Monday, February 13, 2012

Eat demişiz bir kez...


dolayısı ile yemekten de haberler vermek lazım gelir

hani canınız makarna istedi
sos yapmaya da üşendiniz
dediniz ki ben bi macro'ya gideyim, alırım bir sos
sonra rafta baktınız aaaaa jamie oliver'ın sosları raflarda
alayım dediniz
bir şeyi unutmayın, size maliyeti 26 TL olacak
yes yes tam 26 TL
ithal edeniz döveyim, alan salağı 2 kez döveyim
tuzu ile ilgili kritiklerini de şuradan okuyabilirsiniz: http://www.guardian.co.uk/lifeandstyle/wordofmouth/2009/nov/12/jamie-oliver-salt-pasta-sauce

real man

daha da burç murç okumam

Prince or Princess Charming has not yet ridden over the hill top carrying a huge bag of money, and that's not likely to happen any time soon.

You are just going to have to pick up your bootstraps and rescue yourself. That may not be the easiest thing, but you are your own best hero.

içimizde...

hani evet içimizdeler
meclisteler
oradalar
buradalar
hepsi evet mecburen ama
tam star wars başlarken koskoca ekranda fethullah'ın koskoca fotoğrafının ve kitap reklamının işi ne?
salonda çıt çıkamadı...
allah korusun ya 3 boyutlu olaydı film gibi?
mazallah....

yörsan yapmış ama...

californication daha da beter yapmış
uuuu beybi resmen
cebren ve hile ile değil
flashbackler, love song...
ve final....

ve o final... beklenmedik diyemem... ama yine de final...
tüm hastalıklı vazgeçilmezler gibi

14 Şubat Sevgililer (!) Günü...




Yörsan'in 14 Şubat Sevgililer Günü vesilesiyle piyasaya sürdüğü kalp şeklindeki kaşardan sonra, gözler Şahin Sucuk'ta...

insan yavrusu

eline bir kaç firmadan iş gelince her şeyi bırakıp kitlenen insan yavrusuna bizim buralarda Seden deniyor...

r.i.p değil

bir şeyleri değiştirmek için kendimle ciddi mücadeleler içinde olduğum dönemde pekiştirici sadece

kötü çocuklardan neden uzak durmak gerektiğinin en iyi örneği işte size.
çok temiz, pamuk prenses yetiştirilenlerin, neden hayatta kalamadıklarının da örneği.

benim kulağımda hep i'm every woman olarak kalacak:
I´m every woman
It´s all in me
Anything you want done baby
I do it naturally

mümkün...


günde 50 kez yaz çocuğum
ezberleyeceksin bir ara...
belki inanırsın bile

Sunday, February 12, 2012

dur?

bilmem, dursam mı?
hem çıkasım var
hem de sherlock seyredesim
yatakta yuvarlanasım
fringe son bölüm? 2 kitap... gazeteler...

keşke biri sol tarafımı ovsa, ben karar versem

Friday, February 10, 2012

zevk almak

çalışmaktan zevk almak sadece işin başarısı ile değil
küçük bir teşekkürün olası en tatlı şekilde söylenmesi, devam edebilme gücü veriyor

grazie Claudia, anche tu sei grande...

yo dostum yoooooo



editörün sevgililer günü hediye seçiminden bir örnek
bsg pls, ltf, tşk

Özlemekten laf açılmaya görsün

bazı öğretmenler vardır, yollarınız tam anlamı ile kesişmiş olmasa bile bir vesile ile tanışmaktan mutluluk duyarsınız.
S. Bedon'da böyle bir hoca işte
Çocuk aklımızla bidon bidon diyerek dalgalar da geçsek, sakinliği, bizleri sevişi, anlatma çabaları ile hep aklımızda kaldı...
bugun 81. yaşını kutlarken öldüğünü öğrendik...
riposati in pace

gel de özleme

ben küçükken gebze böyle sanayi semti değildi
ağaçlar içinde küçük evleri ile şirin bir yerdi
baba tarafından dedemler çok kardeşli
gebzede büyükçe bir arazide meyva ağaçları içinde, tek katlı, ondülün çatılı, ahşap evler vardı. her ev birbirini görmez ve duymaz uzaklıkta idi. Babamlar ilk gençliklerini geçirdiler orada, 4 kardeş her kardeşte en az 3 çocuk derken kalabalığı ve curcunayı siz düşünün. Çeşitli yaşlarda bir sürü genç, arkadaşları, büyüklerin arkadaşları derken dolar taşardı her yer. birbirinin aynı 4 ev, ama her birinin içi bambaşka, ama hepsi sıcacık...
Ben orada elden ele dolaşmışım, orada ilk sosyalleşmelerim
kuzenle köpeklerin klubesinin önünden ayrılmayışımız, sabah yataktan kalkar kalkmaz fırlayıp köpeklere koşmamız ve büyüklerin ava gidip köpekleri aldıklarını gördüğümüzdeki hayal kırıklığımız...
Büyük yengeler hamarat ötesi, en az 20 kişi var her sabah, hepsine krepler, bir nevi lokma gibi olan bizlerin uçtipak'ı...
Hele uçtipak... mini mini kızarmış toplar düşünün, ortası yarılıp reçeller boşalır, ya sabah kahvaltısında, ya çay saatinde
Baklavası elmalı yapılan evler
akşam mangal, was a must.
biz şehirli çocuklar orada dalından meyva koparıp yemeyi bildik.
bizden önceki gençlerin kitapları bizi oyaladı...
bahçede bizim için koca leğenler doldu oynayalım diye
bacak kadar boyumuzla aşağıdaki evde verilen partilere sızmaya çalıştık, hiç bir şey yapamasak uzaktan dikizledik...
Denize indirdiler bizi, eskihisardan denize girilebiliyordu o senelerde.


Sonra büyüdü herkes, hayatta başka gaileler olmaya başladı,
gebze dolmaya başladı, meşhur çağla yeşili mercedes satıldı
köpekler fabrikanın bahçesine gitti
kuzenlerden biri seefeld'e gitti kocasının ardından, biri amerika'ya
bir diğeri evlendi
diğeri fransa'ya
gebze iyice doldu inşaatlarla
büyük büyük paralar teklif edildi
en sonunda yenildiler tabii
gitti evler, şimdi yüksek yüksek apartmanlar var orada
sonra döndü gidenler, ama o arada bizim yaşıtlar gitmeye başladı sağa sola
birimiz amerika'da, birimiz bologna'da, birimiz vusturya'da, birimiz ingiltere'de...
epey müddet koptuk, kppmak değil aslında her vesilede herkes toplandı, ama o yapışık hallerimiz kalmadı
şimdi teknoloji, o, bu, hastalıklar derken toplaştık yine
hergün bir şekilde birbirimize değer olduk
dün birimiz eski gebze fotoğraflarını gösterdi
hepimize anılar üşüştü tabii
zagorlar, tavlalar, kandırılmalar...

sabah kendimi aşıp kara rağmen bulunduğum mekanı terk etme cesareti gösterince, bir cesaret geldi üzerime, hani keşke gebze hala bizim gebzemiz olsa idi, bu karda hepimiz orada olabilseydik... yine şöminelere odun atsaydık, odunları dizmek için yine bizleri kullansalardı, küçücük mutfaklarda yine bir sürü kadın dolansak, babalar köşede bezik oynasa, mini mini rakı kadehleri dolansa, kahvelere eşlik etse yazın yaptığımız vişnişkolar ya da konyaklar... şam fıstıkları yine nerede ise çuvalla gelse önümüze... bulaşık saatinde eve gelen arkadaşlar cezveye sabunlu bez sürmeye kalktıklarında üstlerine atlasak yine... bizlerin evlerinde büyükler varken cezveye sabunlu bez sürülmezdi, sadece su ile yıkanırdı, ola ki değdi, atılırdı cezve, büyükler içmezlerdi o kahveyi...
şimdi artık eskimiş gelinler ve damatlar geldiklerinde şaşırırlardı o kabile haline, her kafadan bir ses çıkışına, herkesin birbirine takılmasına, kahkaha seslerine, ama şekerim ile başlayan hararetli konuşmalara, ne olduğunu anlamadan üzerlerine kalan görevlere, adetlere, kavgasızlığa...
Bizlerden sonra o kalabalık tarih olacak galiba.
2miz çocuk konusunda çürüğe çıktık
en az dördümüz evlenme niyetinde bile değil
yaşlarımız 40ları zorluyor
2 kişide umudumuz...
ama açığı kapatmak için yetmeyecekler sanki
yetmeyeceğiz...
ama güzel yaşadık be yaw, çocukluk tam olması gereken gibi idi...

Babies

hep bloglarda rastlıyordum, Babies...
dün sonunda merakıma yenilip seyrettim. diyebilirim ki dün yaptığım en mükemmel şey bu oldu.
Dünyanın 4 yanından 4 bebek: japonya - amerika - namibya - moğolistan
4 farklı kültür
4 anne
Bebeklerin doğumundan yaklaşık 1 yaşlarına kadar büyüme süreçlerini anlatıyor.
nasıl doğdular, ilk kez nasıl yıkandılar, nasıl süt içtiler, dünya ile nasıl tanıştılar.
insanı çok çarpan sahneleri var, afrikalı annenin bebeğinin ilk kakasını temizleme şekli, moğol annenin bebeğini yıkarken suyu ağzında ısıtışı, japon bebeğin oyuncakları ile oynarken girdiği ilk mini depresyon :), afrikalı bebeğin hızlı gelişimi, şarkı söylemesi, dans edişi, amerikalı bebeğin sunni yetiştirilme tarzı, moğol bebeğin hayvanlarla iç içe geçen yaşamı, saygıyı, sınır öğrenişi...

