sigara değil, Charlie...
Dünümü rahatlatan adam...
hatıra temizliği kapsamında: Could it be all of your fears that we hide behind ?
Like bricks in the wall I wanna see them fall down !
But she went quietly.
She didn't make a sound.
She went quietly
with the wish not to be found.
Bir gün,bir ay,bir yıl, yada ne vakitte olursa olsun,toplandık,toplaştık, geldik, gittik, yazdık,yazdırdık,baktık, yedik,yedik,yedik,şiştik,kocaman olduk, düşündük,geldik,yazdık,gittik,geldik,gittik...
Monday, February 27, 2012
Octavia Spencer
muzur bakışlı insanları pek severim, en zor koşullarda bile bir nefestirler.
En son The Help'te, seyretmeyenler için spoiler olmasın hadi, meşhur turta(!)sı ile beni benden alan güldüren, kimi dialoglarında gözümden bir kaç damla süzdüren kadının bir heykelciği olmasına pek sevindim.
taşı taşı
taşı taşı bitmiyor ya...
hadi taşıması yine bir derece, aradan fırlayıp çıkanlar daha çok yoruyor insanı
kağıtlar
saklasam mı, atsam mı?
e tamam sildik gittin ama ya güzel şeyler? ya içini ısıtanlar?
onlar da gitmeye mahkum mu? geri dönüşüme besi mi yıllar sonra?
Atıyorum ama not düşmeden edemedim, güzeldi gün, bir gün hafıza giderse, elimde hiç bir şey yok diyecek hale gelirsem, buradan hatırlatırım belki kendime:
belki ben sana sevmeyi öğretemem…
ama… sen de bana unutmayı öğretemezsin…
bu mevsim ki, yollarda zakkumların açtığı
çok yakınlarda… sabahlardan bir sabah
seni gerçekten, insanca kucaklasam sımsıkı
ve yüreğimi avuçlarına koysam… ne dersin?
belki ben sana kavuşmayı öğretemem.
ama sen de bana, ayrılığı öğretemezsin.
hadi taşıması yine bir derece, aradan fırlayıp çıkanlar daha çok yoruyor insanı
kağıtlar
saklasam mı, atsam mı?
e tamam sildik gittin ama ya güzel şeyler? ya içini ısıtanlar?
onlar da gitmeye mahkum mu? geri dönüşüme besi mi yıllar sonra?
Atıyorum ama not düşmeden edemedim, güzeldi gün, bir gün hafıza giderse, elimde hiç bir şey yok diyecek hale gelirsem, buradan hatırlatırım belki kendime:
belki ben sana sevmeyi öğretemem…
ama… sen de bana unutmayı öğretemezsin…
bu mevsim ki, yollarda zakkumların açtığı
çok yakınlarda… sabahlardan bir sabah
seni gerçekten, insanca kucaklasam sımsıkı
ve yüreğimi avuçlarına koysam… ne dersin?
belki ben sana kavuşmayı öğretemem.
ama sen de bana, ayrılığı öğretemezsin.
ne fena...
hay anlatmaya üşendim tam başlamışken
günlerden pazar, sene bilmemkaç, bir pazar sabahı, spordan çıkılmış, kahvaltı gloria jeans'te...
ne fena hatırlamak
haydi dear prozac, çabuk göster maharetini
günlerden pazar, sene bilmemkaç, bir pazar sabahı, spordan çıkılmış, kahvaltı gloria jeans'te...
ne fena hatırlamak
haydi dear prozac, çabuk göster maharetini
Sunday, February 26, 2012
leylek
ilk leylekler geldiler
yaz yaklaşıyor
yaz yaklaşıyor
GQ
oturup dergilere göz gezdirme, uzun kahvaltı, gazeteler, kısaca tembellik günü; en fazla sinema ya da kahve molası eklenebilir sanki. İlişkilerin en güzel günlerinde araya sevişmelerde eklenir tabii ama şu an söz konusu bile değil.
bende actim GQ ya göz gezdiriyorum.
Klişeden klişeye koşmuşlar, hani ne bekliyordun, edebiyat dergisi mi, bilim mi deseniz verecek cevabım da yok gerçi.
Seks Editörümüz var mesela, soru: 3lü seks istedim, kız arkadaşım 2 erkek ve ben şeklinde kabul etti, nasıl sıyırayım. Cevap zaten bir hoş ama arada bir cümle beni benden aldı: "Her şeye rağmen ille de üçlü bir deneyim yaşamak istiyorsan bunun yoğun duygular beslediğin birisi ile olmamasında fayda var. Çünkü üçlü bir deneyimden sonra erkeklerin birçoğu partnerini potansiyel hayat arkadaşı konumundan çıkarıp sadece biraz zaman geçirebileceği kadın kategorisine koyar. Hiçbir kadın da sahip olduğu saygınlığı yitirmek istemez." Nasıl? Hayat arkadaşından bir şeyleri gizle, beraber macera yaşamayın? Karımın ağzına boşalmam çünkü o ağızla çocuklarımı öpecek???? ağzı dolusu küfürlerim boşalıyor şu anda, durduramıyoruz.
Şimdi seks hakkında ki 7 efsanelerine bakalım:
Efsane1: kibar ol
kafası karışık yazarımız veya tercümanımız erkeğin gücünü seksi kıvamda uygulaması ile saygısızlığın farkını anlatmaya çalışıp az bir çuvallamış
Efsane2: Komik erkek seksidir
komikliği göğüsten korna sesi çıkarmaktan ibaret sandığında, evet efsane olabilir. Lakin seks bir çok hataya, şapşallığa da sahne olabilen bir yerdir; olmadık bir yeri ısırabilirsin, düşebilirsin, bir türlü senkron tutmaz falan filan milyon şey olabilir, tüm bunlar olduğunda gülebilen kadın/adam makbüldür, çünkü iş sinir savaşına dönmeden, tekrar raya oturabilir. Seks çok ciddi bir konudur evet, ama eğlencesiz işe yaramaz.
Efsane 3: Kadın da erkek kadar seks ister
arkadaşımız yok illa erkek daha fazla seks düşünür diye vermiş kararını. bilemezsin güzel kardeşim, aklıma gelen örnekler yazmak için fazla kaçtı, otosansür uyguladım
Efsane4: Güzel kadınları baştan çıkarmak zordur
Burada anlaştık kendisi ile az biraz,
Efsane5: Kadının saçlarını okşamak
beybi sen sevmeyebilirsin, ama kimilerimiz o saçların özellikle çekilmelerini pek hoş buluyor olabilir.
Efsane6: Kadınlar seks sonrası sarılmak ister
Evet çoğu ister, bu da öyle çok aaaaa uuuuu yapılacak bir durum değildir. Şahsen 24 saat biri elini üzerimde tutsa gık demem, bazen hemen yastığıma sarılıp uyumak ta isterim, bazen kaçıp ortamdan uzaklaşmakta. İnsanız nihayetinde, gün güne uymaz ki.
Efsane7: en heyecan verici
İşte burada Victoria abla ile hemfikirim sayılabilirim.
sabun gibi bir dergi çıkmış işte, güzel kızlar için bakılabilir
bende actim GQ ya göz gezdiriyorum.
Klişeden klişeye koşmuşlar, hani ne bekliyordun, edebiyat dergisi mi, bilim mi deseniz verecek cevabım da yok gerçi.
Seks Editörümüz var mesela, soru: 3lü seks istedim, kız arkadaşım 2 erkek ve ben şeklinde kabul etti, nasıl sıyırayım. Cevap zaten bir hoş ama arada bir cümle beni benden aldı: "Her şeye rağmen ille de üçlü bir deneyim yaşamak istiyorsan bunun yoğun duygular beslediğin birisi ile olmamasında fayda var. Çünkü üçlü bir deneyimden sonra erkeklerin birçoğu partnerini potansiyel hayat arkadaşı konumundan çıkarıp sadece biraz zaman geçirebileceği kadın kategorisine koyar. Hiçbir kadın da sahip olduğu saygınlığı yitirmek istemez." Nasıl? Hayat arkadaşından bir şeyleri gizle, beraber macera yaşamayın? Karımın ağzına boşalmam çünkü o ağızla çocuklarımı öpecek???? ağzı dolusu küfürlerim boşalıyor şu anda, durduramıyoruz.
Şimdi seks hakkında ki 7 efsanelerine bakalım:
Efsane1: kibar ol
kafası karışık yazarımız veya tercümanımız erkeğin gücünü seksi kıvamda uygulaması ile saygısızlığın farkını anlatmaya çalışıp az bir çuvallamış
Efsane2: Komik erkek seksidir
komikliği göğüsten korna sesi çıkarmaktan ibaret sandığında, evet efsane olabilir. Lakin seks bir çok hataya, şapşallığa da sahne olabilen bir yerdir; olmadık bir yeri ısırabilirsin, düşebilirsin, bir türlü senkron tutmaz falan filan milyon şey olabilir, tüm bunlar olduğunda gülebilen kadın/adam makbüldür, çünkü iş sinir savaşına dönmeden, tekrar raya oturabilir. Seks çok ciddi bir konudur evet, ama eğlencesiz işe yaramaz.
Efsane 3: Kadın da erkek kadar seks ister
arkadaşımız yok illa erkek daha fazla seks düşünür diye vermiş kararını. bilemezsin güzel kardeşim, aklıma gelen örnekler yazmak için fazla kaçtı, otosansür uyguladım
Efsane4: Güzel kadınları baştan çıkarmak zordur
Burada anlaştık kendisi ile az biraz,
Efsane5: Kadının saçlarını okşamak
beybi sen sevmeyebilirsin, ama kimilerimiz o saçların özellikle çekilmelerini pek hoş buluyor olabilir.
Efsane6: Kadınlar seks sonrası sarılmak ister
Evet çoğu ister, bu da öyle çok aaaaa uuuuu yapılacak bir durum değildir. Şahsen 24 saat biri elini üzerimde tutsa gık demem, bazen hemen yastığıma sarılıp uyumak ta isterim, bazen kaçıp ortamdan uzaklaşmakta. İnsanız nihayetinde, gün güne uymaz ki.
Efsane7: en heyecan verici
İşte burada Victoria abla ile hemfikirim sayılabilirim.
sabun gibi bir dergi çıkmış işte, güzel kızlar için bakılabilir
.
