde kesik, elimi kullanmasan bir iki gün daha çabuk geçecek
ama çalışmam lazım, sürekli harekette
yeniden, yeniden, yeniden kanıyor 2 gündür
içim gibi işte

Thursday, March 24, 2011

Sürpriz severim

Sürprizi severim, sürpriz yapmaya bayılırım netekim beceremediğim sürprizler de içimde patlar.
Bilmem anlatabildim mi :)

Tuesday, March 8, 2011

bahtsız bedeviyi bologna'da kutup ayısı sever

koca italyadaki tek sigara düşmanı oteli bulmuşum
kafa sıyırılmak üzere

dün sabah karşı 3te çıktım yola
henüz popom bir otel odası gördü
onda da sigara yasakmış
aha da otel bu: http://www.4vialemasini.it/
benim düştüğüm hataya düşmeyin sigara seviyorsanız

ben en iyisi acil zıbarayım, zira bu yola başladığımdan beri olanlar kitap olacak

ama 3 espresso içtim
bi ravioli yedim

bi de pms var, değmeyin keyfime
yarın tatlıları sömürmeyen seden'i modena'da kutup ayısı sevsin

Balkabaklı Cheesecake - Caffé Nero

Bu öğlen kendime kıyak yaptım ve kendimi ödüllendirdim! Beyoğlunda işim çıktı, birşeyler atıştırdıktan sonra Kahve keyfine Nero'ya girdim, eh gönül ferman dinlemez.Balkabaklı Cheesecake ile gözgöze gelince aramızda birşeyler olduğunu hissettim.Teklifsiz olarak direkt odaklanarak kendisini midemde görmek istediğimi, bu aşkın karşılıksız da pek mümkün olabileceğini belirterek bir porsiyon ısmarladım.Sade Filtre kahve ile zaten sürekli olarak flört ettiğim için Cheesecake'e de mükemmel bir üçlü olabileceğimizi elimden geldiğince anlattım.
Sonuç: Balkabaklı Cheesecake bir harika, hem kıvamı, hem tadı, hemde kullandıkları malzeme olmuş.Filtre kahve ile mükemmel damak uyumu..Tavsiyedir.

Farkettiyseniz fotoğrafta Cheesecake'i tüm bir parça olarak göremiyoruz, heyecandan yedim fotoyu çekene kadar :)

Monday, March 7, 2011

Tuesday, February 22, 2011

Kısa ve Öz

%90 tekstil üreticilerinin ben ta a.k.
bitti, dağılabilirsiniz

Sunday, February 20, 2011

Haftada bir gün olsun durmak gerek

Bir gün olsun durmak ve şarj etmek gerek bünyeyi.
Bazen izin vermiyor hayat. Mesela bugün.
Markete gitmek gerek, yemek hazırlamak gerek, çamaşırları yıkayıp kurutmak gerek, önümüzdeki hafta için gerekli işleri yapmak gerek, hala devam den üretim sorunları için üreticilerle konuşmak gerek.

İçimden geçen tam Evrim'in yazdığı gibi susmak. Hatta hareketsiz kalmak. Dışarıdan yiyecek bir şeyler sipariş edip, yataktan çıkmadan yemek ve televizyona bakmak.

söylene söylene yapmam gerekeni yapıyorum. Sadece markete gitme fikri kabus. Evden dışarı adım atma isteği: sıfır!

Yarın sabah tüm koşturmaca başlıyor tekrar. ama bu sefer spordan fedakarlık yok, aklımı salim tutmak istiyorsam buna mecburum, zira rahatlayabileceğim başka bir şey kalmadı.

bir seneyi geçti geri sayım başlayalı. Ne çabuk geçiyor zaman. Ne güzel uyum sağlıyoruz her şeye. Tek bir soru var ama aklımda hep: değdi mi? tüm bunlara değiyor mu? Daha mı güzel her şey? Gelecek daha mı parlak artık? Daha mı mutlu herkes?
bir soru sormanın kötü tarafı bu işte. Her soru bir sonrakine açılan kapı.

Ben en iyisi getirdiklerimden bir tane seçip risotto yapayım. biraz karbonhidrat serotonin salgılatır nasıl olsa.

Saturday, February 19, 2011

Gerçeklerden kaçamazsın



bildiğiniz 1,5 numara yakın için gözlük
çok moralimi bozmasın diye cıvıl cıvıl bir yeşil
ama gerçek ortada, officially yaşlılık başlıyor
gözlerde bıraktı yarı yolda
artık okumak cam arkasından

Friday, February 18, 2011

40 YILLIK ACUR

 Bazen düşünüyorum da işin içinden çıkamıyorum, 40'lı yaşlarıma yaklaşırken daha fazla empati yaptıkça, daha fazla özendikçe, özendiğim, titizlendiğim ne kadar şey varsa aslında boş olduğunu görüp kendi kendime hayıflanıyorum.
Sikeyim anasını mecbur muyum lan ben etrafımdaki eşime, dostuma empati yapmaya ? Keriz yerine kondukça deliresim geliyor.Siktirin!

O yüzden daha az empati, daha çok huzur..Artık email yazarken bile o kadar koyverdim ki hiç kullanmak istemediğim o avam kısaltmaları bile kullanıyorum meğer boşuna kasıp,boşuna titizleniyormuşum.Artık devir "cnm", "tatlım", "şekerim" devridir..BSG!

 

KAYBEDENLER KULÜBÜ- POMPAYA DEVAM

Ahanda budur..Pompaya Devam !

imza: PMPYDVM

Thursday, February 17, 2011

Son gece

Zerre kadar dönme isteğim yok
Şu ülkeye her gelişimde aynı şeyi hissediyorum.
hiç bir yere bu kadar ait hissetmişliğim yok kendimi. Burada hiç mi sorun yok? Var... Amerika için özgürlükler ülkesi derler ya, yalan arkadaş. Özgürlük burada aslında, hazmedilmiş, hakkı verilen özgürlük var.
onlarında başbakanları ile problemleri var, ama başbakan kendisine gelen eleştirileri gülerek karşılayabiliyor. Televizyonlarda acımasızca eleştirebiliyor ve fişlenmiyorlar. Konuşmak sorun değil. İşsizlik burada da var. Hayat inanılmaz pahalı, en ucuz t-shirt 40 euro. Ama et yemek halk için sorun değil, marketlerdeki yiyecek fiyatları bize göre çok daha uygun.