İnsanın çocuğu olsun olmasın mutlaka seyretmek gereken bir belgesel...

Thursday, February 9, 2012

kar varsa helva var - ofis geleneği....



bugün

bugün enteresan bir gün
mit müsteşarları ifadeye gidecekler/mi??? hükümete bu kadar yakın adamlar bilgilerini başvurulmak üzere mi çağırıldı? yoksa modaya uyup hapishaneleri güvenli hale getirme kapsamında içeride mi olacaklar? fethullah/tayyip kapışması mı? yoksa çocuklar velilerini mi yemeye başlıyor?
başsavcının nasıl haberi olmazdı bu işten?
istanbul'da kck'ya karşı operasyonları yürüten 2 şube başkanı görevden alındı
mecliste devam eden eylem
bir dindar nesil polemiği
iptal edilen hava seferleri
kendi küçük hayatlarımızın büyük dertleri

bugün karışık bir gün...

Wednesday, February 8, 2012

Ne güzel bir gündü halbuki

kendimi aşıp spontan program yapmışım, ne zamandır görüşemedik geyiğine cevap olarak e bu gece görüşelim demişim
üstüne bir de taksime inme teklifini kabul etmişim... hahayt tarih yazmamış, bugün yazdı
lay lay lay ağaçlar böcekler filan

sonra göreceli olarak sakin geçen bir iş günü güya
kapımı kapamışım, müzik açık, uslu uslu üreticilerime giydiriyorum
ve kopan olaylar:
ofisimizin son kertenkelesi git sekreterimize geri zekalı de
kız ağla
diğeri aç şu an bologna'da kar ile boğuşan patrona telefonda sekreteri şikayet et, hakaret eden sen iken ne şikayeti ise artık...
kesmesin patron ofisimizin en gediklisini arasın, ya barışsınlar ya ben gelince sekreteri kovacağım desin
gediklim anam benim bir o oda, bir bu oda arabuluculuk yapmaya çalışsın
sonra sensiz olmaz deyip beni de işe katsın...
kafam patladı ve dahi pöffffffff
kertenkelenin kulağı çekilsin, diğerine aman yavrum uyma sen manyağa densin, kertenkeleye buranın ilkokul olmadığı anlatılsın
taksime gideceğidim ben yahu
haksızlık, küstüm, oynamıyorum

Sessiz Kıskançlık

İçin gider ya bazen, böyle karnında kelebekler uçuşmaya başlar hafiften hafiften… Lakin O farkında değildir ya kelebeklerin de uçuşmalarının da… İşte öyle anların duygusudur “sessiz kıskançlık”…

Her göz O’na değiyor sanırsın. Kasiyerin “Başka bir şey var mıydı?” sorusundan bile “Bak nasıl da asılıyor pislik!!!” şeklinde replikler türetirsin kendi içinde… En yakın arkadaşları bile işveleniyordur artık… Eski sevgililerinin merhabaları bile “Hadi hazırım, yatalım!” mesajları ile doludur sanki… Hem O da az hınzır değildir. Cümlelerin altına kesin gizli mesajlar sıkıştırmaktadır artık, öyle sanırsın.

Ama kuyruğu da dik tutarsın tüm bu kıskançlıklarını sessiz sedasız, kendi içinde yaşarken… Sanki hiç umurunda değilmiş gibidir. Şen kahkahalar atar, arada kendini tutamayıp küçük laf sokma oyunlarına girersin. O da “anlamaz” modundan sıyrılıp bir üst level’a terfi eder, eğer az biraz zeki ise… O modun adı da genelde “Ulan acaba mı?” modudur.

İşte O böyle yarı salaklaşmış haldeyken ve sen de sessiz kıskançlığının tavan yapmasına engel olamıyorken; hayat bir yandan zindan olmuş demektir bir yandan da acayip güzeldir. Hani kuşlaaar ağaaaçlar… Börtü böcek lay lay looomm’dur her şey…

İçini kemirgen bir hayvanın ısrarı ile didik didik eden ve aynı zamanda da pır pır kelebek, uç uç kelebek tadında süreçler yaşatan şeyin adı “sessiz kıskançlık”tır. Buna bazı deneyimsiz arkadaşların “aşk” dediği de olur. Külliyen yanlıştır. Aşk varsa eğer, hiçbir kuvvet o kıskançlığı sessiz durmaya ikna edemez. Alimallah hacılar basması gibi cart diye yırtılır o sarışının ağzı… Ya da o yakışıklının bacakları ayrılır orta yerinden… Kimse yaklaşamaz sevdiceğe öyle zamanlarda…

Kısacası ey okur; eğer içindeki kıskançlık sessizse boşa umutlanma, adı aşk değildir. O pırpır edenlerin de kelebekle yakından alakası yoktur. Ya yediğin bir şey dokunmuştur ya da üşütmüşsündür. Boşuna kandırma kendini…

Rica ederim hiç önemli değil, şimdi dağılabilirsiniz.

Tuesday, February 7, 2012

biz küçükken

14 şubat bu kadar muhim bir hadise değildi ticari olarak
biz saftoriklerde, acaba bir kart, bir gül veya bir çikolata gelir mi diye beklerdik. Madden bu kadardı çünkü. Manen çok büyüktü, anlattığımız kartın içinde yazanlar kadardı. Belki bir buse eşlik ederdi. Küçüktük, top oynayıp acıkıyorduk ancak.
isimsiz gelen kartlarda olurdu ya, dedektif gibi yazıdan çıkarmaya çalışırdık :)

sonra dağ, top kaçtılar gittiler, biz büyüdük, madden de pek büyüdü bu gün. Maddiyat büyüdükçe elimizi eteğimizi çeker olduk, hele ki o kocaman kalpler, vada kampanyaları, fiks kuyumcu reklamları çoğaldı iyice kaçtık, iyice sıradan gün muamelesi yaptık.

Galiba o büyüyen rakamlara inat, mini mini şeyler yapmak lazımdı. Bir kart, bir çikolata beraber yenecek. Belki bir parça daha özenilirdi giyinirken, makyaj biraz daha dikkatli yapılırdı, seks yapılmazdı belki sevişilirdi veya daha çok öpüşülürdü. Dayattığınız alışverişler değil diye direnebilirdi belki insan, aşk dediğin sevgi dediğin güzellik adına.
bir mon cherie gelse, sevinmez mi insan?

Leon




Bir filmi 3 kere izliyorsan, o filme dair bir şeyler ya çok ters ya da çok düz gidiyor demektir. Ya inat etmişsindir anlamak için ve ilk ikisinde kavrayamamışsındır ya da çok sevmişsindir ve arada yad ediyorsundur. Benimki aslında ikisi birden… Filmi çok sevdim ama neden sevdiğimi tam olarak kavrayabilmiş değilim.

Bir yandan Jean Reno’nun sinemada Gene Kelly izlerkenki yüz ifadesine takılıp kalıyorum, bir yandan o bitkiye verdiği değere ve sakınmaya… Mathilda’nın (Natalie Portman) ailesini öldüren adamların önünden geçip Leon’un kapısındaki yalvarışını unutamıyorum bir yandan ve bir yandan da o kapı açıldığında kızın yüzüne vuran gün ışığını yorumlayış biçimi için Luc Besson’a hayranlığım artıyor her seferinde…

Öte yandan 12 yaşında bir kızın Leon’a aşık olmasını anlıyorum da Leon’un aşkını bir türlü kafamda şekillendiremiyorum. Koyamıyorum bir yere…

Filmin gerisi zaten ustaca işlenmiş ve abartısız bir aksiyondan başka bir şey değil. Lakin böyle bir “sevgi” filminin kan revan içinde geçmesi de bir o kadar etkiliyor beni galiba…

Dedim ya… Çok sevip de kavrayamamak böyle bir şey sanırım. Benzer şekillerini farklı olaylarda yaşıyorum bir süredir, farklı farklı repliklerde…

“Biz takılıyoruz sadece…”
“Sen çok başkasın ama ben o büyükbaşı unutamıyorum”

Yine de kavranmamak, kavrayamamaktan daha karizmatik, kabul etmem lazım. İnsana “Poyraz eşliğinde iskele üstü paltolu adam” profili çiziyor.