çıt sesine tahammül edemeyecekken, tüm bu gürültüler çok bana
arabadan çıkması gerekenler aşağıda beklemede
hiperaktif dialog sahiplerinin sesleri hala kulağımda, hiperaktif abi murada erebildi mi merağımda
bir taşikardi üzerinize afiyet, uyandırdı uykumdan
ilaç paklar beni, bir 6 aylık küre başlamalı yarın eczaneye uğrayıp, böyle yaşanmaz, kafadaki tüm sesleri susturmalı
arabadan çıkması gerekenler aşağıda beklemede
hiperaktif dialog sahiplerinin sesleri hala kulağımda, hiperaktif abi murada erebildi mi merağımda
bir taşikardi üzerinize afiyet, uyandırdı uykumdan
ilaç paklar beni, bir 6 aylık küre başlamalı yarın eczaneye uğrayıp, böyle yaşanmaz, kafadaki tüm sesleri susturmalı
Saturday, February 25, 2012
tgif?
diyemedim
dilim varmadı
ha perşembe olsa, intihar sebebi olurdu ama tgif değil işte
zor gün
zor virajlar
zor ekler
zor gereksizler
budalalar
istediğim oysa yeşil... sessizce, sakince, hani belki yanında bir kırmızı... biraz güneş, biraz mayışmak, uyuklamak hafiften
2 saniyeliğine ofise giriş, bir shot xuxu, final iyi.
uyku yine kaçık
sabah yine zor gelecek belli
hani bir yatak sigarası mümkün olsa, belki bir parça daha kolay
duş sonrası o çakmağı çakamamak ne zor, ya da duşa girmeden önce
15 senedir sigarasız girmemişim tuvalete
insan nankör, yatacak yer bulduğuna dua edeceğine koca koca laflar
cık cık cık
dilim varmadı
ha perşembe olsa, intihar sebebi olurdu ama tgif değil işte
zor gün
zor virajlar
zor ekler
zor gereksizler
budalalar
istediğim oysa yeşil... sessizce, sakince, hani belki yanında bir kırmızı... biraz güneş, biraz mayışmak, uyuklamak hafiften
2 saniyeliğine ofise giriş, bir shot xuxu, final iyi.
uyku yine kaçık
sabah yine zor gelecek belli
hani bir yatak sigarası mümkün olsa, belki bir parça daha kolay
duş sonrası o çakmağı çakamamak ne zor, ya da duşa girmeden önce
15 senedir sigarasız girmemişim tuvalete
insan nankör, yatacak yer bulduğuna dua edeceğine koca koca laflar
cık cık cık
Friday, February 24, 2012
Thursday, February 23, 2012
küçük bir öykü bu
kertenkele, kertilenkele olmuş aniden
neden? çünkü seden soğuk intikam yemeklerini severmiş...
sonra masalın bitişine azıcık kalmış
bitmiş
bu kadar
dağılabilirsiniz
neden? çünkü seden soğuk intikam yemeklerini severmiş...
sonra masalın bitişine azıcık kalmış
bitmiş
bu kadar
dağılabilirsiniz
Wednesday, February 22, 2012
Dişçi -The Dentist
Türkçe çeviriyi de koyayım tam olsun
-Hey , pardon Gina şu anda konuşamaz, ağzı biraz meşgul ;) bitirince seni arasın!
-Ne ? Sende ne sikimsin ?
-Gina'nın dişçisi...
-:)
-Oh
-yaaa
Sunday, February 19, 2012
not ver. bilemem ki kaç
- bir tek karaktersize daha değer verirsem kendimi imha edeceğim
- nasıl bir gerzek... neyse
- hakikaten oksijen israfı
- ben artık bir şey demiyorum, zamanında kurtarmışım
- daha da kendimde kusur aramam, tüm korkaklar adına kendimi suçlamaktan, kendimde kusur aramaktan sıkıldım; işte hendek, işte deve...
- nasıl bir gerzek... neyse
- hakikaten oksijen israfı
- ben artık bir şey demiyorum, zamanında kurtarmışım
- daha da kendimde kusur aramam, tüm korkaklar adına kendimi suçlamaktan, kendimde kusur aramaktan sıkıldım; işte hendek, işte deve...
belli mi olur
kimin kimi nerede bulacağı belli mi olur, pazartesi salı çarşamba corso vittorio emanuele, 68, 41100 modena adresinde olacağım, oldu bu yazıyı okudunuz, oralardasınız, giriniz otele, sorunuz türkü :) bugün uzun uzun aldığım öğütte ki gibi kendimi hayatın sürprizlerine kapamıyorum işte, hatta açık davet bile denir buna :)
Bir cafe ginseng bile ısmarlarım belki size :)
Şakası bir yana, 3 günlüğüne Allah'a emanet bir yoldayım, bir aksilik olmaz ise perşembe İtalya/bologna dedikoduları ile sizleri sıkarım.
Haaa bir de görüyorum sağdan, bir sürü kişi okuyorsunuz, ses edin arada, beğendim deyin, beğenmedim deyin, hadi canım deyin, ama ses edin.
Şahsen ben korkuyorum bu çok okuyuş, hiç sesten.
Sanki sizde bir kaç kelam etseniz, daha bir hoş olacak hayat.
Ukalayız, sivriyiz, az biraz edepsiziz ama iyi çocuklarız, pişman olmazsınız söz :)
Öğütçübaşı yüzünden yazdım size bunu açık açık, ne istediğimi söylemezsem bir halt elde edemezmişim, top karşıda olurmuş benim kucağımda ısınmak yerine.
Kalınız sağlıcakla. Dönüşte görüşürüz.
Bir cafe ginseng bile ısmarlarım belki size :)
Şakası bir yana, 3 günlüğüne Allah'a emanet bir yoldayım, bir aksilik olmaz ise perşembe İtalya/bologna dedikoduları ile sizleri sıkarım.
Haaa bir de görüyorum sağdan, bir sürü kişi okuyorsunuz, ses edin arada, beğendim deyin, beğenmedim deyin, hadi canım deyin, ama ses edin.
Şahsen ben korkuyorum bu çok okuyuş, hiç sesten.
Sanki sizde bir kaç kelam etseniz, daha bir hoş olacak hayat.
Ukalayız, sivriyiz, az biraz edepsiziz ama iyi çocuklarız, pişman olmazsınız söz :)
Öğütçübaşı yüzünden yazdım size bunu açık açık, ne istediğimi söylemezsem bir halt elde edemezmişim, top karşıda olurmuş benim kucağımda ısınmak yerine.
Kalınız sağlıcakla. Dönüşte görüşürüz.
Saturday, February 18, 2012
titremek
fiillerden gidiyor bugün...
nadiren sol bacağım titrer
2 küsur sene önce galiba titremişti en son
arabayı kullanmak azap olmuştu
çıkaramamıştım bir türlü garajdan
ama doygundum
uzun olmuş arası
dün akşam yine titredi, debriyaja basmak azap oldu
gecenin bir körü eve dönüş yolunda titreyen bir bacak ve dur kalk bir trafik.
sevdiğim azaplarımdan biri bu
olduğu zaman oh be dediğim, iyi ki dediğim
bu gece de titresin istemek arsızlık mı?
nadiren sol bacağım titrer
2 küsur sene önce galiba titremişti en son
arabayı kullanmak azap olmuştu
çıkaramamıştım bir türlü garajdan
ama doygundum
uzun olmuş arası
dün akşam yine titredi, debriyaja basmak azap oldu
gecenin bir körü eve dönüş yolunda titreyen bir bacak ve dur kalk bir trafik.
sevdiğim azaplarımdan biri bu
olduğu zaman oh be dediğim, iyi ki dediğim
bu gece de titresin istemek arsızlık mı?
zannetmek
İnsanın sanması, zannetmesi kadar kötü şey azdır herhalde dünyada.
Mesela bugün uykuyu en şiddetle istediğim ve beklediğim günde sabah 8den beri durmadan çalan telefonlara inat uyuduğumu sandım önce. Sonra sanki işler çok yoğunmuş gibi çalıştığımı sandım kalkıp önce ofise gelip, birazdan da güneşli'ye doğru yola çıkacakken.
Sanmalar, zannetmeler işte sizi gerçeklikten alıp uzağa taşıyıverir. sonra da size ilgili boşlukları doldurmak kalır. Mesela akşam gördüğüm garip rüyalar silsilesi, deniz kenarında değildim uyandığımda, ev de benim değildi, güneş ancak kendini ısıtacak kadar vardı, gel de uyum sağla istanbul'un soğuğuna.
Mesela pazartesi çıkıp gidilecek yolculuk, iyi geçeceğini zannediyorum, buradaki her sorundan uzaklaşacağımı sanıyorum, bakalım kucaklamak gerekenler neler olacak; en azından iki gün soğuk depoda mal ayıklamak gerekeceğini şimdiden biliyorum.
Mesela şimdi gittiğim yerde malların iyi olacağını sanıyorum; elime aldığımda karşılacağım gerçek ne olacak acaba...
Tecrübe dediğimiz şey, yaşanmışlık dediğimiz şey gönülden inanmaya engel işte; en azından canı çok yananlar için. Her şeye gönülden ve iyi yönünden bakıp inanabilenlere gıpta ile bakıyorum. biliyorlar mı acaba ne kadar şanslı olduklarını? Bir de benim gibi yollardan geçip, hala inanabilenler var, onları açıkça kıskanıyorum. Benim kaçırdığım her treni yakalama şansları var onların.
Kimin yaptığı doğru diye sorsam, cevap veremezsiniz. Verirsiniz elbet ama benim size inanma imkanım yok :)
Oysa inanmak, kendini serbest bırakmak kuş kadar özgür olmak demek, üretebilmek demek, yaşamak demek.
Kırıntılarla yetinmemek demek.
Kırıntı deyip geçmemek lazım gerçi, süpürüp atılanlar var, özenle saklananlar var benim hayatımda.
hah günlük burç yorumu da geldi:
Your ruling planet Saturn is in the spotlight now as it changes from being a harsh naysayer to a caring taskmaster. Thankfully, tough love is exactly what you need now, yet it will soften into support once you demonstrate your willingness to work diligently to make your dreams come true. However, stern Saturn will ignore anything less than a total commitment, so focus on the tasks at hand and get started as soon as possible
çalışmak lazımmış işte, ben yola vaktinde çene çalmayayım daha fazla.
yolcu yolunda gerek...