Manasızca tapınmak özenmek değil benimki.

yorgunluktan beynim iki lafı bir araya getiremiyor.
son derece verimli geçti bu sefer, güzel işlerle dönüyorum. ama gerideki sorunlar bırakmadı yakamı. İş yaparken destek lazım, nasıl olacak bilmiyorum. biri lazım yardım için. Hepsi bir tarafa düzgün üretici lazım.

Akşam 6 gibi bitti işim, valizimi bile topladım. ama tüm gün İstanbul'dan yetişen sorunlar nefesimi kesti. giydim ayağıma rahatça bir ayakkabı, altıyı çeyrek geçe hızlı adımlarla başladığım yürüyüş sekiz buçukta ayağımdaki sızı ile kesintiye uğradı. Ne saatin nasıl geçtiğini anladım, ne soğuğu, ne de yağmuru.
Kafamı biraz açlık, biraz ayağımın acısı durdurdu. Kafamı kaldırdığımda Pasticceria Biffi'yi gördüm. 160 senedir aynı yerde. Benim Milano'yu ilk gördüğüm 1986'dan beri aynı yerde olması tarihi yanında küçük ayrıntı. Her şeyin sürekli değişmesine alışık bünyeme her seferinde şok etkisi yapıyor. Brie ve salame milanese ile bir sandviçe bir kadeh kırmızı eşlik etti. Servisimi veren yaşlı garsonun tatlı ama saygılı sohbeti ise ilaç. İstanbul'da yalnız yemek ne denli işkence ise, burada o kadar keyif.

bir gece hariç adam gibi yemek yiyemedim. her akşam fuar sonrası, bardan bir sandviç bir kola alıp koşarak odaya gidip eksik evrak işleri, nerede ise sabaha kadar üreticilerle telefon görüşmeleri, bağırmalar, çağırmalar... bir risotto yiyemeden döneceğime yanıyorum. ama buradaki pişmeye hazır risottolardan aldım birkaç paket. bir koca torba rende parmesana sadece 3 euro verdim desem? Raflarda şarap fiyatları insanı ağlatacak halde. 2€ya gayet içilebilir köpüklü şaraplar. Free shopta Keglevich 7€, burada markette de 7€. Bavulum zaten gelirken 20 kg üzeri idi, yemedi gözüm bir şey almayı.

ruhum dar dönüyorum... bir parçam burada kalıyor yine.
kısa zamanda edindiğim dostların tatlılığını da ekledim bavuluma.
Gelirken penti'nin istanbul desenli çorabını almıştım. dönünce tam 12 kişiye çoraptan göndereceğim :)

Doya doya kahve içtim. En iyi yaptığım şeylerden biri oldu :)

Sabah dokuz buçukta yola çıkıyorum. İlk durak Stazione Centrale. Oradan otobüs ve 1 saatte Bergamo'ya varış. Sonra check in. 14.00 te uçak kalkar. 18.00 gibi Sabiha Gökçen'e iniş. Cumartesi sabah ofise dönüş.
Asabi elbiseyi giyiş...

Son gece

Zerre kadar dönme isteğim yok
Şu ülkeye her gelişimde aynı şeyi hissediyorum.
hiç bir yere bu kadar ait hissetmişliğim yok kendimi. Burada hiç mi sorun yok? Var... Amerika için özgürlükler ülkesi derler ya, yalan arkadaş. Özgürlük burada aslında, hazmedilmiş, hakkı verilen özgürlük var.
onlarında başbakanları ile problemleri var, ama başbakan kendisine gelen eleştirileri gülerek karşılayabiliyor. Televizyonlarda acımasızca eleştirebiliyor ve fişlenmiyorlar. Konuşmak sorun değil. İşsizlik burada da var. Hayat inanılmaz pahalı, en ucuz t-shirt 40 euro. Ama et yemek halk için sorun değil, marketlerdeki yiyecek fiyatları bize göre çok daha uygun.

Manasızca tapınmak özenmek değil benimki.

yorgunluktan beynim iki lafı bir araya getiremiyor.
son derece verimli geçti bu sefer, güzel işlerle dönüyorum. ama gerideki sorunlar bırakmadı yakamı. İş yaparken destek lazım, nasıl olacak bilmiyorum. biri lazım yardım için. Hepsi bir tarafa düzgün üretici lazım.

Akşam 6 gibi bitti işim, valizimi bile topladım. ama tüm gün İstanbul'dan yetişen sorunlar nefesimi kesti. giydim ayağıma rahatça bir ayakkabı, altıyı çeyrek geçe hızlı adımlarla başladığım yürüyüş sekiz buçukta ayağımdaki sızı ile kesintiye uğradı. Ne saatin nasıl geçtiğini anladım, ne soğuğu, ne de yağmuru.
Kafamı biraz açlık, biraz ayağımın acısı durdurdu. Kafamı kaldırdığımda Pasticceria Biffi'yi gördüm. 160 senedir aynı yerde. Benim Milano'yu ilk gördüğüm 1986'dan beri aynı yerde olması tarihi yanında küçük ayrıntı. Her şeyin sürekli değişmesine alışık bünyeme her seferinde şok etkisi yapıyor. Brie ve salame milanese ile bir sandviçe bir kadeh kırmızı eşlik etti. Servisimi veren yaşlı garsonun tatlı ama saygılı sohbeti ise ilaç. İstanbul'da yalnız yemek ne denli işkence ise, burada o kadar keyif.

bir gece hariç adam gibi yemek yiyemedim. her akşam fuar sonrası, bardan bir sandviç bir kola alıp koşarak odaya gidip eksik evrak işleri, nerede ise sabaha kadar üreticilerle telefon görüşmeleri, bağırmalar, çağırmalar... bir risotto yiyemeden döneceğime yanıyorum. ama buradaki pişmeye hazır risottolardan aldım birkaç paket. bir koca torba rende parmesana sadece 3 euro verdim desem? Raflarda şarap fiyatları insanı ağlatacak halde. 2€ya gayet içilebilir köpüklü şaraplar. Free shopta Keglevich 7€, burada markette de 7€. Bavulum zaten gelirken 20 kg üzeri idi, yemedi gözüm bir şey almayı.

ruhum dar dönüyorum... bir parçam burada kalıyor yine.
kısa zamanda edindiğim dostların tatlılığını da ekledim bavuluma.
Gelirken penti'nin istanbul desenli çorabını almıştım. dönünce tam 12 kişiye çoraptan göndereceğim :)

Doya doya kahve içtim. En iyi yaptığım şeylerden biri oldu :)

Sabah dokuz buçukta yola çıkıyorum. İlk durak Stazione Centrale. Oradan otobüs ve 1 saatte Bergamo'ya varış. Sonra check in. 14.00 te uçak kalkar. 18.00 gibi Sabiha Gökçen'e iniş. Cumartesi sabah ofise dönüş.
Asabi elbiseyi giyiş...