Son cümlenin ardından lütfen koro halde: “hahahahahahahahaaha”

Bazen ofiste hayat güzeldir



mantı açılır, yenir filan...

olmalı olmalı...

teeee cumartesinden yaptık programı
sayılı gün için burada olunca programlar itiş kakış
e bende piyangodan çıkmışım
ama kaç sene be arkadaşım görüşmeyeli,ben diyeyim 12, siz deyin 15
yeniden görünce bir kez daha hissettim keşke buralarda hep olsayı

güzel bir newyork steak, yanına patates, zeytinli mısır. muazzam bir cabarnet sauvignon... kaç şişe bitti saymadım, sayamadım.
sabah 4 e kadar hiç susmadan konuştuk
o aradaki zamanı anlattı, ben anlattım
kimlere dönüştüğümüzü konuştuk uzun uzun, üzüldük bazı şeylere, güldük çok şeye...
bana unuttuklarımı hatırlattı, halimi hatırlattı, kendime söylemeye çalıştığım silkin artık'ı tatlı tatlı anlattı.
kaç saat kafam okşandı, kaç saat anlattım, kaç saat dinledim
koltukta kucağında uyuya kalmışım zaten
o 4 saatlik uyku sanki dünyanın en tatlı uykusuydu
gidiyor yarın, kim bilir ne kadar zaman girecek yine araya
olsun be yaw, en gerekli zamanlarda süprizlerimiz varmış hala

Monday, February 6, 2012

Tespih

Her ne kadar günümüzde insanların çoğu tespihi İslami bir alışkanlık olarak görse de Şamanizm ile Türklerin hayatına giren bir aksesuardır. Aksesuar diyorum, zira tespih; her ne kadar dinsel bir obje olarak karşımıza çıksa da son 50 yılın racon sembolü olarak delikanlı kültüründe de önemli bir yer edinmiştir. Yani halk arasında kullanıla kullanıla, bir tür deformasyona uğradığı da söylenebilir.

Şamanizm ya da Kamcılık; deneyim birikimi olarak açıklanabilir, en kaba tabiri ile… Her ne kadar “sihir” sözcüğü ile karşımıza çıkıyor olsa da Şamanizm; aslında tek olana ulaşma felsefesini çok tanrılı bir platformda ele alan bir yapıya sahip, dini bir yaklaşımdır. Yaklaşımdır diyorum çünkü; Şamanlık aslında bir din değildir. Bu konuda araştırma yapan birçok bilim adamı, Şamanlığın dinden ziyade; dini duyguları içeren ve öteki alemin varlıklarına hükmeden bir kült olduğu görüşünde birleşmektedir. Bu nedenle Şamanlık; doğaüstü diye tabir edilen ve kabul edilen güçler ile iletişim kurmayı içinde barındırır. Bu da neden sihir ile tanımlandığının açıklamalarından biridir. Öte yandan Şamanlık; totemleri ve seslendiği öteki alem varlıkları açısından da tanrı kavramına soyut bazda en ilkel tanımı koyan, belki de yaygınlığı açısından da alanının ilki haline gelen bir inanış biçimidir.

Eskiçağ ve Orta Çağ’daki çok yaygın olan sihirlerden farkı, kişisel olmamasıdır. Başta Orta Asya ve Kuzey Asya halkları olmak üzere Tunguzlar’da, Moğollar’da, Mançular’da, Laponlar’da, Eskimolar’da, Vogullar’da, Ontiyaklar’da, Samoyedler’de, Kafkaslar’da, Hindistan’da, Çin’de, Japonya’da, Endonezya’da, Malezya’da, Polinezya’da, Avustralya’da, Büyük Okyanus’un öbür adalarında, Alaska’da, Grönland ve İzlanda’da, Kuzey Amerika’da, Guyana’da, Amazon bölgesinde ve Afrika’nın birçok yerinde (ufak tefek ayrılıklar bir yana) temel ilkeler değişmemek koşuluyla, az ya da çok kalabalık cemaatleri bulunmaktadır. Buna karşın; yapılan arkeolojik çalışmalar ve antropologların çalışmaları da dahil olmak üzere; günümüze hala Şamanlığın ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişiklikler geçirdiği kesin olarak bilinmemektedir.

Şamanlık; yukarıda sayılan coğrafyalardaki halkları etkilediğinden ötürü; öncelikle bu bölgelerde ve doğal oalrak yüzyıllar boyu süregelen etkileşimler aracılığıyla da tüm dünyada; günümüz dinlerinin üzerinde de etkisini gösteren, hatta birçok mitolojinin de doğuş aşamasına ilham kaynakları türetebilen bir yapıya sahiptir. İşte Şamanlığın ayinlerde kullanılan aksesuarlarından biri olan tespih de günümüze dek birçok dinin alt yapısına buradan kazınmıştır.

Şamanlarda tespih; trans deneyimleri ve psişik güçler ile ilgili ayinlerin başköşesinde yer alan bir nevi köprü, hatta belki de ilkel muskalardan biridir. Şamanizm’de yer alan Yer, Yer altı ve Gök olarak adlandırılan 3 alem arasındaki sembolik bağ ve belki de sembolik bir “bulunduğu aleme demir atma” aracı da olabilir. Bunların gerçekliğine, belki gelecek yıllarda ulaşılabilecek yeni bulgularla arkeologlar ve antropologlar karar verecektir.

Şamanizmin; günümüzdeki tek tanrılı dinlere armağan ettiği tespihin bu anlamdaki yol haritasını şöyle çizebiliriz: Şamanlardan Budistlere, Budistlerden Müslümanlara, Müslümanlardan da Hıristiyanlara… Hıristiyanlığın Müslümanlıktan daha eski bir din olmasına karşın, tespihi dinsel bir obje olarak benimsemeleri M.S. 1221 yılına dayanır. Bu tarihte Dominikus; Avrupa’ya tespihi getirmiştir ve ilk Hıristiyan tespihleri 33 taneli olarka kullanılmıştır. Bu da İsa’nın dünyada geçirdiği 33 yılı simgelemektedir.

İslamiyette ise Muhammed’in hiç tespih kullanmadığı, İslamiyette ilk tespihi Ebu Bekir’in kullandığı söylenir. Daha önce parmaklarını sayan Müslümanlar, daha sonra tespihi bir dua sayma, tekrar aksesuarı olarak benimsemiştir. Vehhabiler ise tespihi, İslami olmadığı için kullanmamaktadır. İslamiyette tespih, Allah’ın sıfatlarını sıralarken kullanılır. 11, 33 ve 99 taneli tespihler İslamiyette kullanılırken, Budizm’deki tespihler 108 tanelidir. Nirengi noktası olarak kullanılan farklı tane ise imame adıyla anılır ve sayma işlemine tabi değildir. Bir nevi “tur operatörü” olarak düşünülmelidir.

İşte böyleyken böyle…

Özür Dilerim...

nasıl çocuk sahibi olmaya karar veriyorsunuz bilmiyorum ki...
annem hamile iken babam peşinde kene gibiymiş
dayım pek hak etmese de karısına öyle idi
arkadaşlarıma bakıyorum, en öküz olanları bile o dönemlerde birer kuzu idiler
şimdi gazeteyei açıyorum, tolga Karel deyu biz zat, 6 aylık hamile eşini aldatmış, bir de yakalanmış...
nasıl??
dahası neden?
hadi cocuk doğduktan sonra iyi kötü anlarım, anlayış gösteririm (evet geniş mezhep sülalesindenim)
ama daha 6 ay be arkadaş... her şeyin yolunda olması gerekmez mi?
gerçi yolunda olması gereken ne ilişkiler var, har vurup harman savuruyorlar...

en acıklısı, olay gazetelere yansıyınca, özür... kuru bir özür...
boş özürler çukuruna attık bir tane daha... yaşasın...

L'Ultima Notte Al Mondo



Tiziano yapmış yine...
hazıra kondum, altta ingilizcesi de var

L'Ultima Notte Al Mondo

Cade la neve ed io non capisco che sento davvero, mi arrendo, ogni riferimento è andato via...
spariti i marciapiedi e le case e colline... sembrava bello ieri.
Ed io, io sepolto dal suo bianco mi specchio e non so più che cosa sto guardando.
Ho incontrato il tuo sorriso dolce, con questa neve bianca adesso mi sconvolge, la neve cade e cade pure il mondo anche se non è freddo adesso quello che sento e ricordati, ricordami: tutto questo coraggio non è neve. E non si scioglie mai, neanche se deve.
Cose che spesso si dicono improvvisando:
Se mi innamorassi davvero saresti solo tu, l'ultima notte al mondo io la passerei con te mentre felice piango e solo io, io posso capire al mondo quanto è inutile odiarsi nel profondo!
Ho incontrato il tuo sorriso dolce, con questa neve bianca adesso mi sconvolge, la neve cade e cade pure il mondo anche se non è freddo adesso quello che sento e ricordati, ricordami: tutto questo coraggio non è neve. E non si scioglie mai, neanche se deve.
Non darsi modo di star bene senza eccezione, crollare davanti a tutti e poi sorridere. Amare non è un privilegio, è solo abilità, è ridere di ogni problema... mentre chi odia trema.
Il tuo sorriso dolce è così trasparente che dopo non c'è niente, è così semplice, così profondo che azzera tutto il resto e fa finire il mondo.
...E mi ricorda che il coraggio non è come questa neve.
Ho incontrato il tuo sorriso dolce, con questa neve bianca adesso mi sconvolge, la neve cade e cade pure il mondo anche se non è freddo adesso quello che sento e ricordati, ricordami: tutto questo coraggio non è neve.