Mesela bugün uykuyu en şiddetle istediğim ve beklediğim günde sabah 8den beri durmadan çalan telefonlara inat uyuduğumu sandım önce. Sonra sanki işler çok yoğunmuş gibi çalıştığımı sandım kalkıp önce ofise gelip, birazdan da güneşli'ye doğru yola çıkacakken.
Sanmalar, zannetmeler işte sizi gerçeklikten alıp uzağa taşıyıverir. sonra da size ilgili boşlukları doldurmak kalır. Mesela akşam gördüğüm garip rüyalar silsilesi, deniz kenarında değildim uyandığımda, ev de benim değildi, güneş ancak kendini ısıtacak kadar vardı, gel de uyum sağla istanbul'un soğuğuna.
Mesela pazartesi çıkıp gidilecek yolculuk, iyi geçeceğini zannediyorum, buradaki her sorundan uzaklaşacağımı sanıyorum, bakalım kucaklamak gerekenler neler olacak; en azından iki gün soğuk depoda mal ayıklamak gerekeceğini şimdiden biliyorum.
Mesela şimdi gittiğim yerde malların iyi olacağını sanıyorum; elime aldığımda karşılacağım gerçek ne olacak acaba...
Tecrübe dediğimiz şey, yaşanmışlık dediğimiz şey gönülden inanmaya engel işte; en azından canı çok yananlar için. Her şeye gönülden ve iyi yönünden bakıp inanabilenlere gıpta ile bakıyorum. biliyorlar mı acaba ne kadar şanslı olduklarını? Bir de benim gibi yollardan geçip, hala inanabilenler var, onları açıkça kıskanıyorum. Benim kaçırdığım her treni yakalama şansları var onların.
Kimin yaptığı doğru diye sorsam, cevap veremezsiniz. Verirsiniz elbet ama benim size inanma imkanım yok :)
Oysa inanmak, kendini serbest bırakmak kuş kadar özgür olmak demek, üretebilmek demek, yaşamak demek.
Kırıntılarla yetinmemek demek.
Kırıntı deyip geçmemek lazım gerçi, süpürüp atılanlar var, özenle saklananlar var benim hayatımda.
hah günlük burç yorumu da geldi:
Your ruling planet Saturn is in the spotlight now as it changes from being a harsh naysayer to a caring taskmaster. Thankfully, tough love is exactly what you need now, yet it will soften into support once you demonstrate your willingness to work diligently to make your dreams come true. However, stern Saturn will ignore anything less than a total commitment, so focus on the tasks at hand and get started as soon as possible
çalışmak lazımmış işte, ben yola vaktinde çene çalmayayım daha fazla.
yolcu yolunda gerek...
Selby - Maguire ziyafeti
Son zamanlarda izlediğim en keyifli Snooker maçını izledim az önce… Bir yanda dünyanın şu anki bir numarası Selby, bir yanda son zamanlarda oyununu son derece yükseltmiş bir Maguire…
Birkaç yıl öncesine dek “güvenli vuruş” konusunda eksikleri olan Selby; bugüne kadar geçen süreyi bu açığını kapamak için harcayınca, masaya “Bir Numara” gibi bir unvan ile gelmesi elbette şaşırtıcı değildi. Zira gerek uzun mesafeli pot başarısı, gerek beyaz top kontrolü ve gerekse seri inşa etme zekası üst düzey olan bir oyuncuydu. Dedim ya tek eksiği idi güvenli vuruşlar… Orayı da halledince, ortaya bir zamanların Davis’ini hatırlatan bir oyuncu tipi çıkmış oldu.
Maguire ise kanımca hala kalitesi ile doğru orantılı bir podyum görebilmiş bir oyuncu değil ne yazık ki… Son derece kontrollü, sakin, bir o kadar da cesur ve yetenekli bir oyuncu olan Maguire; son birkaç yıldır Snooker’ı domine eden isimler arasına girmeyi de başardı. Şansızlıklar nedeniyle çok kupa kaldıramamış olsa da her zaman çok kaliteli maçlara imza attı ve rakipleri kendisini asla küçümseyemedi…
İşte bu iki isim; bu gece Galler Açık’ta çeyrek final maçında karşı karşıya geldiler. 9 frame üzerinden oynanan maçta, 5 frame kazanan yarı finale çıkacak ve O’Sullivan’ın rakibi olacaktı. Hangisi çıkarsa çıksın, O’Sullivan’ın işi hiç de kolay olmayacaktı.
Oynanan çeyrek final maçı; tam anlamı ile bir Snooker maçıydı. İki oyuncu da birer satranç ustası gibi masanın başına geldiler ve bu oyunun, topları deliğe sokmaktan ibaret olmadığını öyle güzel anlattılar ki… Cue Ball dediğimiz ve vuruş topu olan beyaz top, iki oyuncu tarafından da adeta bir Vezir gibi kullanıldı masada… Öyle ki; oynanan maç Snooker maçıydı ama toplar sanki bilardo masasında değil de bir satranç tahtasının üstündeydiler.
Maçta asla kopma olmaması, iki oyuncunun da birbirine çok yakın yüzdelerle oynaması; maçın son frame’e kadar gitme olasılığını güçlendiriyordu. Nitekim setler 3-3 olduğunda bunun gerçekleşeceğine neredeyse emindim. Hemen her frame’de iki oyuncu da inanılmaz güzel potlara imza atıyor, güvenli vuruş düelloları yaşatıyor, snooker bırakıyor ve çözüyor, ıstakalarını bir orkestra şefi gibi kullanarak adeta birer resital veriyorlardı.
Selby setlerde 4-3 öne geçmişti ancak Maguire açıkçası bu frame’de pembe ve siyahın oyunun başında pot dışı pozisyona düşmesine karşın masanın neredeyse tüm hamallığını üstlenmiş ve inanılmaz bir seri oluşturmuştu. Ancak yüksek toplarla pot yapamadığı için uzun bir seri inşa etmiş olsa da ne yazık ki sayısal olarak avantajı yakalayamamıştı. Nispeten rahatlamış masayı temizleyen Selby durumu 4-3’e getirmişti.
Bundan sonraki frame iki oyuncu için de çok önemliydi. Selby alırsa maç bitecek, Maguire alırsa “karar frame”i oynanacaktı. Nitekim mükemmel bir satranç maçı daha başladı ve Maguire 60 sayılık avantaj sağladığında ve ıstakayı devrettiğinde, masada 67 sayı vardı. O andan sonra frame yaklaşık 45 dakika sürdü ve 62 – 60’lık skorla Selby, adını yarı finale yazdırdı.
Bu maç; bazılarının geleceğin yıldızı olarak gösterdiği Trump gibi oyuncuların tutunamayacakları düzeyde bir maçtı. Klasik anlamı ile tam bir Snooker maçı oynandı bu ikili arasında… Toplam 9 kere karşı karşıya gelen bu ikili arasında şu an 5-4’lük bir Selby üstünlüğü var. Ancak daha çok karşı karşıya gelecekler ve bu ikilinin maçlarının her seferinde mükemmel bir seyir keyfi yaşatacağına inanıyorum.
Birkaç yıl öncesine dek “güvenli vuruş” konusunda eksikleri olan Selby; bugüne kadar geçen süreyi bu açığını kapamak için harcayınca, masaya “Bir Numara” gibi bir unvan ile gelmesi elbette şaşırtıcı değildi. Zira gerek uzun mesafeli pot başarısı, gerek beyaz top kontrolü ve gerekse seri inşa etme zekası üst düzey olan bir oyuncuydu. Dedim ya tek eksiği idi güvenli vuruşlar… Orayı da halledince, ortaya bir zamanların Davis’ini hatırlatan bir oyuncu tipi çıkmış oldu.
Maguire ise kanımca hala kalitesi ile doğru orantılı bir podyum görebilmiş bir oyuncu değil ne yazık ki… Son derece kontrollü, sakin, bir o kadar da cesur ve yetenekli bir oyuncu olan Maguire; son birkaç yıldır Snooker’ı domine eden isimler arasına girmeyi de başardı. Şansızlıklar nedeniyle çok kupa kaldıramamış olsa da her zaman çok kaliteli maçlara imza attı ve rakipleri kendisini asla küçümseyemedi…
İşte bu iki isim; bu gece Galler Açık’ta çeyrek final maçında karşı karşıya geldiler. 9 frame üzerinden oynanan maçta, 5 frame kazanan yarı finale çıkacak ve O’Sullivan’ın rakibi olacaktı. Hangisi çıkarsa çıksın, O’Sullivan’ın işi hiç de kolay olmayacaktı.
Oynanan çeyrek final maçı; tam anlamı ile bir Snooker maçıydı. İki oyuncu da birer satranç ustası gibi masanın başına geldiler ve bu oyunun, topları deliğe sokmaktan ibaret olmadığını öyle güzel anlattılar ki… Cue Ball dediğimiz ve vuruş topu olan beyaz top, iki oyuncu tarafından da adeta bir Vezir gibi kullanıldı masada… Öyle ki; oynanan maç Snooker maçıydı ama toplar sanki bilardo masasında değil de bir satranç tahtasının üstündeydiler.
Maçta asla kopma olmaması, iki oyuncunun da birbirine çok yakın yüzdelerle oynaması; maçın son frame’e kadar gitme olasılığını güçlendiriyordu. Nitekim setler 3-3 olduğunda bunun gerçekleşeceğine neredeyse emindim. Hemen her frame’de iki oyuncu da inanılmaz güzel potlara imza atıyor, güvenli vuruş düelloları yaşatıyor, snooker bırakıyor ve çözüyor, ıstakalarını bir orkestra şefi gibi kullanarak adeta birer resital veriyorlardı.
Selby setlerde 4-3 öne geçmişti ancak Maguire açıkçası bu frame’de pembe ve siyahın oyunun başında pot dışı pozisyona düşmesine karşın masanın neredeyse tüm hamallığını üstlenmiş ve inanılmaz bir seri oluşturmuştu. Ancak yüksek toplarla pot yapamadığı için uzun bir seri inşa etmiş olsa da ne yazık ki sayısal olarak avantajı yakalayamamıştı. Nispeten rahatlamış masayı temizleyen Selby durumu 4-3’e getirmişti.
Bundan sonraki frame iki oyuncu için de çok önemliydi. Selby alırsa maç bitecek, Maguire alırsa “karar frame”i oynanacaktı. Nitekim mükemmel bir satranç maçı daha başladı ve Maguire 60 sayılık avantaj sağladığında ve ıstakayı devrettiğinde, masada 67 sayı vardı. O andan sonra frame yaklaşık 45 dakika sürdü ve 62 – 60’lık skorla Selby, adını yarı finale yazdırdı.