:))))

Ev tuttum! :)

Wednesday, February 16, 2011

Muhabiriniz Milano'dan bildiriyor


Geldiğimden beri dinemeyen bir yağmur
Şanına yakışır şekilde, soğuk, yağmurlu ve gri
Otelden az uzaklaşabildim, azıcık yürüyebildim
Minicik odam, minicik yatağım ile mutluyum ama
Seviyorum bu toprakları, rahat ediyorum
Hele ki akşam gazetelere bakıp oda tv olayını okuyup, başbakanın tornadan çıkmış hanımlar demecini okuyunca kararan içim Milano ile yarış haline girince, iyiden iyiye gelmek istemiyorum geriye.
İnsan olduğumu hissedebildiğim yerlerde kalmak istiyorum.

akşam az biraz vitrinlere baktım, yeni sezon tüm güzelliği ile renklendirmiş şehri, ama fiyatlara yaklaşmadan önce tansiyon ilacı şart. Yemek içmek denildiğinde ise güzel ülkemden kat be kat ucuz, ister market olsun ister restaurant.

fuarın açılış saati geldi, benden bu kadar bugünlük.

Sunday, February 13, 2011

Bazen çıkılmaz çukurdan

Dear Evrim,

Önce yorumuna cevap yazıyordum, sonra düşünceler birbirini kovaladı.
Dün yazıyı yazarken gelen telefonla beraber dışarı çıkmam gerekti acilen. yolda bir yandan konuşup bir yandan giderken trafikte bir an oldu ve normalde kolay yapabileceğim bir fren çok zor oldu. Haftalardır lastiklerimi değiştirmem gerektiğini biliyordum, bitmek üzerelerdi ve başıma dert açmaları an meselesi idi.

Hayatım içinde aynı şeyi hissetmiştim uzun zaman önce.

Dün bir anda durdum ve gidip lastiklerimi değiştirdim, ihmal ettiğim rot balans ayarlarını yaptırdım. Ve araba yine benim bildiğim, sevdiğim minik böcüğüm oldu. Yine güvenmeye başladım ona, herhangi bir parçası bakım sinyali verene dek güveneceğim ona, sinyal geldiğinde ise güvenimi kaybetmek yerine gidip gerekenleri yapacağım.

Söz konusu hayat olduğunda ise işler bu kadar kolay değil. sinyalleri ciddiye alıp almamak çok şeyi değiştirmiyor. Mesela kendimi hapsettiğim odacığı yıkmam gerektiğini, yıkmama değeceğini düşündüğümde çok korkarak, korkmak ne kelime titreyerek yerle bir etmiştim odayı. Taze havayı ciğerlerime doldurdum korkarak, gün ışığının gözlerimi kamaştırmasına alışmaya çalıştım, net göremezken ellerimle de olsa etrafımı tanımaya kalktım. Bütün korkularıma rağmen uyum sağladım, hatta bu korunaksız ortamı, risklerini çok sevdim. Çok şey değişti, tansiyonum yükselmez oldu mesela. Başkasına güvenmeyi öğrendim, hiç bir şey yapmamayı, eve para getiren olmamayı, kural koyan olmamayı öğrenmeye çalıştım, adım adım başarmaya bile gittim.

Ama... malum amalar genelde olumsuzluğa giden yoldaki çakıl taşı :)

İnsan ne yaparsa yapsın değiştiremeyeceği şeyler varmış. Gidip kendi lastiklerimi değiştirip, ayar yaptıramıyorum mesela. Zaman geliyor, görüyorsun ki odasız yaşaman mümkün değil. Hatta pencere bırakman bile çok tehlikeli.
İnşaat zamanım sürüyor bir süredir. Yavaş ilerliyor inşaat ya yağmur yağıyor, ya belediye sorun çıkarıyor. diğer inşaatım kadar hızlı ilerleyemiyor çünkü artık artık o kadar genç ve enerji dolu değilim.

Ve 19lar geliyor arkadan... Yaşamam gereken hayatın bir parçası bu.
Nefes almak kadar normal artık.
Çünkü ülke gerçeğinin aksine, ben işini zamanında, doğru ve gerektiği şekilde yapan olmak için savaşıyorum. Ben sözünü tutan, ne olursa olsun, bedeli ne olursa olsun sözünü tutan olmak için çalışıyorum. Çıkan olumsuzlukların, bozulan sağlığın, aşılamaz gözüken engellerin beni durdurmasına müsaade etmiyorum. Artık herkesin normal kabul ettiği 2 sıfatın üzerime asla yakışmadığını düşünüyorum.
İşimi yaparken bahanelerin ardı yerine, savaş alanını seçiyorum.

İnan bana 19, korkaklıktan, kaçmaktan daha tehlikesiz.

Bazen çıkılmaz çukurdan

Dear Evrim,

Önce yorumuna cevap yazıyordum, sonra düşünceler birbirini kovaladı.
Dün yazıyı yazarken gelen telefonla beraber dışarı çıkmam gerekti acilen. yolda bir yandan konuşup bir yandan giderken trafikte bir an oldu ve normalde kolay yapabileceğim bir fren çok zor oldu. Haftalardır lastiklerimi değiştirmem gerektiğini biliyordum, bitmek üzerelerdi ve başıma dert açmaları an meselesi idi.

Hayatım içinde aynı şeyi hissetmiştim uzun zaman önce.

Dün bir anda durdum ve gidip lastiklerimi değiştirdim, ihmal ettiğim rot balans ayarlarını yaptırdım. Ve araba yine benim bildiğim, sevdiğim minik böcüğüm oldu. Yine güvenmeye başladım ona, herhangi bir parçası bakım sinyali verene dek güveneceğim ona, sinyal geldiğinde ise güvenimi kaybetmek yerine gidip gerekenleri yapacağım.