İngilizce
The Last Night In The World

Snow falls and I don't understand what I really feel, I give up, every reference is gone away...
Footpaths, houses and hills have disappeared... it seemed good yesterday.
And I, buried under its whiteness, I see myself in the mirror and I don't know what I'm looking at anymore.
I've met your sweet smile, now it upsets me with this white snow, snow falls and even the world falls, even if it's not cold what I feel now and remember, remember me: all this courage isn't snow. And it never melts, even if it should.
Things which are often said improvising:
If I really fell in love it would be only you, the last night in the world and I would spend it with you while I cry, happy, and I'm the only one, the only one to be able to understand how much it's useless to hate each other deeply in this world!
I've met your sweet smile, now it upsets me with this white snow, snow falls and even the world falls, even if it's not cold what I feel now and remember, remember me: all this courage isn't snow. And it never melts, even if it should.
Don't allowing myself to be fine without exceptions, breaking down in front of everyone and then smiling. Love isn't a privilege, it's just ability, it's smiling in front of all the problems... while who hates is trembling.
Your sweet smile is so transparent that there's nothing beyond it, it's so simple, so deep that it deletes everything else and it makes the world end.
...And it reminds me that courage is not like this snow.
I've met your sweet smile, now it upsets me with this white snow, snow falls and even the world falls, even if it's not cold what I feel now and remember, remember me: all this courage isn't snow.

Günün komiği



gelecek seçimlerde Ali Baba'ya oy verin, en azından sadece 40 soyguncu olacağını garanti edersiniz :)

Sunday, February 5, 2012

anneanne

kulaklarını çınlattım bugün...
önce lahanalı böreğinden yaptım
pişmesini beklerken çöküktü omuzlarım
sonra ayranı senin gibi yaptım
yedik hep beraber, öğrenmediklerimize kahrederek
sonra giydim altıma bir şeyler çıktım yürüdüm arkadaki parkta
deli danalar gibi döndüm durdum
yorulunca salıncağa bindim
yine senin kulaklarını çınlattım
sallandım uzun uzun
sonra bir çocukla annesi geldi
yanımdakine bindirdi
güldük beraber sallanırken
uzun zamandır yapmadığım small talk
iyi geldi
sonra çocuk güldü, ben güldüm
kikirdedik
bana iyi geldin çocuk, küçücük halinle çok iyi geldin bana
şimdi duş vakti
temizlenme vakti yine
yarın akşam özlediğim, burnumda tüten, konuşmayı özlediğim bir dostla yemek pişirmeye gideceğim
temizlenmek lazım şimdiden, hazırlanmak, belki azıcık süslü olmak eskisi gibi
kirlenmeden saklanan az dosttan biri
ben yemekten sonra biraz sırtını kaşıyıp uyuturum bile ki seni dediğinde, bana kahkaha attıran, göze yapışan küçücük damlayı kahkaha ile akıtan dosta gidiş var yarın akşam
bir fotoğraf makinesi edinmeli böylesi anlara
ki kalsın onlar köşede
sabah ki gibi ruh halleri geldiğinde daha kolay kovalanırlar

91den bugüne 21 sene, özledim be anneanne...
ilk anne...

en çok

en çok yatakta verevine yatmayı özledim, bacaklarımı pergel gibi açıp

en yakın vuslat haziran
eskiden, 2 kişi olunan zamanlarda, diğer kişi evden çıktı mı bacakları açmak mutluluk verirdi
fesat olmayın!!!
ya da ben orospu olmayayım

uyumak sadece, yatakta yayılmak
istanbul için balkonda sigara vakti şimdi bir kahve ile

c u b

not olsun...

again and again...

Saturday, February 4, 2012

Vesikalı Yarim




1968 yılı yapımı siyah beyaz bir film, Vesikalı Yarim… Ömer Lütfi Akad’ın yönetmenliği ile hayata geçirilen bu film; aslında sinemamızın mihenk taşlarından biri durumunda… Kısa süre önce kaybettiğimiz Şükran Ay’ı da bu vesile ile anabileceğimiz bu yazıda, Vesikalı Yarim ile ilgili bazı konulara parmak basacağız.

Sait Faik Abasıyanık’ın kitabından senaryolaştırılan film; kendisinden sonra çekilmeye başlanan belli bir senaryo kalıbının da önderliğini yaptı. Hayatını kazanmak için, eli mahkum pavyonda çalışan ancak iç dünyasında namuslu, “bizim kız” diyerek izleyebilmemizi sağlayan toplumsal değerlere sahip, insanlara “kişileri yaptıkları iş ve yaşadıkları hayatla yargılarken, onların kendi dünyalarına da dikkat etmelisiniz” mesajları içeren Vesikalı Yarim; Türk Sineması’nda benzeri senaryoların yıllarca farklı karakterler çevresinde döndürülüp duracağı bir dönemin de neredeyse kurucularından biri…

Film aynı zamanda; kendi dar aile ve arkadaş ortamında, şehrin gece hayatından ve pırıltılı dünyasından bihaber yaşayan, gözü açılmamış Türk erkeği prototipine de sağlam bir gönderme yapıyor. Evdeki aile hayatının yeknesaklığı, karısının genel salıvermişliği gibi unsurları; gece hayatına atacağı ilk adıma kadar kanıksamış olan erkek, ilk pavyon deneyiminde gördüğü “süslü, esans kokan” kadına olan tutkusuyla farklı bir dünyayı ve belki de aşkı ilk kez tanımış oluyor.

Bu iki karakterin başarıyla çözümlendiği Vesikalı Yarim; sinemamızın sultanı olarak önemli bir yer elde eden Türkan Şoray ile zamanın jönlerinden İzzet Günay’ı bir araya getiriyor. Türkan Şoray’ın gerçekten nefes kesen güzelliği, siyah beyaz bir filmde bile oldukça sıra dışı bir noktaya ulaşıyor. Keza İzzet Günay’ın da tipik bir sahiplenici erkeği başarıyla ortaya koyduğunu söylemek gerek.

Türkan Şoray’ın sahnedeki sesi ise yakın zamanda kaybettiğimiz Şükran Ay… Şükran Ay da Türk Sanat Müziği’ndeki dönemin en popüler seslerinden biri olarak, filme çok ciddi bir katkı sağlıyor. Plakları en çok satan sanatçılardan biri olan Ay; filmde seslendirdiği “Kalbimi kıra kıra” şarkısı ile tüm salonu gözyaşına boğma konusunda Ö. Lütfi Akad’ın en önemli ağır topu konumunda…

Filmin kısa özetine bakacak olursak eğer; Manav Halil kendi halinde yaşayan bir adamdır. Bir akşam, arkadaşlarının ısrarıyla gittiği pavyonda şarkıcı olan Sabiha'yla tanışır ve birbirlerine aşık olurlar. Sabiha, arkadaşı Müjgan'ın birbirlerine uygun olmadıkları yönündeki uyarılarına rağmen Halil'i evine alır ve birlikte yaşamaya başlarlar. Ancak, Sabiha'nın Halil'in hayatıyla ilgili bilmediği gerçekler vardır.

Vesikalı Yarim; kadrosunda gerçekten önemli isimleri barındıran, zamanının önemli bütçelerinden birini kullanmış filmlerden biri… Dış mekan çekimlerinin de yoğun olduğu filmde, kameranın yakaladığı doğallık, o döneme göre gerçekten şaşırtıcı… Bugün bile bir kamera gördüğünde neredeyse içine düşen halkımın, o yıllarda sokakta yürüyen Türkan Şoray’ın eteklerinin dibinden ayrılmamasını hadi başardın bir şekilde diyelim… Sokaktaki adam, sanki filmin doğal figuranı gibi günlük işleri ile uğraşan, kameraya bakmayan bir pozisyonda çekime yansıtılabilmiş. Bu da ekibin ciddi bir zaman ve emek harcadığının önemli işaretlerinden biri…

Gerek Türkan Şoray’ın ve gerekse Ömer Lütfi Akad’ın “Sinema yaşantımda çok ayrı bir yeri var” dediği Vesikalı Yarim; aşkın ve namusuyla, onuruyla sevmenin kimsenin tekelinde olmadığının altını çiziyor. Aynı zamanda da aşkı ve tutkusu ile sorumlulukları arasında kalan Türk erkeğine belki de biraz yönlendirme koksa da belli yol haritaları gösteriyor.

Filmde Ayfer Feray, Selahattin İçsel, Aydemir Akbaş, Behçet Nacar, Hakkı Kıvanç gibi isimler yer alıyor. Türkan Şoray’ın seslendirmesini Jeyan Mahfi Tözüm üstlenmiş. Yine oldukça güçlü seslendirme kadrosunda Lale Belkıs gibi isimlere de rastlanıyor.

Arşivlenmesi gereken filmler arasında yer alan, zamanının en başarılı çalışmalarından biri…

Bu da soundtrack katkısı olsun yazıya:
http://www.youtube.com/watch?v=hlNTNIKAJAs

Robot gibi tüketmeyin artık!