Bu maç; bazılarının geleceğin yıldızı olarak gösterdiği Trump gibi oyuncuların tutunamayacakları düzeyde bir maçtı. Klasik anlamı ile tam bir Snooker maçı oynandı bu ikili arasında… Toplam 9 kere karşı karşıya gelen bu ikili arasında şu an 5-4’lük bir Selby üstünlüğü var. Ancak daha çok karşı karşıya gelecekler ve bu ikilinin maçlarının her seferinde mükemmel bir seyir keyfi yaşatacağına inanıyorum.
Etiketler:
Galler Açık,
Maguire,
Selby,
Snooker,
Uruk Hai
Friday, February 17, 2012
Küççük Tom
TOM
Bir gün küçük Thomas, öğretmeni Barbara'ya giderek dersten sonra kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Öğretmen kabul etti ve sordu:
------------ --------- --------- --------- -----
Sorun nedir Thomas ?
------------ --------- --------- --------- ---
Ben bu sınıfın düzeyine göre fazla zekiyim. Bir üst sınıfa geçmek istiyorum.
------------ --------- --------- --------- ---
İstek konusunda bilgi verilen Müdür Thomas'a bunun için bir testten geçmeyi isteyip istemediğini sordu. Thomas tereddütsüz kabul etti ve test başladı.
------------ --------- --------- --------- ---
Söyle bakalım Thomas: 3X4
------------ --------- --------- --------- ---
Oniki
------------ --------- --------- --------- ----
Peki 6X6
------------ --------- --------- -------
Otuzaltı Müdür bey
------------ --------- --------- --------- --
Japonya'nın başkenti
------------ --------- --------- --------- --
Tokyo
------------ --------- --------- --------- -----
Ve test birbuçuk saat sürdü, Thomas hiç hata yapmadı. Test sonuda öğretmen de soru sormak istedi. Thomas ve Müdür bu isteği kabul ettiler. Öğretmen sorulara başladı:
------------ --------- --------- --------- --------- ------
İneklerde dört tane, ben de iki tane olan nedir ?
------------ --------- --------- --------- --------- --------- -
Bacaklar öğretmenim.
------------ --------- --------- --------- --------- ---
Doğru; senin pantalonunun içinde olup, benim pantalonumun içinde olmayan nedir ?
------------ --------- --------- --------- --------- --------- -
Müdür bu soruya çok şaşırır....
- Cepler öğretmenim.
------------ --------- --------- --------- --------- --------- -
Kadınların tüylerinin en kıvırcık olduğu yer neresidir.
------------ --------- --------- --------- --------- --------- --------- ----
Velet tereddütsüz yanıt verdi: Afrika'dır öğretmenim.
------------ --------- --------- --------- --------- --------- --------- -
Yumuşak olup, kadınların ellerinde sertleşen nedir ?
------------ --------- --------- --------- -------
Müdür gözleri faltaşı gibi açılmış tam konuşacakken Thomas yanıtladı:
------------ --------- --------- -------
Tırnak cilası.
------------ --------- --------- --------- -
Peki... bekâr bir kadına göre evli kadında daha geniş olan nedir ?
------------ --------- --------- -----
Müdür kulaklarına inanamıyordu. ..
------------ --------- --------- --------
Yatak öğretmenim.
------------ --------- --------- --------- ------
Vücudumun en nemli yeri neresidir ?
------------ --------- --------- --------- --
Dil öğretmenim.
------------ --------- --------- ---------
Nefes nefese kalan Müdür test'i bitirmeye karar verdi ve
- Değil bir üst sınıfa, ben bunu doğruda Üniversiteye göndereceğim.
------------ --------- --------- -
Çünkü ben bu testi başaramazdım.
------------ --------- --------- --------- --------- ---
KISSADAN HİSSE:
İnsanların ahlâkları genelde yaşlandıkça bozulur.
İstisnası her zaman olasıdır…
Bir gün küçük Thomas, öğretmeni Barbara'ya giderek dersten sonra kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Öğretmen kabul etti ve sordu:
------------ --------- --------- --------- -----
Sorun nedir Thomas ?
------------ --------- --------- --------- ---
Ben bu sınıfın düzeyine göre fazla zekiyim. Bir üst sınıfa geçmek istiyorum.
------------ --------- --------- --------- ---
İstek konusunda bilgi verilen Müdür Thomas'a bunun için bir testten geçmeyi isteyip istemediğini sordu. Thomas tereddütsüz kabul etti ve test başladı.
------------ --------- --------- --------- ---
Söyle bakalım Thomas: 3X4
------------ --------- --------- --------- ---
Oniki
------------ --------- --------- --------- ----
Peki 6X6
------------ --------- --------- -------
Otuzaltı Müdür bey
------------ --------- --------- --------- --
Japonya'nın başkenti
------------ --------- --------- --------- --
Tokyo
------------ --------- --------- --------- -----
Ve test birbuçuk saat sürdü, Thomas hiç hata yapmadı. Test sonuda öğretmen de soru sormak istedi. Thomas ve Müdür bu isteği kabul ettiler. Öğretmen sorulara başladı:
------------ --------- --------- --------- --------- ------
İneklerde dört tane, ben de iki tane olan nedir ?
------------ --------- --------- --------- --------- --------- -
Bacaklar öğretmenim.
------------ --------- --------- --------- --------- ---
Doğru; senin pantalonunun içinde olup, benim pantalonumun içinde olmayan nedir ?
------------ --------- --------- --------- --------- --------- -
Müdür bu soruya çok şaşırır....
- Cepler öğretmenim.
------------ --------- --------- --------- --------- --------- -
Kadınların tüylerinin en kıvırcık olduğu yer neresidir.
------------ --------- --------- --------- --------- --------- --------- ----
Velet tereddütsüz yanıt verdi: Afrika'dır öğretmenim.
------------ --------- --------- --------- --------- --------- --------- -
Yumuşak olup, kadınların ellerinde sertleşen nedir ?
------------ --------- --------- --------- -------
Müdür gözleri faltaşı gibi açılmış tam konuşacakken Thomas yanıtladı:
------------ --------- --------- -------
Tırnak cilası.
------------ --------- --------- --------- -
Peki... bekâr bir kadına göre evli kadında daha geniş olan nedir ?
------------ --------- --------- -----
Müdür kulaklarına inanamıyordu. ..
------------ --------- --------- --------
Yatak öğretmenim.
------------ --------- --------- --------- ------
Vücudumun en nemli yeri neresidir ?
------------ --------- --------- --------- --
Dil öğretmenim.
------------ --------- --------- ---------
Nefes nefese kalan Müdür test'i bitirmeye karar verdi ve
- Değil bir üst sınıfa, ben bunu doğruda Üniversiteye göndereceğim.
------------ --------- --------- -
Çünkü ben bu testi başaramazdım.
------------ --------- --------- --------- --------- ---
KISSADAN HİSSE:
İnsanların ahlâkları genelde yaşlandıkça bozulur.
İstisnası her zaman olasıdır…
Fetih 1453 üzerine…

Sıcağı sıcağına yazayım dedim. Az önce girdim eve ve 165 dakika boyunca kah güldüm kah ağladım. Yapımda ve yayında emeği geçenlere şaşırdım kaldım. Uzun süredir şişirilen bir balonun sönüşünü izlemek eğlenceli oluyor ancak havası bittiğinde işte elinizde pörsümüş bir eğlence kalıyor. Acıdım 16-17 milyon dolarlık bütçeye açıkçası… Bana verselerdi o parayı, çoğunuzu (adam seçerim illa) krallar gibi yaşatırdım. Gönülleri fethederdim en azından…
İnsan böyle önemli bir tarihi olayı konu alan bir filmde, özellikle de basında bunca olumlu eleştiri okumuşken, klasik Malkoçoğlu tadında filmlerden biraz daha sağlam bir içerik, bir senaryo beklentisi ile gidiyor. Ne bileyim araştırmaları kapsamlı yapılmış, diyalogları düzgün oturtulmuş bir senaryo şart yani… Ama 15 dakika boyunca aradım o senaryoyu ve buldun mu derseniz, yanıtım sıkılıp vazgeçtim olacaktır.
Tarihin dönüm noktalarından birinin hikayesi anlatılıyor, bir cepheden baktığınızda… Bir diğer cepheden baktığınızda iki büyük dinin kapışma arenası bu savaş… Dünya güzeli bir şehrin hakimiyeti kimde olacak? Ciddi sorun o çağlarda bu… Ki hala ciddi sorun… Bu iki bakış açısına dair elimizde ne tip bilgiler var peki filmde? Sadece iki replik, birkaç mimik ve o ana özgü tatlı sert bir fon müziği…
Özel efektlere tonlarca para döküldü deniyor. Öyle ki tüm özel efektleri fark ediyorsunuz zaten, “aha bu da bilgisayarda yapılmış. Bak bu da 3D animasyon tadında olmuş” keşifleri arasında… O kadar sırıtıyor ki efektler, özel olduklarını anlamamak ne yazık ki mümkün olmuyor. Hepsini geçtim, tamam olanaklar bu kadardı hadi ve 17 milyon dolara ancak bu kadar oluyordu diyelim… Abicim sen odanın içindeki şömineye bile neden alev efekti yaptırıyorsun? Bir kibrit, iki çıra, bir odun yahu… bu kadar mı zor?
Filmin savaş sahnelerinde 300 Spartalı tadında gerçekçi efektler aradığım için kendimi fazla iyimser hissettim açıkçası… Ancak beni asıl kopartan olay, baştan savma yazılmış replikler oldu. Hayır bari replikleri düzgün oturtun, çok araştırma yapmaya gerek yok bunun için…
Açıkçası karşımda ciddi bir film bekliyordum. Hem ana teması olan olayın gerçekten çok yönlü ve bir çağın bitirip diğerini başlatan önemi nedeniyle hem de ciddi bütçesi ve tanıtım çalışmaları yüzünden… Ancak filmin belli sahnelerinde salonun belli bir bölümünün sessiz sessiz, küçük bir kısmının ise artık kendini tutamayarak gülmeye başlaması; ortada aradığım ciddiyeti bir tek benim bulamamış olmadığımın kanıtı gibiydi…
Elbette filmin Fatih Sultan Mehmet Konstantiniye’ye girdiğinde alkışlayanları da vardı. Bu alkış olayını nicedir yaşamıyordum sinemada, hoş bir nostalji oldu.