Söz konusu hayat olduğunda ise işler bu kadar kolay değil. sinyalleri ciddiye alıp almamak çok şeyi değiştirmiyor. Mesela kendimi hapsettiğim odacığı yıkmam gerektiğini, yıkmama değeceğini düşündüğümde çok korkarak, korkmak ne kelime titreyerek yerle bir etmiştim odayı. Taze havayı ciğerlerime doldurdum korkarak, gün ışığının gözlerimi kamaştırmasına alışmaya çalıştım, net göremezken ellerimle de olsa etrafımı tanımaya kalktım. Bütün korkularıma rağmen uyum sağladım, hatta bu korunaksız ortamı, risklerini çok sevdim. Çok şey değişti, tansiyonum yükselmez oldu mesela. Başkasına güvenmeyi öğrendim, hiç bir şey yapmamayı, eve para getiren olmamayı, kural koyan olmamayı öğrenmeye çalıştım, adım adım başarmaya bile gittim.

Ama... malum amalar genelde olumsuzluğa giden yoldaki çakıl taşı :)

İnsan ne yaparsa yapsın değiştiremeyeceği şeyler varmış. Gidip kendi lastiklerimi değiştirip, ayar yaptıramıyorum mesela. Zaman geliyor, görüyorsun ki odasız yaşaman mümkün değil. Hatta pencere bırakman bile çok tehlikeli.
İnşaat zamanım sürüyor bir süredir. Yavaş ilerliyor inşaat ya yağmur yağıyor, ya belediye sorun çıkarıyor. diğer inşaatım kadar hızlı ilerleyemiyor çünkü artık artık o kadar genç ve enerji dolu değilim.

Ve 19lar geliyor arkadan... Yaşamam gereken hayatın bir parçası bu.
Nefes almak kadar normal artık.

Saturday, February 12, 2011

Mola - tansiyon 19 iken iş yapmanın keyfi

Sessizlik ve sakinlik isteği diz boyu

Yalan sanacaksınız belki ama pazartesi sabahı uyandığımdan beri günde 3 saat uyudum, 2 saatim yolda geçti. geri kalanında ise sadece çalıştım. İnsan mecbur kalınca dikkatini ne kadar uzun süre toplarmış ve bölünmezmiş öğrendim.

3 yüklemede çıkan sorunlar bildiğimiz kaos kavramını bambaşka boyutlara taşıdı. an itibarı ile tansiyon 19. Ve daha yeni kapadım bir üretici ile telefonu, bağırmaktan ses tellerim gitti. Beynimde kendi sesim uğulduyor.

Fuar için ne gönderdim, nasıl gönderdim hatırlamıyorum, eksiğim var mı bilmiyorum. Çünkü bir haftadır 2 pezevenk üretici yüzünden mütemadiyen toplantı, mail, telefon, atölye derken durmadım hiç. Daha çıkıp almam gerekenler var, bavul hazırlamalıyım, ne gelse elime dolduramam bu sefer, dikkatli seçmek zorundayım. Bir yandan telefon elde, diğer taraftan dolaptan bavul indirirken ayağıma düşürdüm bavulu, tırnağım mosmor, canım yanıyor.

Biten sigara paketlerini sayamıyorum bile...

Ve telefon yine...

Saturday, February 5, 2011

Que Tal


Efenim dün akşam uruk bey eksiği ile imkansızı başarıp dışarı çıkabildik.
Genelde gazeteden okuyup gaza gelişim pek yoktur mekan seçimlerinde ama tapas konusu ince konu. Pek severim içeyim, mini mini yemelikler gelsin gitsin, lezzet yeridne olsun, servis alırken 2 kelamda edebileyim.

İsteklerimin çoğunu doyuran bir mekan gerçekten.
2 cici hanımın işletmeciliğinde, ve mekandaki woman touch ziyadesi ile belli. Alkol yasakları kapsamında manasız uygulamaları maruz kalıp, fazla tetikte olsalar da haklı olarak, kendi adıma keyifli bir gece yaşadım. Listeden epey bir şey tadıp, 2 sangria, 3 bira, 1 kolaya 78 lira verdik ki, sırf yediklerimizin adedini düşününce helali hoş olsun diyerek ayrıldık mekandan.
Gittiğimiz gecenin şansı mıdır, yoksa özel bir durum mudur bilmem ama kel erkek fetişi olanlar için ideal mekan. Orada olduğumuz sürece her masada minimum 1 kel mevcuttu :)
Sangrialarını özellikle tavsiye etmelerine rağmen çok başarılı bulduğumu söyleyemem. Tabii buna sigarasız içki zorunluluğu, sangiranın benim için sadece yaz içkisi oluşu da etki etmiş olabilir lakin, sangria kulandığınız şarap kadar güzel olacaktır her zaman :)
Bir de acilen bira bardağı edinmeleri lazım, zira meyve suyu bardağında bira lise yıllarında hoş olabilir ama 40 yaş ve üzeri fazlasını arıyor. Sahibelerin bira satışından uzak durmak istemelerini anlıyor, takdir ediyor ve saygı duyuyor olmama karşın, en azından uygun bardak bulunmalı.
Kendi adıma uzun dönem kapanmamasını umduğum bir mekanı buldum, masa azlığını göz önüne alarak gitmeden rezervasyon yaparsanız bizim gibi barda tünemezsiniz. Ben yerimizden sond erece memnundum gerçi, hele ki yanımda uyuklayan hanımefendi kedicik ile girdiğim muhabbet tadımı tavana taşıdı.
Bence gidiniz...Huzurlu, sohbetli geceler, iş çıkışları için ideal gözüktü gözüme

Que Tal

Efenim dün akşam uruk bey eksiği ile imkansızı başarıp dışarı çıkabildik.
Genelde gazeteden okuyup gaza gelişim pek yoktur mekan seçimlerinde ama tapas konusu ince konu. Pek severim içeyim, mini mini yemelikler gelsin gitsin, lezzet yeridne olsun, servis alırken 2 kelamda edebileyim.

İsteklerimin çoğunu doyuran bir mekan gerçekten.
2 cici hanımın işletmeciliğinde, ve mekandaki woman touch ziyadesi ile belli. Alkol yasakları kapsamında manasız uygulamaları maruz kalıp, fazla tetikte olsalar da haklı olarak, kendi adıma keyifli bir gece yaşadım. Listeden epey bir şey tadıp, 2 sangria, 3 bira, 1 kolaya 78 lira verdik ki, sırf yediklerimizin adedini düşününce helali hoş olsun diyerek ayrıldık mekandan.
Gittiğimiz gecenin şansı mıdır, yoksa özel bir durum mudur bilmem ama kel erkek fetişi olanlar için ideal mekan. Orada olduğumuz sürece her masada minimum 1 kel mevcuttu :)
Sangrialarını özellikle tavsiye etmelerine rağmen çok başarılı bulduğumu söyleyemem. Tabii buna sigarasız içki zorunluluğu, sangiranın benim için sadece yaz içkisi oluşu da etki etmiş olabilir lakin, sangria kulandığınız şarap kadar güzel olacaktır her zaman :)
Bir de acilen bira bardağı edinmeleri lazım, zira meyve suyu bardağında bira lise yıllarında hoş olabilir ama 40 yaş ve üzeri fazlasını arıyor. Sahibelerin bira satışından uzak durmak istemelerini anlıyor, takdir ediyor ve saygı duyuyor olmama karşın, en azından uygun bardak bulunmalı.