Bugün İMOB Mobilya Fuarı’nın son günü… Bu fuarı önemli kılan ne? Dünyanın en büyük mobilya fuarlarından biri çünkü… Hatta Orta Asya, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Balkanlar bölgesini kapsayan en büyük fuar… Peki konusu ne? Ev mobilyası…

Ev mobilyası; yani salondan yatak odasına, yemek odasından genç odasına dek aklınıza gelen tüm ana dekorasyon ürünleri… Bir başka deyişle; bir evin neredeyse %80’ini döşeyen ürünler bir arada… Milyar dolarlarla ifade edilen bir pazarın pastasından pay almaya çalışan birçok kuruluş… Çoğu da tanıdığınız, aşina olduğunuz markalar…

Her biri yeni koleksiyonlar, moda renkler, dünya trendlerini yansıtan tasarımlarla standlarını açtı bu yıl da… Ancak madalyonun çok gerçekçi bir yüzü var ki; o da bu markaların her birinin ticari amaçla bu işi yaptığı… Yani hiçbirinin amacı ya da ideali; sizi yani müşterileri yönlendirmek değil. Talebiniz ne ise onu yapıyorlar. Ne satıyorsa pazarda onu üretiyorlar. Haklılar da… Talebi karşılamak önemli…

Ama artık siz de aşın artık tüketici olarak bir şeyleri ne olur! Bugün hala Türkiye ve yakın coğrafya pazarlarında, en çok satılan kanepe; bu yazıda gördüğünüz kanepe ve tasarım olarak neredeyse 15-20 yılı var. Bir tutturmuşsunuz çek-yat, devam ediyorsunuz. Kumaşlar değişiyor, renkler değişiyor, bir iki detay değişiyor; ama ürün aynı ürün özde…

Bir ara duvarları açık krem ve tonlarında boyamaya başlayan halkımın hala adı değişse de (kum beji, şampanya vs.) hala 20-30 yıldır aynı renklerde boyamasından ne farkı var bunun? Zaten bir apartmanda herkesin salonu aynı yerde ve aynı formda… Bırakın bari içi değişik olsun, sizin beğeninize özel bir tarza ulaşsın.

Zorlayın markaları, yeni şeyler yapmaları için artık! Modern dediğiniz bu kanepe sadece bir örnek ve bundan 20 yıl önceydi onun çağdaşlığı… Kendinize çağdaş bir dekorasyon yaklaşımı dileyin. Zor değil.

Friday, February 3, 2012

sonra....

sonra sepetler takılır kola

böyle bir balkonum olsa dersin

bazen böyle güzel bir sokakta ağlarsın canına tak edip

bir t-shirt alamadığın gün de olur

şurada oturp bir kahve içmek istersin, ama boğazına takılı kalabilir o kahve

dükkan çok davetkardır, ama red edersin

bazenleri mumları almak için elin gider, geri çekersin

bazen en sevdiğin yerlerden kaçmak istersin

ama yine de peynirler iyidir şarabın yanında

bazen şarap derde deva olmaz

yeşil panjurlu evler her zaman mutluluk getirmez

bazen mum ışığında yemek işe yaramaz

bazen bir lamba şart

Kuzey Dakota – Timbuktu Kriket Maçı…

“El ele dolaşan mutlu kumrulardı her biri” dedi adam; uyumamak için direnen genç kızın başucunda… Elindeki kitabın kumrularla, yataktaki genç kızın da mutlulukla alakası yoktu. Biliyordu adam, biliyordu bilmesine de… İşte birinin inat edip; başka yaşanmışlıkların yazılı olduğu bir kitaptan yazılmamışları çıkarması, birinin de inat edip işte, o yazılmamışlara duyduğu özlemi uyumadan önce son kez duyması gerekiyordu.

Sonra uyudu genç kız… Uyanmayacaktı bir daha…

Küçük hastane odasının küçük televizyonuna tezat o kocaman kumandayı eline alıp, bir müzik kanalını açtı adam… Sesi kökledi, kökleyebildiğince… Kat hemşireleri, doktorlar, yürüyebilen hastalar ve onların zaten yürüme ile ilgili sorunları olmayan refakatçileri doluşmaya başlamıştı odaya… Kapıda “Ne olmuş? Hayırdır?” konulu bir izdiham…

Hemşireler ve doktorlar, eğitimlerine uygun olarak, çekme yetkileri olan fişleri çektiler birer birer… Önce TV, sonra da genç kızın yaşamsal bilgilerini gösteren cihaz… Ve ardından da tüm sözlerin fişleri çekildi. Ölüm birdi, yaşam sıfır…

Adam çıkarıp genç kızın üzerindeki hasta elbisesini kendi üzerine geçirdi. Kendi gömleğini de kıza giydirdi. Formalar değişilmiş, terler takas edilmiş, skor tabelasına inat bir yenen ve yenilen tablosu çizilmişti. Uzakta beliren tünelin ortasına doğru tokmak darbeleri ile gönderilen bir ruhun kuşbakışı gördüğü son kareydi bu, o maça dair… Sonrası mı? Önce çatı, sonra bulut, sonra uzay…

Havadan hafif bir son için, çok ağır bir maç…

hard....



ve sonra pezo para bozdurmamak için tüm gün dışarıda sürtsün...

opssssss


doğru mu gerçekten?

2012-2013 ders yılı itibari ile Arapça ilköğretim müfredatına ders olarak giriyor. İlköğretim 4. sınıftan itibaren çocuklar Arapça öğrenecek. Talim ve Terbiye Kurulu’ndan konuyla ilgili karar (Sayı:141, Tarih: 26.09.2011).

what if?


grey's anatomy çok boring olmamak adına arada bir senaryoda farklılıklar peşinde
bu hafta what if?
anneler iyi olsa, cesaretlendirenler çıkmasa..
dizi bitene dek insna bir umut bazı şeyler farklı yapıldığında hayat değişir mi diye soruyor kendine, aha şimdi de farklı seçimler yapsam yarını değiştiririm zannediyorsun ama maalesef bölüm aydınlık bölümlerden değil, öyle büyük umutlar vermiyor
kaderde varsa .üzülmek temasında daha çok
kendime uyarladığımda ise ne değişir bilemedim
pamuk prenses hayatı devam etse idi ne olurdu? bugun daha farklı bir yerde mi olurdum? yoksa teker teker özenle seçtiğim hatalarım bir şekilde yine hayatımda olur muydu?
mesela geçen gün bile bile hatalarımdan birini daha yaptım, dedim ki ben korksam ve konuşmak istesem ve karşımdaki beni yok saysa idi ne olurdu? hadi bu hatayı yaptım, dedim tamir edeyim, belki farklı gelişir. gerçekten karşıdan da bir adım geldi, dedi ki ben neyi yapayım söyle. Söyledim sen bunu yaparsan çok sevinirim, çünkü onu yapmaya vaktim yok şu an. Aradan 2 gün geçtikten sonra gelen cevap: hayır onu yapmam (dikkat yapamam değil, yapmam) ben belki yyyy konusunda yardıma ihtiyacın vardır diye düşünmüştüm. Be gerzek ben yyy işini zaten kıçımı sallayarak yapıyorum, işin tamamını becersem zaten tüm sülalaleni olmayan organımda oynatırım. şu lazım bana ve benim onu yapabileceğim saatte iş işten geçmiş oluyor. onu da geçtim 2 gün sonra cevap? oh sorry, muhtemelen kar keyfini bozdum, yaparım öyle arada, I'm a jerk...

Mesela seni veya bir türevini hiç bilmeseydim, muhtemelen daha korkusuz olurdum cahillliğin tadını çıkarırdım bazı konularda. muhtemelen sen olmasaydın, o kürtaj olmasa idi belki bugün başka idi fizyolojik durum... sen olmasaydın herkese ne zaman gider acaba diye bakıp, mesafeli durmazdım. sen olmasaydın, 6-7 senem unutmakla geçmezdi. mesela sen olmasaydın, o 1 kerelerde olmazdı...
yanlış anlaşılmamak lazım tabii, o tuvalette sesini duyup korkudan geberdiğimde bu oyuna girmemek mümkündü, kedi meraktan, ben belamı aramaktan...

what if, if only 'den yeğdir her zaman...
what if zaman kaybıdır yinede.

ps: mcdreamy olmuş mcdreary... alex gözlüklü, christina kahküllü, ama oscar goes to Lexie...

oje

gittikçe cinsiyetsileşen hayatımızda bir adım daha yol aldık
erkeklerdeki oje modası
senlerdir büyük bir istikrar ile tek yürüttüğüm konu olan büyük, iri, mümkünse az bir şey defolu erkek sevgime daha da sıkı sarılacak gelişmeler hüküm sürüyor dünyada.
Erkekte oje mesela...