Açıkçası ben önermiyorum. Sinemada bile belli bir tadı veremeyen bu filmi evde DVD formatında izlemek isteyenler olabilir belki ama ben olsam ona bile para vermezdim. Çok pahalı bir sabun köpüğü ile küveti doldurmuşum gibi bir his var içimde filme dair… Üzüldüm açıkçası… Bu konu böyle pahalı bir basitlikle karşıma konduğu için de kızgınım biraz…
Neyse, mısır fena değildi.
Fetih 1453
şişirilmeden piyasaya sürseler ve gitsek belki, adamlar çabalamış canım der geçer giderdik. Ama ooo 17,000,000 dolara mal oldu, efektler şöyle böyle aman da aman diye şişirirseniz bir filmi, doğal olarak beklentimiz yüksek olacaktır.
Blog yazarları toplu halde cevahir'de 21,45 seansında filmi seyrettiler.
Bir komedi filminde ne kadar gülerlerse o kadar güldüler, ve dahi otoparktan çıkış/çıkamayış maceraları daha da komikti.
film peygamberin meşhur "istanbulu alan pek kutludur"u ile başladı.hani uğraşsalar daha klişe ne yapardık diye, sanmıyorum ki becerebilsinler.
ilk yarı boyunca bir ümit hadi idare ediyorsunuz, aaaa o kız güzelmiş, ooo hacı pazulara bak filan derken zaman geçiyor, hani bir hayal kırıklığı, dolandırılmışlık hissi var ama bir ümit olan bu adamlar bu kadar para harcamışlar, herhalde savaş sahnelerinde oha yuh filan deyip kendimizden geçeriz diye hala boş bir ümit var.
arada sultan mehmet istanbul'u fethetme kararını dolu dizgin uygulamaya koyuyor ama, o kadar primitif bir senaryo var ki, ne karar verdi, nasıl verdi,süreç nasıl işledi, hiç, yok, bomboş... Dialoggların salaklığını şöyle anlatayım, ileride toplarımızı yapacak amcanın kızı geliyor Genova'dan, geçen dialog, kızım yolculuk nasıl geçti, iyi idi baba, biraz rüzgar vardı... nasıl lan? adamlar sene 2012'de mi yaşıyor? Elixir yol nasıldı? Hacı çok trafik vardı. Uruk sen nasıl geldin? yürüdüm valla, yemedi araba çıkarmak.
fetih sahneleri komedi ötesi... Ha, fetih daha başlamadan bir rahip karakterimiz var, roma'dan gelecek yardıma karşı. zira vatikan tamam el veririm ama siz katolik usulu altımızda olun, misyoner yapacağız diyor, amcam tabii olaya şiddet ile karşı. Oyuncu Adnan Kürkçü arkadaş, inandırıcılığı geçtim, adamın surat zaten komik...
Recep Aktuğ'u Konstantin yapmışlar, bildiğiniz Kayhan Yıldızoğlu... Bekliyorsunuz Malkoçoğlu ne zaman çıkacak diye... Filmden çıkınca Cüneyt Arkın'ın ellerini öpmek geliyor içinizden, abi kıymetini bilemedik filmlerinin diye.
40 gün boyunca istanbul fethedilemeyince sultan giriyor depresyona, kapatıyor kendini otağa... Ve artık bizi komple koparan akşemsettin giriyor sahneye...
Arkadaş, hadi cast'ta ucuza kaçmışsın, neden bu adam sevgili yönetmenim? neden bu adam? Raif hikmet Çam... adam peltek, konuştuğu süre boyunca biz gülmekten ikiye ayrıldık. Yazıktır, ayıptır ve dahi günahtır.
O senaryo için neden para vermekten kaçtınız? Atilla engin kimdir arkadaş? samanyolu tv için film çekti iseniz, yazık bu paraya, emeğe.
Filmde ne güzeldi derseniz:
Lağımcıların vücutları süperdi, allah için kim seçti ise eline sağlık, abilerdeki six pack diyeyim kimsede yok... o radde...
Ulubatlı Hasan'ı canlandıran İbrahim Çelikkol bir içim su, ama oynamaya kasmasın, soyunsun
Cengiz Coşkun arkadaşımız keza... Ço küsel... bayıldım...
Era abla var: Dilek Serbest, hakkat serbest ise biriniz alın, evde besleyin diyordum ki thank to google evlenmiş olduğunu da öğrendik. 2005 civarı, Fatih Aksoy ile berabermiş, bu da araştırma sonuçlarımızdan...
Bitti işte...
bu kadar reklama, bildiğin bamya...
elimizde patladı...
Emeğe yazık deyip, 2 düzgün kelam edesim var, ama maalesef... çıkmıyor tek kelime.
Ha sinemadaki badem bıyık grup, nefessiz seyretti, sanırım pek beğendi, Fatih surları deldiğinde alkışladılar filan, sanırım ne içtilerse ondan içip giderseniz filme pek mutlu mesut çıkarsınız, ihtimal pek yakında STV'de...
Blog yazarları toplu halde cevahir'de 21,45 seansında filmi seyrettiler.
Bir komedi filminde ne kadar gülerlerse o kadar güldüler, ve dahi otoparktan çıkış/çıkamayış maceraları daha da komikti.
film peygamberin meşhur "istanbulu alan pek kutludur"u ile başladı.hani uğraşsalar daha klişe ne yapardık diye, sanmıyorum ki becerebilsinler.
ilk yarı boyunca bir ümit hadi idare ediyorsunuz, aaaa o kız güzelmiş, ooo hacı pazulara bak filan derken zaman geçiyor, hani bir hayal kırıklığı, dolandırılmışlık hissi var ama bir ümit olan bu adamlar bu kadar para harcamışlar, herhalde savaş sahnelerinde oha yuh filan deyip kendimizden geçeriz diye hala boş bir ümit var.
arada sultan mehmet istanbul'u fethetme kararını dolu dizgin uygulamaya koyuyor ama, o kadar primitif bir senaryo var ki, ne karar verdi, nasıl verdi,süreç nasıl işledi, hiç, yok, bomboş... Dialoggların salaklığını şöyle anlatayım, ileride toplarımızı yapacak amcanın kızı geliyor Genova'dan, geçen dialog, kızım yolculuk nasıl geçti, iyi idi baba, biraz rüzgar vardı... nasıl lan? adamlar sene 2012'de mi yaşıyor? Elixir yol nasıldı? Hacı çok trafik vardı. Uruk sen nasıl geldin? yürüdüm valla, yemedi araba çıkarmak.
fetih sahneleri komedi ötesi... Ha, fetih daha başlamadan bir rahip karakterimiz var, roma'dan gelecek yardıma karşı. zira vatikan tamam el veririm ama siz katolik usulu altımızda olun, misyoner yapacağız diyor, amcam tabii olaya şiddet ile karşı. Oyuncu Adnan Kürkçü arkadaş, inandırıcılığı geçtim, adamın surat zaten komik...
Recep Aktuğ'u Konstantin yapmışlar, bildiğiniz Kayhan Yıldızoğlu... Bekliyorsunuz Malkoçoğlu ne zaman çıkacak diye... Filmden çıkınca Cüneyt Arkın'ın ellerini öpmek geliyor içinizden, abi kıymetini bilemedik filmlerinin diye.
40 gün boyunca istanbul fethedilemeyince sultan giriyor depresyona, kapatıyor kendini otağa... Ve artık bizi komple koparan akşemsettin giriyor sahneye...
Arkadaş, hadi cast'ta ucuza kaçmışsın, neden bu adam sevgili yönetmenim? neden bu adam? Raif hikmet Çam... adam peltek, konuştuğu süre boyunca biz gülmekten ikiye ayrıldık. Yazıktır, ayıptır ve dahi günahtır.
O senaryo için neden para vermekten kaçtınız? Atilla engin kimdir arkadaş? samanyolu tv için film çekti iseniz, yazık bu paraya, emeğe.
Filmde ne güzeldi derseniz:
Lağımcıların vücutları süperdi, allah için kim seçti ise eline sağlık, abilerdeki six pack diyeyim kimsede yok... o radde...
Ulubatlı Hasan'ı canlandıran İbrahim Çelikkol bir içim su, ama oynamaya kasmasın, soyunsun
Cengiz Coşkun arkadaşımız keza... Ço küsel... bayıldım...
Era abla var: Dilek Serbest, hakkat serbest ise biriniz alın, evde besleyin diyordum ki thank to google evlenmiş olduğunu da öğrendik. 2005 civarı, Fatih Aksoy ile berabermiş, bu da araştırma sonuçlarımızdan...
Bitti işte...
bu kadar reklama, bildiğin bamya...
elimizde patladı...
Emeğe yazık deyip, 2 düzgün kelam edesim var, ama maalesef... çıkmıyor tek kelime.
Ha sinemadaki badem bıyık grup, nefessiz seyretti, sanırım pek beğendi, Fatih surları deldiğinde alkışladılar filan, sanırım ne içtilerse ondan içip giderseniz filme pek mutlu mesut çıkarsınız, ihtimal pek yakında STV'de...
Thursday, February 16, 2012
amanın skandal....
Sabah Gazetesi'nin haberine göre; Topkapı Sarayı'nın bazı çalışanlarının kutsal emanetler ve harem odasının bulunduğu 3'üncü avluda cinsel ilişki yaşadıkları iddiasıyla soruşturma başlatıldı.
T.A. isimli saray personeli, 26 yaşındaki bir temizlik işçisi bayanla harem dairesinin yanı başında bulunan bir odada uygunsuz halde görüldüğü iddiasıyla saray yönetimine şikâyet edildi. Aynı bayanın sarayda görevli başka bir personel ile de benzer ilişki yaşadığı iddia edilince Topkapı Sarayı Müdürü Ayşe Erdoğdu konu ile ilgili soruşturma başlattı.
Aferin Ayşe Erdoğdu...
işyerleri, günümüzün en az 8 saatinini geçtiği, biraz daha zaman yiyen işlere sahip olanlarımızın 12 saat ve üzeri zaman geçirdiği sevimsiz yerler. Günün en büyük kavgaları, gürültüleri, sevimsizlikleri, otu moku hep buralarda geçer.
İnsanlar yaşadıkları küplerini, odalarını, masalarını bir şeyler şenlendirerek o saatleri daha yaşanır hale getirmek için genelde hep bir debelenme içinde olur, özellikle de kadınlar.