Monday, January 31, 2011

Dedikodu

bildiğiniz kadın dedikodusu yapacağım (bayan dedikodusu değil kadın dedikodusu, peki neden? çünkü dedikodu yapanın cinsiyetini belirtiyorum, Bayan Z'nin ya da Z hanımın dedikodusunu da yapabilirdim, ama burada durum genel)

Blogları okuyorum, bir blogda dağınıklık vs üzerine bir post var, hanımlarda ya allah en dağınık benim yarışında :) Manyakça titizlik nasıl marifet değilse, manyakça dağınıklıkta marifet değil bana göre.
En ilgimi çeken commentler ben tencereleri çalkalamadan koyarım konusundaki bildiğiniz idrar yarışı oldu. Makine var iken neden sudan geçirmek lazımmış.

Akıl fikir versin yukarıdaki hepsine, eh arada biraz okuyup neden çalkalamak gerektiğini öğrenseler fena olmaz sanki.

Yan dairedeki ağlayan bebeğe içim parçalanıyor ama, bir yandan da susturun huleynnn artık çığlıkları atasım var. Garipler yatak odalarına ses gitmesin diye salona getirmişler çocuğu ama bu gece benim salonda yatasım geldiğini ne bilsinler, değil mi efendim? allah sanırım çocuğu kesiyorlar, zira feci bir çığlık yükseldi

Sunday, January 30, 2011

durup dururken

durup dururken geçti akıldan
yaz gecesi, esmiyor, ya 15 yaşındayım ya 16
Zeki abiler florya'da ki eve yeni taşınmışlar
daha hayatımda üzücü, can sıkıcı, kendimi yenik hissettirici hiçbir şey olmamış
mutlu çocuğum hala

annemlerde gelecekler, birlikte yemek yiyeceğiz
yemekte ne var ne yok, o gece neler olmuştu hatırlamıyorum
aklımda kalan Zeki abi mantarları temizlerken benim peynirleri kestiğim
ve portakal sıktığım
çünkü o gecenin ilk ikramı campari-portakal olacaktı

sonrasında defalarca içsem de, o ilk içtiğim gecenin tadı hep ağzımda
şanslı idim bir çocuk olarak, her şeyi evimde öğrendim; dolayısı ile dışarıda hiç bir şeye şaşırmadım.

bu gece yakışırdı bir kadeh, ama şansa bak portakal yok.
bu aralar hep böyle zaten, her şey var, ama hep bir şey eksik

Saturday, January 29, 2011

Mutlu ev balkonundan belli olur

Tüm gün yattığım yerden balkonuma baktım.
Artık ruhsuz, hareketsiz balkonuma.

Yeni taşındığımız günler geldi aklıma, hevesle alınan masalar, çiçekler, balkon için farklı kül tablaları, kurulan sofralar...
Çok büyük balkon değil,en fazla 4 kişi keyif yapılırdı.
Enginar pişirilen bir gün mesela, sonbahardı sanırım, hem sıcak hem serin. Çok gülmüş, çok eğlenmiş, çok konuşmuştuk.

bitti sonra o günler.
Şimdi çıplak bir masa, katlanıp kenara konmuş, haftada bir temizlikte silinen sandalyeler.

Oturduğum yerden gözüken 2 başka balkon. Kış günü bile ne çiçekleri eksik, ne masa örtüleri
soğuğa rağmen arada çıkıyor ev ahalisi o balkona, ya sigara içemeye, ya etrafa bakmaya.
Yaşıyor balkonları.
Dertsiz ev değillerdir, ama mutlu bir evdeler
Balkondan belli...




Yanılsama

pazartesi sabahı 5te başladı ya gün... dün akşam bitti
sanki gün 24 saat değil 120 saat idi
3 firmadan gelen müşteriler, sevkiyatlar, son kontroller, konsomasyonlar...

bizim işte yarısı işinizi yapmak, yarısı bildiğiniz konsomasyon
bu sabah fark ettim ki konuşmaktan ve gülümsemekten çene kaslarım bitmiş
sesim travestiler gibi
gözlerimin altı çökük her gün maksimum 2 saat uyumaktan
yüzümde bir şişlik içilen içkilerden, vücut su toplamış... doğal olarak kilo alınmış
en güzel tarafı ölen müşteri diriltilmiş, problemler çözülmüş...