boyunu görmesekte abinin gözler ellere odaklanana dek her şey yolunda
ama ya o tırnaktaki ojeler?
ellere o narin hava geldiği anda ben ona ancak koruyup kollamam gereken bir insna gibi hissederim, erkekliği, seksiliği, çekiciliği ya da partnerliği bir anda puffff uçtu gitti.
klasik rollere sahip ilişkilerde olmadım hiç bir zaman
kimsenin kimseyi taşıması gerektiğine de inanmadım
ama öyle ya da böyle bir kadın olarak yorulduğumda yaslanacak bir omuza sahip olmak özellikle yaş kemale erdikçe kötü bir fikir gibi gelmiyor
daha doğrusu özgür olmanın gerçek anlamını keşfettikçe manasız inatlar gidiyor hayattan
değiştiremediğim bazı şeyleri görsel olarakta algılama zorunluluğum
işte bu ojeler hepsini yerle bir ediyor
acaba zamana ayak uyduramamak mı diye düşündüm epey üzerinde lakin bu zamandan bağımsız benim ihtiyaçlarımla ilgili
a man like that? yo dostum yooooo
fiziklerimizi birleştirmek bana cazip gelmiyor
kabule delim, bu yolda ilerleyeceksek kadın vucudu daha makbul olan. Özellikle yeni yetişen nesillerle bu güzellik bambaşka çekiciliklere bürünmüşken kirli sakalın altındaki o narin eller bana istediğimi vermekten çok uzak

akşamdan kalanlar

uyumadan hemen önce akla gelen seal
album soul 2

bir kaç kez dönen şarkı:
It's been too hard living but I'm afraid to die
Cause I don't know what's up there beyond the sky
It's been a long, a long time coming but I know
A change gonna come oh yes it will

halbuki yalan, en büyük olası değişiklik yine ele yüze bulaştı...

http://youtu.be/rKV4UD0GQeE

Thursday, February 2, 2012

1 saat 20 dakika

4 gündür ofiste süren hapis hayatı bu akşam sona erdi
istikamet banyo
1 saat 20 dakika sonra çıkış
sanırım derim inceldi
bu demek değil ki bir iki saat sonra tekrar girmeyeceğim
kese sabun o bu neler yapılabilirse hepsini sil baştan yapmaya talibim
4 gün, şaka gibi...
sabah akşam yıkanmaya alışanın susuzlukla imtihanı bitmiştir
allah bir daha göstermesindir

doğru söze...



doğrudur

üzüm üzüme

izmire kar yağışı gibi italya'da sicilya'ya dek kar altında
şirketlerde azıcık eleman
mail gidip gelmiyor bile
tırlar durmuş
ro-ro'lar limanlara yanaşamıyor
trieste'de rüzgar 130 km/h'i bulmuş
dhl-tnt-ups toptan zıçık
dün malpensa 117 uçuşu iptal etmiş, bugün linate'de 30 üzeri uçuş iptal...
bologna'da sabah 9 gibi uçakların kalkışı mümkündü, saat 10dan sonra yine durdu
floransa'da durum daha da moktan, elektrik yok, gaz verilemiyor, bildiğin ortaçağ...
şehir içinde sadece çok gerekli otobüs hatları çalışıyor, gerisi yok

cismi burada, aklı italyada muhabiriniz bildirdi

bazen...




İçin öyle sıkılır kimse bilmez neyin var sen bile
Olup bitenleri seyredersin öylece
Yalnızsındır kalabalıklar içinde kim daha iyi bilir ki
Bir ses vardır çözer herşeyi yasaktır duyamazsın

Wednesday, February 1, 2012

sıkar ama

elimi attığım her dizide bir ingiliz aksanlı çıkması artık mide bulandırıcı
ok, sexy
ama artık soooo cliché...

as a child

en çok barış manço nick the chopper ve bir gece ançızın (ansızın değil o, yanlış biliyorsunuz) gelebilirimmiş favorilerim.
günün önemi üzerine nick the chopper:

kar kar kar



hep kar hep kar sıkıldım

Tuesday, January 31, 2012

yemek deyince - panzanella


her ne kadar güney italya mutfağını sevsem bile, toscana açık ara öndedir her daim.
basitliğin güzelliği...

önceleri bayat ekmek ıslatılıp parçalanmış, içine taze fesleğen ve kırmızı soğan konup tuz sirke zeytinyağı ile gelmiş sofraya. Geleneksel filan değil, bildiğiniz fakir fukara yemeği. haftada bir ekmek pişiriliyor, e son günlerde kurulaşıyor tabii, atmak olmaz, hooppp çözüm işte.
zaman içerisinde domates eklenmiş içine, salatalık... daha da zenginleştirmek isteyenler zeytin, roka, pecorino, yumurta vs eklemişler.

tercihim tam toskana ekmeği tutsuz tatsız, domates, fesleğen, kırmızı soğan, pecorino...
yanına da güzel bir ızgara et ve bir shiraz...
e sono felice....

Monday, January 30, 2012

funny story

son zamanlarda üst üste olanlara bakınca tüm delileri etrafıma mı topladım yoksa ben mi deliriyorum kararsız kalıyorum.

"üzgünüm ama açık konuşacağım, inanmadığın için beni de bitirdin diyebilirim"
üzgün olmak?
yok günde 1500 tl extra masraf benim için çok fazla idi zaten
yeterince inanmadığım ve bağlanmadığım için mi harcadım?
işimi yetirince inanmadığım için mi riske attım?
bağlantılarımı yeterince inanmadığım için mi harcadım?

hem meşhur u dönüşlerini yapıp hem de karşımdakine suçlu hissettirmeye çalışan ben miyim? ya da gerçekten kafayı kırdım ve bunları duyduğumu mu düşünüyorum?

acaba pat kapı kahvaltıya gelen de benim hayal ürünüm mü?
her şey bir yana... her şey bir yana...
neyse, listelemek ancak delirtir
çok pahalıya geldi var oluşunu silmek
ama değer her kuruşuna
arkada bir kambur eksik devam etmek yola, her şeye değer
zor bir kaç günüm daha var
sonrası kolay, sonra yol düz...

Zippo Vs. Muhtar Çakmağı

Şu dünyada sigara içmeye başladığımdan bu yana iki çakmağın bendeki yeri başka olmuştur: Zippo ve Muhtar Çakmağı… İkisini de bir ayrı severim, ikisinin de kendine has bir duruşu vardır ve kullanıcısına anlam yükleme yeteneğine sahiptir. Lakin gelin görün ki Muhtar Çakmağı, aslında Zippo’ya beş kere beş çekebilecek bir çakmaktır. Zira duruşu değişmemiş, Zippo gibi pazarlamanın oyuncağı olup eciş bücüşleşmemiş, o has ve kadim havasını hep korumuştur. Tutarlıdır, toprağına bağlıdır, özünü yitirmemiştir.

İşte bu yüzdendir ki Zippo dendiğinde de bende klasik formu ayrı bir yere sahip olmuştur. Zira biraz endamlı bir promosyon yapalım diyen her markanın saldırıp üzerine logosunu nakşettiği bir çakmağın karizması da bir yere kadardır. Bir de Zippo’cu pazarlama gurularının günün modası ve trendlerine göre çeşitli desenler, kakmalar, sokmalar, tıkmalar ve bilumum larlarla panayır malına çevirdiği Zippo da eminim o klasik dönemlerini hasretle anıyor, sitayişle yad ediyordur.

Buradan yeni yetme karizma edinicilere sesleniyorum. Muhtar Çakmağı candır. Samimidir, kendinize olan güveninizi ve coğrafyanıza olan tutkunuzu iletir mesaj olarak… Kıçı kırık Tokai’ler, Bic’ler, Cricket’ler falan el pençe divan durur karşısında… Rüzgarda sönmez, benzinin hakkını verir. Bakımı kolaydır, masrafsızdır. Çıkma çakmak taşına bile hayır demez. Benzini bitti mi yokuş aşağı vurdurmak suretiyle (pantolona hızlı hızlı sürtülerek yapılır) acil durum için sakladığı o tek yanışlık cankurtaranlık görevini asla ihmal etmez, yarı yolda bırakmaz. Rengi her daim gümüş asaletindedir. Cepten çıktığında ve bir kadının sigarasını yaktığında, Yılmaz Güney hissiyatı oluşturur karşı tarafta… O bir Oğuz Atay’dır, bir Müşfik Kenter’dir, bir Cihan Ünal’dır, bir Tarık Akan’dır.

Zippo’nun klasiği baş döndürür. Serttir ama aynı zamanda Issız Adam’dır… Bir Metallica’dır ama kullanıldığı yere ve ana göre Scorpions tadında balad da söyletir. Sesi, kullanmasını bilen için sigarası yakılan kadında, Clint Eastwood karakterinde bir kovboy ya da Mickey Rourke yansımasında bir Harley’ci tadında izlenimler oluşturur. Kaybedenler Kulübü’nün 6:45’lik sahibi tadında bir duruş için olmazsa olmaz bir aksesuardır. Yaşam biçimidir.

Lakin modaya ve trendlere uyayım diye girdiği şekilden şekle formu ile de işte Saksılı Doğuş, Seyyal Taner, Fatih Ürek izdüşümlerine paralel ilerlemeye devam etmektedir.

Dip not olarak belirteyim; Huysuz Virjin mesela, klasik Zippo’nun hakkını verecek kadar da nev-i şahsına münhasır bir kişiliktir.