Yalan söylemeyeyim benim masamda da var bir kaç detay, çiçek, kahve, fillerim, matruşkalarım...arada gözüm takıldıkça hepsine ait bir kaç gülümseten anı üşüşür aklıma, nefestirler...
yukarıda bahsi geçen "skandallar" ise o ofisi daha bir çekici kılar, olur olmaz zamanlarda gözünüzün takıldığı bir yer bazen size zevk verir, bazen gülümsetir, bazen fikir verir...
H.A. adlı bahçelievlerde eskiden mukim, artık yerinde yeller esen bir işyerimde bir müdür odası (aslında masası) kullanımım vardı mesela,hala her oradan geçtiğimde gülümsetir beni. Büyük umutların, minicik çıkma ihtimallerini hatırlatır bana :)
Eskiden şişli migrosun yanında yer alan K.G. adlı işyerimde kocamla hatıralarım var, daha kocam olmadığı zamandan kalma... bazen 3 gün çıkamazdım ofisten, gece uğrardı canına tak ettiği zamanlarda... daha kolu alçıda idi, kullanamaz halde idi.
sonra O.M. adlı işyeri, suadiye... yine kocam (ex) ile...
detayları bende saklı kalmakla beraber, demem o ki, güzeldir be. Kıymayın çocuklara. Sarayda kaçamak... düşüncesi bile güzel bana göre... soruşturma açacağınıza teşvik ediniz...
T.A. isimli saray personeli, 26 yaşındaki bir temizlik işçisi bayanla harem dairesinin yanı başında bulunan bir odada uygunsuz halde görüldüğü iddiasıyla saray yönetimine şikâyet edildi. Aynı bayanın sarayda görevli başka bir personel ile de benzer ilişki yaşadığı iddia edilince Topkapı Sarayı Müdürü Ayşe Erdoğdu konu ile ilgili soruşturma başlattı.
Aferin Ayşe Erdoğdu...
işyerleri, günümüzün en az 8 saatinini geçtiği, biraz daha zaman yiyen işlere sahip olanlarımızın 12 saat ve üzeri zaman geçirdiği sevimsiz yerler. Günün en büyük kavgaları, gürültüleri, sevimsizlikleri, otu moku hep buralarda geçer.
İnsanlar yaşadıkları küplerini, odalarını, masalarını bir şeyler şenlendirerek o saatleri daha yaşanır hale getirmek için genelde hep bir debelenme içinde olur, özellikle de kadınlar.
Yalan söylemeyeyim benim masamda da var bir kaç detay, çiçek, kahve, fillerim, matruşkalarım...arada gözüm takıldıkça hepsine ait bir kaç gülümseten anı üşüşür aklıma, nefestirler...
yukarıda bahsi geçen "skandallar" ise o ofisi daha bir çekici kılar, olur olmaz zamanlarda gözünüzün takıldığı bir yer bazen size zevk verir, bazen gülümsetir, bazen fikir verir...
H.A. adlı bahçelievlerde eskiden mukim, artık yerinde yeller esen bir işyerimde bir müdür odası (aslında masası) kullanımım vardı mesela,hala her oradan geçtiğimde gülümsetir beni. Büyük umutların, minicik çıkma ihtimallerini hatırlatır bana :)
Eskiden şişli migrosun yanında yer alan K.G. adlı işyerimde kocamla hatıralarım var, daha kocam olmadığı zamandan kalma... bazen 3 gün çıkamazdım ofisten, gece uğrardı canına tak ettiği zamanlarda... daha kolu alçıda idi, kullanamaz halde idi.
sonra O.M. adlı işyeri, suadiye... yine kocam (ex) ile...
detayları bende saklı kalmakla beraber, demem o ki, güzeldir be. Kıymayın çocuklara. Sarayda kaçamak... düşüncesi bile güzel bana göre... soruşturma açacağınıza teşvik ediniz...
arttırıyorum
Now and then I think of when we were together
Like when you said you felt so happy you could die
Told myself that you were right for me
But felt so lonely in your company
But that was love and it's an ache I still remember
You can get addicted to a certain kind of sadness
Like resignation to the end, always the end
So when we found that we could not make sense
Well you said that we would still be friends
But I'll admit that I was glad it was over
But you didn't have to cut me off
Make out like it never happened and that we were nothing
And I don't even need your love
But you treat me like a stranger and that feels so rough
No you didn't have to stoop so low
Have your friends collect your records and then change your number
I guess that I don't need that though
Now you're just somebody that I used to know
Now you're just somebody that I used to know
Now you're just somebody that I used to know
Now and then I think of all the times you screwed me over
But had me believing it was always something that I'd done
But I don't wanna live that way
Reading into every word you say
You said that you could let it go
And I wouldn't catch you hung up on somebody that you used to know
Wednesday, February 15, 2012
Cause We've Ended as Lovers
Sneaking kisses in the hall
Parting love notes are on the wall
Been each other's all and all each day
Lovers walking in the rain
So close we felt each other's pain
But now you say that love has died away
'Cause we've ended now as lovers
Doesn't mean that we each other can't be friends
'Cause we've ended now as lovers
Does our love for one another have to end
I remember teaching you
On piano 'Tea for Two'
And how playing it wrong I kissed your hand
But when our love has gone and passed
Why does the good exceed the bad
Well that's one thing I'll never understand
'Cause I remember us at class
You were always the one to pass
And gave me answers right to see me through
But that was more than years ago
And who will love me I don't know
It's sad for sure but true it won't be you
Parting love notes are on the wall
Been each other's all and all each day
Lovers walking in the rain
So close we felt each other's pain
But now you say that love has died away
'Cause we've ended now as lovers
Doesn't mean that we each other can't be friends
'Cause we've ended now as lovers
Does our love for one another have to end
I remember teaching you
On piano 'Tea for Two'
And how playing it wrong I kissed your hand
But when our love has gone and passed
Why does the good exceed the bad
Well that's one thing I'll never understand
'Cause I remember us at class
You were always the one to pass
And gave me answers right to see me through
But that was more than years ago
And who will love me I don't know
It's sad for sure but true it won't be you
Tuesday, February 14, 2012
manzaraya bak beeeeee
işte camımızdan bu gözüküyor
bu blogun erkeklerini esefle kınıyorum!!!!!!!!
sabahtan beri çingenelik ederken birinden çikolata sözü kopardım
diğeri zeytinyağ gibi sağa sola kaçıyor, hıh!!!!!!
insan istiyor ki
bugün güzel şeylerden bahsetsin
but ...
we're living in Turkey you know deyiveriyor insan
mesela Sadrettin Sarıkaya hakkında inceleme başlatıldı, el çektirilmesi yetmedi çünkü. güçlerin iyice kapışması lazım
çocukluğumuzun Varan'ı artık ulusoy bünyesinde mesela. üzülüyorum yitip gidenlere.
anneannenin izmir'e gidişi ve dönüşü demekti varan, yazın eşlik etmek demekti.
gidiyor bir şeyler hep
but ...
we're living in Turkey you know deyiveriyor insan
mesela Sadrettin Sarıkaya hakkında inceleme başlatıldı, el çektirilmesi yetmedi çünkü. güçlerin iyice kapışması lazım
çocukluğumuzun Varan'ı artık ulusoy bünyesinde mesela. üzülüyorum yitip gidenlere.
anneannenin izmir'e gidişi ve dönüşü demekti varan, yazın eşlik etmek demekti.
gidiyor bir şeyler hep
Kelebek
Hayatta bazen ne istediğine dikkat etmek gerekiyor.Ben şimdi midemin tekrar kelebeklerle doluşmasını istiyorum.Heyecan istiyorum, kalbimin çarpmasını istiyorum. Çok istiyorum ama ne istediğime dikkat etmek istemiyorum.
Monday, February 13, 2012
Life da dedik değil mi?

hani belki yarının postu olmalı idi ama bakarken es geçmek istemedim
yarın koca koca sevgilerden bahsedecek çok kişi
sevmek denen şeyin iyi ve kötü günü kapsaması gerektiğini muhtemelen pek düşünmeyecekler
ağızlarından her gün çıkacak belki
ama zor günler geldiğinde, yıkılmadan dayanabilen bir kaç kişi kalacak
http://www.thescarproject.org/gallery/
site göğüs kanserine daha gerçekçi bir bakış açısı katmak için yapılmış
pembe kurdelerle facebook iletilerinin bir adım ötesine geçmek için
uzuv kaybının, çirkin görüntülerin yalın hali...
Eat demişiz bir kez...
dolayısı ile yemekten de haberler vermek lazım gelir
hani canınız makarna istedi
sos yapmaya da üşendiniz
dediniz ki ben bi macro'ya gideyim, alırım bir sos
sonra rafta baktınız aaaaa jamie oliver'ın sosları raflarda
alayım dediniz
bir şeyi unutmayın, size maliyeti 26 TL olacak
yes yes tam 26 TL
ithal edeniz döveyim, alan salağı 2 kez döveyim
tuzu ile ilgili kritiklerini de şuradan okuyabilirsiniz: http://www.guardian.co.uk/lifeandstyle/wordofmouth/2009/nov/12/jamie-oliver-salt-pasta-sauce
daha da burç murç okumam
Prince or Princess Charming has not yet ridden over the hill top carrying a huge bag of money, and that's not likely to happen any time soon.
You are just going to have to pick up your bootstraps and rescue yourself. That may not be the easiest thing, but you are your own best hero.
You are just going to have to pick up your bootstraps and rescue yourself. That may not be the easiest thing, but you are your own best hero.
içimizde...
hani evet içimizdeler
meclisteler
oradalar
buradalar
hepsi evet mecburen ama
tam star wars başlarken koskoca ekranda fethullah'ın koskoca fotoğrafının ve kitap reklamının işi ne?
salonda çıt çıkamadı...
allah korusun ya 3 boyutlu olaydı film gibi?
mazallah....
meclisteler
oradalar
buradalar
hepsi evet mecburen ama
tam star wars başlarken koskoca ekranda fethullah'ın koskoca fotoğrafının ve kitap reklamının işi ne?
salonda çıt çıkamadı...
allah korusun ya 3 boyutlu olaydı film gibi?
mazallah....
yörsan yapmış ama...
californication daha da beter yapmış
uuuu beybi resmen
cebren ve hile ile değil
flashbackler, love song...
ve final....
ve o final... beklenmedik diyemem... ama yine de final...
tüm hastalıklı vazgeçilmezler gibi
uuuu beybi resmen
cebren ve hile ile değil
flashbackler, love song...
ve final....
ve o final... beklenmedik diyemem... ama yine de final...
tüm hastalıklı vazgeçilmezler gibi
14 Şubat Sevgililer (!) Günü...
insan yavrusu
eline bir kaç firmadan iş gelince her şeyi bırakıp kitlenen insan yavrusuna bizim buralarda Seden deniyor...
r.i.p değil
bir şeyleri değiştirmek için kendimle ciddi mücadeleler içinde olduğum dönemde pekiştirici sadece
kötü çocuklardan neden uzak durmak gerektiğinin en iyi örneği işte size.