Şimdi koltukta, yorgan altında yatış, son 1 saattir bira da eşlik ediyor
neden bira? çünkü her şey basit olmalı bugün
2 erkek 1 kadın müşteri geçti bu hafta elimden (evet bayan değil kadın, neden? çünkü cinsiyetini belirtiyorum cümlede, kibarcıklık yapmıyorum)
Gelen kadın İtalya'nın küçük bir kasabasından... hayat dolu cıvıl cıvıl bir kız. Etrafındaki her şeye meraklı, simitten tutun kağıt helvaya kadar. 2 günün yarısı iş idi ise yarısı yemek yemek idi :) her şeyi tatmak istedi... Nasıl mutlu yeni şeyleri denedikçe... Çay demlemeyi ve irmik helvası yapmayı öğrenmişti giderken :)
Salı gecesi onu alana bırakırken, diğer taraftan diğer müşterinin uçağı iniyordu. Şimdiye dek 2 kez görmüştüm sadece ve hep gergin geçen toplantılar olmuştu. yüzüme koydum en büyük gülücüğü, sarılarak karşıladım, önce afalladı, aç mısın derken aldım bunu götürdüm içmeye. Gecenin sonunda annesinin kollarında nasıl öldüğünü anlatıyordu :) Benim kadar cilveden, politiklikten uzak bir kadın nasıl bunları başarıyor şaşırtıcı tabii, işin ucunda iş başarısı olunca gizli kapaklı tüm yetenekler çıkıyor bende demek ortaya :) Ertesi 2 gün araladığım kapıdan içeri iyice girdim içeri, dün öğlen uçağına bindirirken hem benim hamileye (kadın anne oldu çocuk büyüyor, adı hala hamile kaldı. içimden geçen diğer sıfatları saymamdan iyidir herhalde) kızıp başka yere verdiği orderları geri çekip, üstüne bir de yeni bir ürün grubunu daha eklemiştim cebime. İşi olmadığı halde 15inde fuara gelecek, güzel içme arkadaşı olmuşum :)
Onu 2 gibi uçağa bindirip, 2.15 te diğer geleni karşıladım, istikamet Kıraç Köyü. allahtan ilişkimiz oturdu kendisi ile, hem iş hem sohbet yormadan akıp gidiyor. Gece son kontrollerimizi de bitirdikten sonra sabah 6da uçuşu olduğundan ve 3te kalkması gerekeceğinden yemeksiz içkisiz tamamladık geceyi.
Sabah velayeti babada kalan evladın mamasını veremediğimden istikamet koşuyolu idi.
Eve bir girdim ki baba dönmüş seyahatten. Beklemiyordum karşılaşmayı... bir an sanki her şey normaldi, girmem gereken eve girmiştim ve her zaman ki gibi sarılıp öpecektim. salakça uzandımda hatta ama şık bir hareket ile uzatılan yanak ile uyandım rüyadan :) yorgunluktan hep...
bir hoş beş... sonra dönmem gereken eve dönüş. Enteresan şekilde huzurlu ev. Zamanında ki huzursuzluklar o kadar kazınmış ki beynime, hep aynı sahneleri bekliyorum.
Şişmiş ayaklar, akmaya yüz tutmuş makyaj, sigara kokusu sinmiş üst baş... Hemen bir acele duş, ayaklara tuzlu sular, bir pizza, yanına kola... Biraz tv ve koltukta uyuyuş.
Yatağa gitmek bile istemedim, mayıştığım yerde uyumak sadece.
Sabah kedilerin açız lan kalkkkkkk komutları ile 8.30 da uyanış, marketin açılışını beklerken benzin alış, iki kap uyduruk yaş mama ile akşamı etmelerini sağlayış, kahvaltılık bir şeyler alıp, eve geliş.
Bir yandan kahvaltı ederken bir kitaba başlayış ve bitiriş.
Koltuktan kalkabilme ihtimalim sıfır, ayaklarım hala davul...

Bu hafta hareketli, fuar hazırlıkları, yeni yüklemeler, yeni stresler...Az kaldı yahu, 2 hafta, sonra uzaklardayım...


Wednesday, January 26, 2011

Al misketlerini, ver misketlerimi



Ey tüm zamanlar boyunca esen yellerden alınan ilhamların,
Ey yürek üstüne yürek koymaya çekinenlerin,
Ey mezalim ordusunca yönetilen ruhların
ve gördüğü,
ancak bir zaman diliminin anlık nefes alışları olan insanoğlunun
büyük kabusu: Sen…

Kurutulmuş zamanlar bıraktın bana; bir yaşamın günlük misali sayfaları arasında, yere düştükçe saçılan ve saçıldıkça kırılan, parçalanan, toz olan…

Kasıklarıma yediğim tekmelerin acısıyla kıvrandığım, düştüğüm ve kalkamadığım her zaman diliminde; yani gelip kaldıracağını umduğum zamanlarda işte, bir pandik atıp kaçan sen…

Kanıksadığım bir savaşın içinde, kimi zaman fethettiğim bir kaya parçasına sevindirirken, ardımdan dolaşarak, var olan en yüksek zirvemi hep düşman bayrakları ile donatan sen…

Var olduğuna inanılan o ilahi boyutun içinde; milyonlarca sunağın üst üste dizilmesi ile oluşan ve çokça kırmızı, kan kokan bir tahtın tepesinde duran... Elinde milyarlarca uzaktan kumanda aleti, sıkıldıkça değiştirip her birini, kimimizi sağa sola, kimimizi ileri geri yürütürken, pili bitenlerin pilini değiştirmektense fırlatıp atan, bir oyuncağı ile bir ömür boyu oynayamadığından, sıkıldığından, işte hep yeni oyuncaklar isteyen sen…

Hep kendinde olmayanı düşleyen ve oyuncaklarının içine yerleştiren, sonra da senden bir parça olduklarını kulaklarına fısıldayarak kimini ezanların, kimini çanların, kimini öküz seslerinin arasına yollayan; bu garipliği bir mizah anlayışı olarak benimseyen, senden başka kimsenin gülmediğini bilsen bile komik olduğuna inanan sen…

İçine akıl koymayı unuttuğun yüz binlerce beynin; sokak lambaları arasında embesilleşmiş pervaneler gibi uçuşmasına seyirci kalan, “geldikleri yerde çok var nasıl olsa” diye defolu hiçbir üretimini düzeltmeye çalışmayan, kalite belgelerinden bihaber, son kullanma tarihlerini ve raf ömürlerini saçmalıklarla dolu bir ecel kılavuzuna bağlayan, sonra seçtiğin rastgele sayfalardan yaratıcılık dolu sona erdiricilik oyunları oynayan sen…

Ve elinde küresel bir kumbara… Biriktirdiklerini içine attığın, zor günler için sakladığın birikimlerini koruduğun, adına senin ne dediğini bilmediğim ama benim dünya dediğim bu kumbaranın anahtarını kaybetmişken… Bir gün sırf ne kadar biriktiğini merak ettiğin için, çarpıp bir yerlere kıracağını biliyorken… Saçılacağım yer hakkında en ufak bir fikrim yokken… Yani sen benim, birikiminin geleceğine işte bu kadar kayıtsız, bu kadar sorumsuzken ve “Sen doğru olanı yap diye bir emir verdim. Yapmazsan bittin oğlum” şeklinde tehditlerle kumbaranın tepesindeki delikten ara sıra bakıp bakıp kaçıyorken…

Yani aslında sen böyle her daim çocukken... Çocukluğunun tüm düzlüğü, tüm oyunbazlığı ile “Ulan öldüğünde var ya… Öyle bir yere koyacağım ki seni…” diye mızıkçılıklar falan yapan, oyunun tüm kurallarını o an, canının istediği gibi değiştiren, sıkılınca topunu alıp giden sen…

Gelme oğlum bir daha bizim mahalleye… Al misketlerini de… Akşam babama demezsem bak seni…

Loki, Balder'i Öldürünce

Bir bakış açısına göre korku; insanın aslında genlerinde taşımadığı, yaşadıkça ve deneyimledikçe öğrendiği bir olgu... Bir diğer bakış açısına göre ise genlerde miras olarak aktarılan ve ilk fırsatta su yüzüne çıkmaya çalışan şifrelerden biri... Yani biri doğuştan, diğeri değil... Hangisi olursa olsun korku; kişinin yaşamının yörüngesini çizebilecek kadar güçlü, saplantılar yaratacak kadar da inatçı bir duygu...