Böyleyken böyle…

Saturday, January 28, 2012

içindeki arzuya yenilmek

bu saatte kalkıp un helvası yapmaktır...
gönül daha büyük, daha heyecanlı şeyler isterdi ama
bu gece elden gelen bu

Thursday, January 26, 2012

avam ayırt etme rehberi

böyle bir köşe olsun akla geldikçe eklensin dedim

adamı/kızı karşıdan süzdünüz
giyim kuşam el kol hareketleri her şey yerinde gözüküyor
hemen yürüyüşe bakın, ayaklarını sürüyerek yürüyorsa hemen kaçınız, zira kamuflaj yerinde ama baz değişememiş

Wednesday, January 25, 2012

seks ve sevişmek


en son en zaman seviştiğimi söylemek için çok düşünmem gerekir
ama seks için liste çıkarabilirim hemen
en son ne zaman birinin gözüne uzun uzun baktım ve dahi öpüşmenin tadını çıkardım hatırlamıyorum bile...
birinin elini ne zaman tuttum? ya da yüzünü okşadım?
ya da en son ne zaman acaba araya bir sahne, bir aksesuar, bir detay, bir şey bir şey katmadan?
en son ne zaman naif olabildim?
en son ne zaman ipleri elimde tutmadan, sadece kadın oldum?

baş etmek için bildiğim başka yol yok...
keşke 2 kadeh, bir sigara yetse
tam bir failure
kocaman...

alışkanlık


alışkanlığın bir sürü zararı olabilir
ama en iyisi götlere alışmak, bir kez daha yarı yolda kalmak üzmüyor
sadece kıt zekamın varlığını pekiştiriyor
aptallığıma alışıyorum

becerebilsek...

blue panaroma ile gidiş dönüş roma adam başı 200€
2 gün romada kalsak
casa di eddy, istasyona yakın, rahat her yere gidebileceğimiz, adam başı 2 gece 40€
oradan binsek trene, gitsek amalfiye adam başı 50€
şurada kalsak 4 gece adam başı 200€

olur sana 600€
azmadan harcarsak 500€ daha gider yedik içtik derken
1100€ ya nerede ise bir hafta paşalar gibi tatil yaparız

deniz tatili yapmadık diyelim, şehirlerde kuzeyde kaldık daha da ucuz olur

ya da sadece deniz tatili yapsak 7 gece otel, aha da şu otel adam başı 300€

hani daha tam araştırmadım bile, şöylece baktıklarım...
tembeliz tembel

ödlek



Sıfat

Korkak, tabansız, yüreksiz...

sanırım

kış uykusuna ihtiyacım var
yatayım ben, bahar da uyandırın sıcak bir günde

Tuesday, January 24, 2012

yanda girsini okudum

çağrıştı tabii hemen
böyle dolu dolu kafam girsin diyeceğim o kadar çok şey var ki........

mesela ama mutlaka kadın gibi davranmalısın diyen zat-ı şahanelerin kadın olunca kaçışlarına

yersiz konuşmalarına

yersiz kritiklerine

hatta belki var olmalarına bile.

bir de artık inat olarak herkese ama şu açıdan bak demezsem ne olayım!!!!

biraz daha fotoğraf

aşağıdaki fotoğraflardan 2 tanesi elixir bey için
bakalım tespit edebilecek mi?








dakka bir gol bir

zeytini mantar zanneden bünye, gurme takılırsa
bana ancak ağlamaklı bir yüz ile bakmak kalır

ben yokken


yaprak kıpırdamamış buralarda
acilinde bir foto size, gerisi sonra

Thursday, January 19, 2012

nasıl güzel başladı

yeni yaşım nasıl güzel başladı... 20 senedir görüşmediğim arkadaşlarımla bile konuştum.
hani gerçekten prensesler gibi bir gün başladı sabahtan, yatana kadar da devam etti.
39da kapıdan araba ile de alındım ya, ölsemde gam yemem gari :D

Wednesday, January 18, 2012

Homeland vs Temple Grandin

Claire Danes'in 2 oyunculuğu arasında 5 fark bulanın hediyesi var benden
Bir otistik ile bir fbi agent nasıl aynı canlandırılır? vurgular ses tonu nasıl aynı kalır?

bu yaşın mottosu


follow your heart, but take the brain with you :)

bu gözler bunun da gördü

bu kulaklar bunu da duydu:
salık vermek yerine soluk vermek...

HAPPY HAPPY



DOOM GÜNÜM KUTLU OLSUNNNNNN

Tuesday, January 17, 2012

Alcatraz


ve ilk bölüm yayında...
başlıyorum bakalım
aklımda burt ve ryan babalı versiyonlar

aynı hapishane, 1963te bir gece 302 mahkum yok olur, günümüzde ortaya çıkmaya başlarlar ve olaylar gelişir....

Ne şarap içeyim? serisi 1: beyaz - Gallo family wineyards california white


Sevgili okur, kimimiz hayatını değiştiriyor, kimimiz hayatını altüst ediyor, nihayetinde yaşam böyle birşey..Şey takısından nefret ederim, kelimeleri evirip çevirdiğimizde yerine koyabileceğimiz kelime bulamadığımızda cümle içinde "şey" kullanırız ki bu antin kuntin ekstra muğlak ifadeyi hiç sağlıklı görmüyorum.
Girizgah sonrası size şunları anlatayım.

Benim için kırmızı şarap kadar beyaz şarap'ta çok önemli, peki bu beyaz şarabı nasıl içeceğiz ? neyle beraber katık edersek damağımız mutlu olur ? bize ne maliyeti olur ?

Öncelikle Türk şaraplarına karşı önyargım uzunca bir süredir devam ediyor, neden derseniz ?
-Ağlamayan Türk şarap üreticisi yok.
-Hepsi ağlıyor, sürekli vergi sistemini eleştiriyorlar.
-Sürekli baskı gördüklerinden şikayetçiler..

Cevaplarım:
-Ticaret yapıyorsunuz
-Çok şikayet edeceğinize öncelikle lezzetinizi düzeltin.
-Sattığınız şıralar karşılığında iyi para kazanıp sürekli şikayet ediyorsunuz.

Ben olsam utanırdım böyle üretim ve lezzete bu kadar fahiş paralar talep etmeye.

Gallo Şaraplarının California White serisini tavsiye ediyorum, araştırıp bulabilirsiniz, lezzeti biraz bizim misket üzümünü andırıyor ve iyi havalandıktan sonra sizi uçurur keyiften garanti ediyorum.
Şarabı buzdolabında iyice soğutun, minimum 2 saat soğusun, sonra açın ve kadehinize koyup en az 5-7 dakika bekleyin ki içecek kıvama gelsin, her yudumunuzda şarap daha da güzelleşecek, kokusu ve damağınızda bıraktığı tad daha da bir belirginleşecektir.

Deniz mamulleri ile, otlu pizza ile, güzel peynirler ile birlikte tüketilmeye gelen şarabımızı tavsiye ediyorum.

just an usual tuesday

otuzların son senesi
bitecek artık
daha akıllı, daha oturaklı olmak gereken yaşlar başlayacak
mesela daha edepli konuşmalı, daha az küfretmeli
daha yumuşak olmalı
daha özenli olmalı, kendine daha iyi bakmalı insan
yaşlılığı da düşünüp hobiler edinmeli
bu sene nasıl olsa her şey dümdüz oldu, kasırga geldi geçti üzerimden
elimde bomboş topraklar var
her şeyi baştan yapabileceğim topraklar
ne kadar aşk meşk sevgi varsa hepsi temizlendi, başka formlara dönüştü
en büyük aşk, arkadaş ve ortağa dönüştü
senelerin evliliği ayrı bir forma dönüşüyor bittikten sonra, mesela seneler sonra ilk defa doğum günü hediyesi aldı mesela, hatta hediyeleri, diyebilirim ki ilk defa bana bu kadar para harcamış :) para deyip geçmeyin, adamın en değerlisi :)
sonra emekliliğe hak kazandım...
şubatta ilk defa tam anlamı ile kendi şirketimi kuruyorum, mesela cuma günü ilk kendi işimin seyahatine çıkıyorum... kalbim pırpır...
kendime ait bir evim yok mesela, yeniden kuracağım hepsini
sevgilim de yok artık, hepsi sil baştan olacak (?)
değiştiğimi keşfettim mesela, eskisi gibi olmadığımı, olamadığımı.
rahat ettiğim tüm kalıpların dışındayım artık, çünkü eski kalıplar bana ait olmaktan çıktılar.
sıradan bir salı gibi dursa da, değil aslında...

Sunday, January 15, 2012

ciyak

sakin sakin elixir bey ile telefonda aferinleşiyorduk
ve sonra ip koptu

telefon trafiği durmadı, zira aptal ex koca kardeşini işten atmış
ne o? skindirik elemanına biraz sert çıkmış kardeşi
yerim o alınan yerlerinizi
diğerinin aklını ve kardeş sevgisini double seveyim
arayıp abisi ağzına sıçmış, şimdi de ben sıçacağım diyen anneye ise koptum, sanırım 18 senede ilk defa kayınvalideme kopup bağırdım
evden atacakmış kızı...
şakasınız yeminle
türk annesinin oğul ile kız arasında kalınca yapabilecekleri ders 101
aldık dersimizi soktuk en münasip yerlerimize

en çok koyan şu an gücümün, paramın eksik olması
kızı yanıma aldığım gibi kapardım tüm çeneleri ama... kendim sığıntı bu aralar, nerde eski cengaverlikler?

hani gerçekten ciyak
şurda kalmış bu geceyi saymazsak 4 gece, sonra kalkıp 4 gün bu iğrenç ülkeden uzakta kalacağım ve nefes alacağım...