çok temiz, pamuk prenses yetiştirilenlerin, neden hayatta kalamadıklarının da örneği.
benim kulağımda hep i'm every woman olarak kalacak:
I´m every woman
It´s all in me
Anything you want done baby
I do it naturally
kötü çocuklardan neden uzak durmak gerektiğinin en iyi örneği işte size.
çok temiz, pamuk prenses yetiştirilenlerin, neden hayatta kalamadıklarının da örneği.
benim kulağımda hep i'm every woman olarak kalacak:
I´m every woman
It´s all in me
Anything you want done baby
I do it naturally
Sunday, February 12, 2012
dur?
bilmem, dursam mı?
hem çıkasım var
hem de sherlock seyredesim
yatakta yuvarlanasım
fringe son bölüm? 2 kitap... gazeteler...
keşke biri sol tarafımı ovsa, ben karar versem
hem çıkasım var
hem de sherlock seyredesim
yatakta yuvarlanasım
fringe son bölüm? 2 kitap... gazeteler...
keşke biri sol tarafımı ovsa, ben karar versem
Friday, February 10, 2012
zevk almak
çalışmaktan zevk almak sadece işin başarısı ile değil
küçük bir teşekkürün olası en tatlı şekilde söylenmesi, devam edebilme gücü veriyor
grazie Claudia, anche tu sei grande...
küçük bir teşekkürün olası en tatlı şekilde söylenmesi, devam edebilme gücü veriyor
grazie Claudia, anche tu sei grande...
Özlemekten laf açılmaya görsün
bazı öğretmenler vardır, yollarınız tam anlamı ile kesişmiş olmasa bile bir vesile ile tanışmaktan mutluluk duyarsınız.
S. Bedon'da böyle bir hoca işte
Çocuk aklımızla bidon bidon diyerek dalgalar da geçsek, sakinliği, bizleri sevişi, anlatma çabaları ile hep aklımızda kaldı...
bugun 81. yaşını kutlarken öldüğünü öğrendik...
riposati in pace
S. Bedon'da böyle bir hoca işte
Çocuk aklımızla bidon bidon diyerek dalgalar da geçsek, sakinliği, bizleri sevişi, anlatma çabaları ile hep aklımızda kaldı...
bugun 81. yaşını kutlarken öldüğünü öğrendik...
riposati in pace
gel de özleme
ben küçükken gebze böyle sanayi semti değildi
ağaçlar içinde küçük evleri ile şirin bir yerdi
baba tarafından dedemler çok kardeşli
gebzede büyükçe bir arazide meyva ağaçları içinde, tek katlı, ondülün çatılı, ahşap evler vardı. her ev birbirini görmez ve duymaz uzaklıkta idi. Babamlar ilk gençliklerini geçirdiler orada, 4 kardeş her kardeşte en az 3 çocuk derken kalabalığı ve curcunayı siz düşünün. Çeşitli yaşlarda bir sürü genç, arkadaşları, büyüklerin arkadaşları derken dolar taşardı her yer. birbirinin aynı 4 ev, ama her birinin içi bambaşka, ama hepsi sıcacık...
Ben orada elden ele dolaşmışım, orada ilk sosyalleşmelerim
kuzenle köpeklerin klubesinin önünden ayrılmayışımız, sabah yataktan kalkar kalkmaz fırlayıp köpeklere koşmamız ve büyüklerin ava gidip köpekleri aldıklarını gördüğümüzdeki hayal kırıklığımız...
Büyük yengeler hamarat ötesi, en az 20 kişi var her sabah, hepsine krepler, bir nevi lokma gibi olan bizlerin uçtipak'ı...
Hele uçtipak... mini mini kızarmış toplar düşünün, ortası yarılıp reçeller boşalır, ya sabah kahvaltısında, ya çay saatinde
Baklavası elmalı yapılan evler
akşam mangal, was a must.
biz şehirli çocuklar orada dalından meyva koparıp yemeyi bildik.
bizden önceki gençlerin kitapları bizi oyaladı...
bahçede bizim için koca leğenler doldu oynayalım diye
bacak kadar boyumuzla aşağıdaki evde verilen partilere sızmaya çalıştık, hiç bir şey yapamasak uzaktan dikizledik...
Denize indirdiler bizi, eskihisardan denize girilebiliyordu o senelerde.
Sonra büyüdü herkes, hayatta başka gaileler olmaya başladı,
gebze dolmaya başladı, meşhur çağla yeşili mercedes satıldı
köpekler fabrikanın bahçesine gitti
kuzenlerden biri seefeld'e gitti kocasının ardından, biri amerika'ya
bir diğeri evlendi
diğeri fransa'ya
gebze iyice doldu inşaatlarla
büyük büyük paralar teklif edildi
en sonunda yenildiler tabii
gitti evler, şimdi yüksek yüksek apartmanlar var orada
sonra döndü gidenler, ama o arada bizim yaşıtlar gitmeye başladı sağa sola
birimiz amerika'da, birimiz bologna'da, birimiz vusturya'da, birimiz ingiltere'de...
epey müddet koptuk, kppmak değil aslında her vesilede herkes toplandı, ama o yapışık hallerimiz kalmadı
şimdi teknoloji, o, bu, hastalıklar derken toplaştık yine
hergün bir şekilde birbirimize değer olduk
dün birimiz eski gebze fotoğraflarını gösterdi
hepimize anılar üşüştü tabii
zagorlar, tavlalar, kandırılmalar...
sabah kendimi aşıp kara rağmen bulunduğum mekanı terk etme cesareti gösterince, bir cesaret geldi üzerime, hani keşke gebze hala bizim gebzemiz olsa idi, bu karda hepimiz orada olabilseydik... yine şöminelere odun atsaydık, odunları dizmek için yine bizleri kullansalardı, küçücük mutfaklarda yine bir sürü kadın dolansak, babalar köşede bezik oynasa, mini mini rakı kadehleri dolansa, kahvelere eşlik etse yazın yaptığımız vişnişkolar ya da konyaklar... şam fıstıkları yine nerede ise çuvalla gelse önümüze... bulaşık saatinde eve gelen arkadaşlar cezveye sabunlu bez sürmeye kalktıklarında üstlerine atlasak yine... bizlerin evlerinde büyükler varken cezveye sabunlu bez sürülmezdi, sadece su ile yıkanırdı, ola ki değdi, atılırdı cezve, büyükler içmezlerdi o kahveyi...
şimdi artık eskimiş gelinler ve damatlar geldiklerinde şaşırırlardı o kabile haline, her kafadan bir ses çıkışına, herkesin birbirine takılmasına, kahkaha seslerine, ama şekerim ile başlayan hararetli konuşmalara, ne olduğunu anlamadan üzerlerine kalan görevlere, adetlere, kavgasızlığa...
Bizlerden sonra o kalabalık tarih olacak galiba.
2miz çocuk konusunda çürüğe çıktık
en az dördümüz evlenme niyetinde bile değil
yaşlarımız 40ları zorluyor
2 kişide umudumuz...
ama açığı kapatmak için yetmeyecekler sanki
yetmeyeceğiz...
ama güzel yaşadık be yaw, çocukluk tam olması gereken gibi idi...
ağaçlar içinde küçük evleri ile şirin bir yerdi
baba tarafından dedemler çok kardeşli
gebzede büyükçe bir arazide meyva ağaçları içinde, tek katlı, ondülün çatılı, ahşap evler vardı. her ev birbirini görmez ve duymaz uzaklıkta idi. Babamlar ilk gençliklerini geçirdiler orada, 4 kardeş her kardeşte en az 3 çocuk derken kalabalığı ve curcunayı siz düşünün. Çeşitli yaşlarda bir sürü genç, arkadaşları, büyüklerin arkadaşları derken dolar taşardı her yer. birbirinin aynı 4 ev, ama her birinin içi bambaşka, ama hepsi sıcacık...
Ben orada elden ele dolaşmışım, orada ilk sosyalleşmelerim
kuzenle köpeklerin klubesinin önünden ayrılmayışımız, sabah yataktan kalkar kalkmaz fırlayıp köpeklere koşmamız ve büyüklerin ava gidip köpekleri aldıklarını gördüğümüzdeki hayal kırıklığımız...
Büyük yengeler hamarat ötesi, en az 20 kişi var her sabah, hepsine krepler, bir nevi lokma gibi olan bizlerin uçtipak'ı...
Hele uçtipak... mini mini kızarmış toplar düşünün, ortası yarılıp reçeller boşalır, ya sabah kahvaltısında, ya çay saatinde
Baklavası elmalı yapılan evler
akşam mangal, was a must.
biz şehirli çocuklar orada dalından meyva koparıp yemeyi bildik.
bizden önceki gençlerin kitapları bizi oyaladı...
bahçede bizim için koca leğenler doldu oynayalım diye
bacak kadar boyumuzla aşağıdaki evde verilen partilere sızmaya çalıştık, hiç bir şey yapamasak uzaktan dikizledik...
Denize indirdiler bizi, eskihisardan denize girilebiliyordu o senelerde.