İnsanda korkunun tarihçesine bakıldığında; ilk çağlara kadar gitmekte pek sakınca görünmüyor. Hatta o çağdaki korku kavramına ayrı bir saygı duyduğumu da belirtmeliyim. Jurassic Park filminde, koltuk kenarlarına tırnak geçirten dinozorlarla bir arada yaşamaya ve hayatta kalmaya, hatta utanmadan bir de avlamaya çalışan bu insanlar; benim günümüz modern çağında edindiğim korku kavramından daha yalın ve daha kesin sonuçlara gebe korkular yaşıyorlardı büyük olasılıkla... Ağaçlarda yaşayan atalarımızın, ağaçtan düşme korkusunun genlerimize kazınmış halini her birimiz yaşamışızdır: Uykunuzdan bir anda, sanki boşluğa düşüyormuşsunuz gibi uyanırsınız aniden. İçinizdeki boşluk duygusunun yanı başında, keskin bir korku da vardır. Etrafınıza bir süre ürkek gözlerle bakarsınız. Yeniden uykuya dalmakta zorlanırsınız. Oysa hep uyuduğunuz odadasınızdır işte.

Bazı doğa olaylarından korkmamayı öğrendikten sonra, kendi kendimize korkacak kavramlar yaratmakta da üstümüze olmadığını kanıtlama yarışına girdiğimiz dönemler başladı, ilk çağlardan sonra... Ateşi bulan insanoğlu, bulduğu şeye tapmaya başladı. Aktif volkanların içine kurbanlar atılmaya başlandı; Ateş Tanrısı kızgınlığını kendi kabilelerine yöneltmesin diye... Doğanın tutarlı kararlılığı devam ettikçe, kimi toplumlar artık ateşten, gök gürültüsünden, şimşekten korkmaz oldular. O zaman da devreye, onların yerini alacak Tanrılar girdi. Çünkü korkusuz olmazdı, bir şeylerden korkmak zorundaydık.

İnanma ihtiyacından doğan ve kimi zaman dehşet, kimi zamansa şehvet yüklü hikayelerle belirli bir sosyal grubun ortak paydasını oluşturan mitolojiler buna en güzel örnekler... Günümüzde hala etkilerini hissettiğimiz mitolojik öyküler, o yıllarda bir kanala girme ihtiyacı duyan korkunun da beslendiği kavramlardan biri oldu. Çok başlı dev köpeklerden, sırf insanlara ateşi verdiği için işkenceye uğrayan tanrılara kadar çok zengin bir yelpazede insanlar; birbirlerinden habersiz binlerce tanrı ile yıllarca korku üstüne korku yaşadılar. Yunan, Roma, İskandinav, Kızılderili, Türk bir çok ulusun mitolojik öyküleri; bu uluslar gün gelip karşılaşana dek kendi içinde tanrılar üretmeye ve yeni korkular salmaya devam etti.

Mitolojinin günümüze yansımalarından biri olan 13 sayısının uğursuzluğu, İskandinav öykülerinden dünyanın her yerine yayılan çarpıcı örneklerden biri... 12 ve 14 gibi gayet masum iki sayının arasında, kendi halinde yaşayan 13'ü uğursuz yapan neydi peki?

İskandinav Güzellik Tanrısı Balder; günün birinde diğer tanrıları brunch eşliğinde sohbet etmeye ve müzik dinlemeye çağırır. Toplam davetli sayısı 12'dir... İskandinav Yalan Tanrısı Loki ise davet edilmez ve çok sinirlenir. Yine de partiye gitmeye karar verir. Parti başladıktan kısa süre sonra arz-ı endam eder fakat kaderin ilginç bir oyunudur ki kendisi o an 13. davetli olmuştur. Parti sırasında "Vay efendim sen beni neden davet etmezsin", "Neden davet edeyim, sen yalancının tekisin ve insanlara yalan söylemeyi öğretiyorsun" gibi mitolojik ve ağdalı cümleler eşliğinde kavga kopar ve Loki, Balder'i öldürür. İskandinav mitolojisinden anlıyoruz ki Balder pek sevilen bir tanrıdır (güzeli kim sevmez!) ve bu yüzden 13. kişi olan davetsiz Loki'nin bu sayısal pozisyonu, o zamandan beri bu sayının uğursuz olmasına neden olur.

Batıl inançların insanlarda yarattığı duygunun adı ne derece korkudur tartışılır tabi... Ama yüzyıllardır nesilden nesile aktarılabilen bu 13 uğursuzluğu o derece güçlüdür ki işte bugün bile hala bilinmektedir. (Eminim hiçbiriniz 13 sayısının uğursuzluğu konusunda "Bu adam neden bahsediyor?" dememişsinizdir.)

Klasik "uğursuz 13" örneği, şaşırtıcı bir hızla çeşitlendirilebilir üstelik. Bakın bakalım tanıdık gelenler var mı?

Köpek uluması, karga ve baykuş ötüşü, gece tırnak kesmek ve ıslık çalmak, iki bayram arasında nikah kıymamak (teknik olarak mümkün değil!), merdiven altından geçmemek, doğum ve ölüm sonralarında "kırklama" törenleri yapmak, yolcu edilenin ardından su dökmek, sabah kara kedi görmek ya da kara kedinin önünüzden geçmesi... Evrensel ve yöresel olarak inanılmaz uzun bir listeden sadece birkaç tanesi...

Acaba diyorum bazen; Yalan Tanrısı Loki, Güzellik Tanrısı Balder'i öldürmeseydi dünya nasıl olurdu? Ya da Güzellik Tanrısı Balder; Yalan Tanrısı Loki'yi öldürseydi benzer bir durumda, 13 sayısı yine uğursuz olur muydu? İşte bu aslında varolmayan gizem bile, azmeden kişiyi korkunun kucağına atmak için yeterli...