çarşamba doğum günüm bilog... hediyelere boğ beni :)))))
gerçi boğsan daha güzel hediye olur...
ama dur boğma, önce ben salı gecesi kendime hediye yaptım, yeni yaşıma taklalar atarak (ahahah yalan, esas ne yapacağımı yazamıyorum) gireceğim gece 12de :) sonra bir italya yapayım
dönüşte boğabilirsiniz
öptüms
& daraldıms

Friday, January 13, 2012

iyilik yaptım, ne bulayım diye değil ama..

İblislerin pek kaçındığı bir hareketi yaptım bugün, üstelik 2 defa aynı güne sığdırdım..Sabah çok sevdiğim bir arkadaşımın internetini çözdüm, ardından hediye gelen takım elbiseyi şirketteki durumu müsait olmayan bir çocuğa hediye ettim..
Mutlu muyum, sanırım evet..karma is a bitch baby..i'm the one of them...

ne tuhaf hayat

birinin en sevdiği olmak bir taraftan güzel bir his
diğer taraftan hayatta hiç bir şeyi değiştirmiyor
kaç sene oldu bilmiyorum artık, hesabı şaştı
ilk gerçekten aşık olduğu olduğumu biliyorum
kendi karmaşık düşünce sisteminde hala en sevdiği olduğumu da biliyorum
akşam konuştuk epey, özlemişim de konuşmayı
esenekleri tutmadığı zaman çok iyi konuşan bir çifttik biz, sabahlara kadar duraksamadan daldan dala konuşabilendik
Akşam koşturması, kokteyller hazırlaması, koşarak kolalar getirmesi, sen seversin diye şam fıstıklarını çıkarışı ne yalan söyliyeyim güzeldi
son kavgalardan, salaklıklardan, gözümden silinmeyen görüntülerden sonra güzeldi
İnsanın ne birlikte kalası, ne de ayrı kalası olunca ortaya çıkan tuhaf görüntülerden biri işte
börülce kardeşin dediği gibi hastalıklı bir ilişki
Tabii biraz da şans böyle yapıyor, iyi niyetle kendimizi verdiğimiz her dal kırılınca yine dönüp dolaşıp aynı yerde kalıyoruz, bir nevi liman
15 seneyi öyle ya da böyle bir arada geçirince, ne daha fazla tanıyabilen çıkıyor ne de anlayan
hayatta yalan söyleyemeyeceği tek kişiyim ben, ya da yargılamayacak
defalarca kanıtlanmış durum
kendime baksam, ağzımı açtığımda ne diyeceğimi bilir, tüm hassas noktaları bilir, güldürmeyi de ağlatmayı da...
Arkadaşlığı denedik dün, yaptıklarımızı anlatmayı, piyasa dedikodularını :)
Biraz ağladık karşılıklı, biraz güldük...
İyi de geldi, düşmanlığı, kızgınlığı kaldırmıyor artık vucudum.

tam 20 gün

tam 20 gün sonra devlete ssk prim ödeme mecburiyetim doluyor...
tam 20 gün....

18 ocak 2019'da da emekli maaşımı alıyorum
çalışın köleler

Thursday, January 12, 2012

elixir bey demiş ki

"Bu memlekette çoğunluk iş falan yapmıyor herkes ucundan tutuyor..birileri enayi gibi yükü sırtlanmış, gerisi de çalışıyorum diye geyikte..."

bugun mesela aynen

yan yürüyen

yan yan yürüyen burçtan adam çıkmaz...
valla bak
önce bi sever sarmalar
sonra küfreder
3 dk sonra bir şey olmamış gibi davranır
sonra bir şey olur, geri dönülmez halde yangına vurur her yeri
sonra küstüm taklidi yapıp, 3 vakte yine gel yamacıma der

sonra bu adam marjinallik çukuruna düşer, bunu nasıl yaşayacağını da bilemez, eline yüzüne bulaştırır
hem çok zeki olur
hem gel git akılı
cool görünümlü kompleks çuvalıdır
süper yalancıdır sonra, o kadar ki her söylediğine kendi de inanır, sonra lan bak bunu şunun için demiştin, gerçekle ilgisi yok dediğinde hatırlaması uzun zaman alır
fil gibi düşmandır
hayatı alışkanlıktır, değişmez kolay kolay, değişik bir restauranta götürmeye çalışın, anlarsınız o zaman dünya kaç bucak
ipler hem sizde olacak, hem siz o ipleri onun arzu ettiği şekilde kullanacaksınız, ha anlatır bende kullanırım demeyin zira anlamanız için telepati yeteğinizi geliştirmeniz lazım
midesi mutlak bozuktur, yaş ilerledikçe her türlü sindirim hastalığı kapısındadır
dışarıda sizi onore eder, ama evde ağzınıza sıçarlar
ana kuzuluğunu buyurun burda seyredin
çok düşünür ve çok baş ağrısı çekerler

işte mal bu, gözünüz yiyorsa tepe tepe kullanın

Wednesday, January 11, 2012

çorba



sıcak çorba içip uyuklayasım varken, nedir ki bir ofiste boş boş oturmak...
hazır kırmızı örtüme de kavuşmuşum
altında kitapta okurum, film de seyrederim, uyuklarım da
üzerine hayallere dalacak potansiyelim bile var

üşüyorum neticede

Tuesday, January 10, 2012

hahaytttttt

çatlayacağım gülmekten
olaylar serisi bitmiyor
salak ruh sarışınım ofisi birbirine kattı kartvizitlerim de kartvizitlerim diyerek, dallama yanına almış azıcık, bitmiş ve bana kargo yapın diyor

yavrum benim ya, fuara gidiyorsun, 500den az olmasın diye kıçını yırtıyorsun, ofisi birbirine düşürüyorsun ve 30 tane alıp gitmişsin ha?

canım benim
ahahahahahahhahaha

şşşş sessizlik

baş bu kadar ağrırken klavyenin tuşları bile irrite ediyor.
hani mümkün olsa kapansam karanlığa ve sessizce dursam
ama nerede tabii bu mükemmel koşullar
mesela sabah ki kriz sarışın taklidi kardeşimizin sekreter arkadaşımızı 2 aydır bana çöp kovası almıyor diye şikayet etmiş olması, ki garibim sekreter arkadaş fazla bir çöp kutusunu kendisine tahsis etmiş. ama ayıp tabii, yeni bir tane istenmişken nasıl olur eski kullanılmış bir kutuyu vermek... Esefle kınıyoruz kendisini, hadi biz salaklar kınadık tamam, ama gel gör ki patronumuz da kınamış burada kime yeni çöp kutusu alınacağına ben karar veririm diyerek :) Patronumuzda musevi bu arada, hani beklersin ki bu hareketi takdir görsün, kaynaklar boşa harcanmamış olsun...

sonra şirket modemimize 1400 tl lik bir fatura gelmiş, sırrını çözmeye çalışıyoruz el birliği ile, hani filmler indirip destanalr döşesek bir ayda o akdarlık harcama yapmamız imkansız ayrıca kendisi nicedir atıl atıl yatmakta.
iş bu yazı yazılırken, sorun aydınlandı, patronun iptal ettiği hatlardan doğan bir borç gibi bir şeymiş, taahhüt verirken dikkatli olmak lazım tabii :) 2 saatimi de bu yedi.

bu kadar salak sorunların yaşanmadığı bir yer var mıdır acaba?

Monday, January 9, 2012

çizgide durulan anlar

saçma sapan şeyleri görüp, konuşsam mı denen anlar vardır
o anlardan biri
sonra diyorum ki ulen italya iyi geçerse, 1 aydan daha az bir zaman burada olacaksın
ne gerek var, sus, otur yerinde
üç kuruşluk adamlarla, 3 kuruşluk sohbetlerine deri ne ola ki?
varsın bir halt ettiğini sansın...
o da hediyem olsun

aşık olsa insan

şarkılarda deva arasa, bulamasa
ama isyanını bulsa
mesela:

TIK

candır çeker...


ayın 20si gelse
ben insen roma'ya
trene geçmeden önce dursam barın önünde
un caffe ginseng per favore desem, 1€mu ödesem ve yudumlasam...

Sunday, January 8, 2012

39, 29 gibi değil

miş...
anladım.
örtülmüyormuş üzeri.
bazen bırakmak lazımmış oluruna
yeni nesil iyi imiş, hoş imiş ama insanın aklını belli bir süre oyalıyormuş
sonra öğretmek gerekiyormuş
bu da ayrı bir çaba imiş, ayrı yorgunluk imiş
benim en azından şu an istediğim değilmiş

inziva daha iyi geldi... yat kalk, pişir, gül, seyret, konuş konuş konuş...
neden gidip geldiğini anladım bu hafta
işin içine seks girdi mi, mecburiyetler bir parça devrede kalıyor
oysa şimdi? aklımıza her gelen ağızdan çıkıveriyor
kimse kimsenin lafına sözüne alınmıyor
bu hali daha çok sevdim
daha gerçek, daha doyurucu, daha huzurlu
allahtan çabuk capito.
tüm haftasonunu zorlamadım

Friday boy, thank you. Grazie mille...