İlk çağlardan bu yana edindiğimiz "korku oluşturucu"ların büyük bölümünde, önemli bir ortak nokta olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor: Bilinemezlik... Demek ki bir korkuyu sürekli beslemek istiyorsak, korku kaynağı hakkında çok az gerçeğe ulaşabilir olmamız ön koşul. Kaynağı açıklamaya başladıkça, korkuyu da yenebiliyoruz. Doğa olayları bize bunu gösteriyor. Açıklanamayan mitler yaratıldıkça, korkunun da sürecini uzatmak mümkün olmuş. Şimdilerde sadece öykü olarak okunan bu mitolojik yazılar, zamanında inanılmaz bir mekanizma olarak yaşamış ve canlı tutulmuş.

Açıklayamadığımız olaylardan ya da kavramlardan korkmak, bilinmeyenden korkmak; zaman içinde "yetersizlik" kavramını da beraberinde getirmiş. 21. yüzyılın modern dünyasında yaşayan insanları bugün Loki, Ares, Poseidon gibi mitolojik tanrılarla ya da doğa olayları ile korkutmaya çalıştığınızda, alacağınız onlarca eğlenceli tepki olabilir. Yüksek olasılıkla bundan 200-300 yıl sonra; bugünün insanının korkuları için de aynı durum geçerli olacaktır.

Kısa bir özet çıkarırsak; korkuyu farklı şekillerde tanımlayanlar çıkacaktır, ama anlamaya ya da yenmeye yetersiz kaldığımızdan korkarız. Korkumuzu sevmediğimiz için, bir şekilde onu anlamaya ve yenmeye çalışır, bunu bir gün başarırız. O zaman da yetersiz kalacağımız yeni bir korkunun peşine düşeriz. Bu kısır döngü, korkunun ta kendisidir.

Tuesday, January 25, 2011

Yıl 1965...

Bulanıklaşmış görüntüler ve silikleşen, birer fısıltı haline gelen sesler... Bir anıyı yaşanmış kılan ne varsa, herbirinin teker teker flulaştığını anladığında ne yapmalı insan? Kesintisiz, net ve çıplak biçimde hatırlanabilen son şey sadece bir isimse artık, ne yapmalı?

Gökyüzüne doğru yükselen solgun, gri, dışı da içi de hapis binalarla örülü sokaklar... Bu sokaklardan oluşan caddeler ve işte bu caddelerden örülü bir şehrin tam göbeğindeysen; tüm şehrin bir hapishane olduğu gerçeği ile burun buruna yaşarken günlük havalandırmaları, voltaları; hatta bu koca hapishanede her an bir yaşam kavgasının tam da ortasındaysan eğer...

Bir çırpıda okunan sürükleyici bir romanı, bitirmiş olmanın huzuru ile kitaplığın raflarına kaldırdığında; bunca sevdiğin ve değer verdiğin kitabı yıllarca belki yerinden bir daha almayacak olman garip değil mi? Bunca sevdiğin ve seni sürükleyen, bir solukta tükettiğin bu kitap, belki diğerleri arasında sayfaları en hızlı solacak olan kitapsa, bu nasıl bir değer vermedir? Okudun ve bitirdin! Bu mudur?

Hızla soluklaşan sayfalar, toz tutan sayfa kenarları... Bir kitabı okunmuş kılan ne varsa herbirinin tek tek terkedilmişliğe bulandığını anladığında ne yapmalı insan? Kitabın sırtına gözün değdikçe hatırladığın ve “ben bunu okumuştum, güzeldi” diyerek bir başka kitaba yöneldiğin her an için nasıl bir hesap sorulmalı?

Yıl 1965... Kameranın arkasından bir ses yükselir: Motor!.. Metin Erksan’ın sesi, Sevmek Zamanı adlı filmin siyah beyaz karelerini ardı ardına iliştirmektedir birbirine... Siyah beyaz bir film için fazla renkli bir mesleğe sahiptir Halil... Adada ustası ile boyacılık yapmaktadır. Boya işlerine başladıkları bir köşkün duvarında bir fotoğraf görür Halil ve fotoğraftaki surete aşık olur. Bu aşkı hisseden Meral, kendisine fotoğrafından aşık olan Halil’in aşkına yanıt verir. Halil ise sadece bu surete aşıktır.

Yıl 2010... Siyah beyaz fotoğrafların solması için güzel bir yıl... Bir anıyı yaşanmış kılan ne varsa, herbirinin teker teker soluklaştığı zamanlar... Fonda karışık ve kalabalık bir Çiçek Pasajı sesi... Siyah beyaz filmlerin, kaytan bıyıkların, briyantinli saçların zamanından gelen bir taş plak... Sazlar bir taksim geçerken, güftenin üzerine binen bir Müşfik Kenter sesi... İnce, uzun ve artık çok eski rakı kadehlerinin birbirine değdiğinde çıkardığı puslu ve geçmişten gelen çınlamalar... Dışarıda soğuk bir istanbul gecesi... Yağmurun altında 1965 model otomobiller... Birçoğu direksiyondan vitesli... Birçoğu henüz daha düşmemiş Bostancı-Taksim dolmuş hattına... Bunun için daha çok zaman var.

Çiçek Pasajı’ndan çıkarken, arkasında hüzünlü bir akordeon sesi bırakan genç ve sarhoş bir adam... Çıkmadan önce mekana son bir bakış ve gecenin, yağmurun insafına bırakış kendini... İstiklal yerine Tarlabaşı Bulvarına sapan ayaklar... Parke taşlarda yankılanan topuk sesleri, bundan 2 yıl sonra kapının önüne gözü yaşlı bir kadın tarafından bırakılacak bir çift ayakkabıya ait... Ölüm, ardında yaşanmışlıklar bıraktığı için olsa gerek, hep birileri için kırılgan olacak.

1965 ile 2010 arasında herhangi bir yıl, herhangi birgünün herhangi bir saatinde, herhangi bir Müşfik Kenter, Çiçek Pasajı’ndan çıkıp yağmura ve solgun kente bıraktığında kendisini; keskin ve çıplak bir şekilde hatırlanan tek şey belki bir suret olacak. Çoğu zaman ismi bile bulanıklaşmış bir suret...

Ve bu kentin binalarının içini ne kadar rengarenk boyasa da boyacılar duvarlardaki aşık olunası fotoğraflar için; kentin suretini çizen dış yüzeyler hep gri, bulanık, flu kalacak... Bir anıyı yaşanmış kılan ne varsa; bir kentin suretinde bulanık, yarası alışıldık bir iz olarak solacak...