Sonra büyüdü herkes, hayatta başka gaileler olmaya başladı,
gebze dolmaya başladı, meşhur çağla yeşili mercedes satıldı
köpekler fabrikanın bahçesine gitti
kuzenlerden biri seefeld'e gitti kocasının ardından, biri amerika'ya
bir diğeri evlendi
diğeri fransa'ya
gebze iyice doldu inşaatlarla
büyük büyük paralar teklif edildi
en sonunda yenildiler tabii
gitti evler, şimdi yüksek yüksek apartmanlar var orada
sonra döndü gidenler, ama o arada bizim yaşıtlar gitmeye başladı sağa sola
birimiz amerika'da, birimiz bologna'da, birimiz vusturya'da, birimiz ingiltere'de...
epey müddet koptuk, kppmak değil aslında her vesilede herkes toplandı, ama o yapışık hallerimiz kalmadı
şimdi teknoloji, o, bu, hastalıklar derken toplaştık yine
hergün bir şekilde birbirimize değer olduk
dün birimiz eski gebze fotoğraflarını gösterdi
hepimize anılar üşüştü tabii
zagorlar, tavlalar, kandırılmalar...
sabah kendimi aşıp kara rağmen bulunduğum mekanı terk etme cesareti gösterince, bir cesaret geldi üzerime, hani keşke gebze hala bizim gebzemiz olsa idi, bu karda hepimiz orada olabilseydik... yine şöminelere odun atsaydık, odunları dizmek için yine bizleri kullansalardı, küçücük mutfaklarda yine bir sürü kadın dolansak, babalar köşede bezik oynasa, mini mini rakı kadehleri dolansa, kahvelere eşlik etse yazın yaptığımız vişnişkolar ya da konyaklar... şam fıstıkları yine nerede ise çuvalla gelse önümüze... bulaşık saatinde eve gelen arkadaşlar cezveye sabunlu bez sürmeye kalktıklarında üstlerine atlasak yine... bizlerin evlerinde büyükler varken cezveye sabunlu bez sürülmezdi, sadece su ile yıkanırdı, ola ki değdi, atılırdı cezve, büyükler içmezlerdi o kahveyi...
şimdi artık eskimiş gelinler ve damatlar geldiklerinde şaşırırlardı o kabile haline, her kafadan bir ses çıkışına, herkesin birbirine takılmasına, kahkaha seslerine, ama şekerim ile başlayan hararetli konuşmalara, ne olduğunu anlamadan üzerlerine kalan görevlere, adetlere, kavgasızlığa...
Bizlerden sonra o kalabalık tarih olacak galiba.
2miz çocuk konusunda çürüğe çıktık
en az dördümüz evlenme niyetinde bile değil
yaşlarımız 40ları zorluyor
2 kişide umudumuz...
ama açığı kapatmak için yetmeyecekler sanki
yetmeyeceğiz...
ama güzel yaşadık be yaw, çocukluk tam olması gereken gibi idi...
Babies
hep bloglarda rastlıyordum, Babies...
dün sonunda merakıma yenilip seyrettim. diyebilirim ki dün yaptığım en mükemmel şey bu oldu.
Dünyanın 4 yanından 4 bebek: japonya - amerika - namibya - moğolistan
4 farklı kültür
4 anne
Bebeklerin doğumundan yaklaşık 1 yaşlarına kadar büyüme süreçlerini anlatıyor.
nasıl doğdular, ilk kez nasıl yıkandılar, nasıl süt içtiler, dünya ile nasıl tanıştılar.
insanı çok çarpan sahneleri var, afrikalı annenin bebeğinin ilk kakasını temizleme şekli, moğol annenin bebeğini yıkarken suyu ağzında ısıtışı, japon bebeğin oyuncakları ile oynarken girdiği ilk mini depresyon :), afrikalı bebeğin hızlı gelişimi, şarkı söylemesi, dans edişi, amerikalı bebeğin sunni yetiştirilme tarzı, moğol bebeğin hayvanlarla iç içe geçen yaşamı, saygıyı, sınır öğrenişi...
İnsanın çocuğu olsun olmasın mutlaka seyretmek gereken bir belgesel...
dün sonunda merakıma yenilip seyrettim. diyebilirim ki dün yaptığım en mükemmel şey bu oldu.
Dünyanın 4 yanından 4 bebek: japonya - amerika - namibya - moğolistan
4 farklı kültür
4 anne
Bebeklerin doğumundan yaklaşık 1 yaşlarına kadar büyüme süreçlerini anlatıyor.
nasıl doğdular, ilk kez nasıl yıkandılar, nasıl süt içtiler, dünya ile nasıl tanıştılar.
insanı çok çarpan sahneleri var, afrikalı annenin bebeğinin ilk kakasını temizleme şekli, moğol annenin bebeğini yıkarken suyu ağzında ısıtışı, japon bebeğin oyuncakları ile oynarken girdiği ilk mini depresyon :), afrikalı bebeğin hızlı gelişimi, şarkı söylemesi, dans edişi, amerikalı bebeğin sunni yetiştirilme tarzı, moğol bebeğin hayvanlarla iç içe geçen yaşamı, saygıyı, sınır öğrenişi...
İnsanın çocuğu olsun olmasın mutlaka seyretmek gereken bir belgesel...
Thursday, February 9, 2012
bugün
bugün enteresan bir gün
mit müsteşarları ifadeye gidecekler/mi??? hükümete bu kadar yakın adamlar bilgilerini başvurulmak üzere mi çağırıldı? yoksa modaya uyup hapishaneleri güvenli hale getirme kapsamında içeride mi olacaklar? fethullah/tayyip kapışması mı? yoksa çocuklar velilerini mi yemeye başlıyor?
başsavcının nasıl haberi olmazdı bu işten?
istanbul'da kck'ya karşı operasyonları yürüten 2 şube başkanı görevden alındı
mecliste devam eden eylem
bir dindar nesil polemiği
iptal edilen hava seferleri
kendi küçük hayatlarımızın büyük dertleri
bugün karışık bir gün...
mit müsteşarları ifadeye gidecekler/mi??? hükümete bu kadar yakın adamlar bilgilerini başvurulmak üzere mi çağırıldı? yoksa modaya uyup hapishaneleri güvenli hale getirme kapsamında içeride mi olacaklar? fethullah/tayyip kapışması mı? yoksa çocuklar velilerini mi yemeye başlıyor?
başsavcının nasıl haberi olmazdı bu işten?
istanbul'da kck'ya karşı operasyonları yürüten 2 şube başkanı görevden alındı
mecliste devam eden eylem
bir dindar nesil polemiği
iptal edilen hava seferleri
kendi küçük hayatlarımızın büyük dertleri
bugün karışık bir gün...
Wednesday, February 8, 2012
Ne güzel bir gündü halbuki
kendimi aşıp spontan program yapmışım, ne zamandır görüşemedik geyiğine cevap olarak e bu gece görüşelim demişim
üstüne bir de taksime inme teklifini kabul etmişim... hahayt tarih yazmamış, bugün yazdı
lay lay lay ağaçlar böcekler filan
sonra göreceli olarak sakin geçen bir iş günü güya
kapımı kapamışım, müzik açık, uslu uslu üreticilerime giydiriyorum
ve kopan olaylar:
ofisimizin son kertenkelesi git sekreterimize geri zekalı de
kız ağla
diğeri aç şu an bologna'da kar ile boğuşan patrona telefonda sekreteri şikayet et, hakaret eden sen iken ne şikayeti ise artık...
kesmesin patron ofisimizin en gediklisini arasın, ya barışsınlar ya ben gelince sekreteri kovacağım desin
gediklim anam benim bir o oda, bir bu oda arabuluculuk yapmaya çalışsın
sonra sensiz olmaz deyip beni de işe katsın...
kafam patladı ve dahi pöffffffff
kertenkelenin kulağı çekilsin, diğerine aman yavrum uyma sen manyağa densin, kertenkeleye buranın ilkokul olmadığı anlatılsın
taksime gideceğidim ben yahu
haksızlık, küstüm, oynamıyorum
üstüne bir de taksime inme teklifini kabul etmişim... hahayt tarih yazmamış, bugün yazdı
lay lay lay ağaçlar böcekler filan
sonra göreceli olarak sakin geçen bir iş günü güya
kapımı kapamışım, müzik açık, uslu uslu üreticilerime giydiriyorum
ve kopan olaylar:
ofisimizin son kertenkelesi git sekreterimize geri zekalı de
kız ağla
diğeri aç şu an bologna'da kar ile boğuşan patrona telefonda sekreteri şikayet et, hakaret eden sen iken ne şikayeti ise artık...
kesmesin patron ofisimizin en gediklisini arasın, ya barışsınlar ya ben gelince sekreteri kovacağım desin
gediklim anam benim bir o oda, bir bu oda arabuluculuk yapmaya çalışsın
sonra sensiz olmaz deyip beni de işe katsın...
kafam patladı ve dahi pöffffffff
kertenkelenin kulağı çekilsin, diğerine aman yavrum uyma sen manyağa densin, kertenkeleye buranın ilkokul olmadığı anlatılsın
taksime gideceğidim ben yahu
haksızlık, küstüm, oynamıyorum
Sessiz Kıskançlık
İçin gider ya bazen, böyle karnında kelebekler uçuşmaya başlar hafiften hafiften… Lakin O farkında değildir ya kelebeklerin de uçuşmalarının da… İşte öyle anların duygusudur “sessiz kıskançlık”…
Her göz O’na değiyor sanırsın. Kasiyerin “Başka bir şey var mıydı?” sorusundan bile “Bak nasıl da asılıyor pislik!!!” şeklinde replikler türetirsin kendi içinde… En yakın arkadaşları bile işveleniyordur artık… Eski sevgililerinin merhabaları bile “Hadi hazırım, yatalım!” mesajları ile doludur sanki… Hem O da az hınzır değildir. Cümlelerin altına kesin gizli mesajlar sıkıştırmaktadır artık, öyle sanırsın.
Ama kuyruğu da dik tutarsın tüm bu kıskançlıklarını sessiz sedasız, kendi içinde yaşarken… Sanki hiç umurunda değilmiş gibidir. Şen kahkahalar atar, arada kendini tutamayıp küçük laf sokma oyunlarına girersin. O da “anlamaz” modundan sıyrılıp bir üst level’a terfi eder, eğer az biraz zeki ise… O modun adı da genelde “Ulan acaba mı?” modudur.
İşte O böyle yarı salaklaşmış haldeyken ve sen de sessiz kıskançlığının tavan yapmasına engel olamıyorken; hayat bir yandan zindan olmuş demektir bir yandan da acayip güzeldir. Hani kuşlaaar ağaaaçlar… Börtü böcek lay lay looomm’dur her şey…
İçini kemirgen bir hayvanın ısrarı ile didik didik eden ve aynı zamanda da pır pır kelebek, uç uç kelebek tadında süreçler yaşatan şeyin adı “sessiz kıskançlık”tır. Buna bazı deneyimsiz arkadaşların “aşk” dediği de olur. Külliyen yanlıştır. Aşk varsa eğer, hiçbir kuvvet o kıskançlığı sessiz durmaya ikna edemez. Alimallah hacılar basması gibi cart diye yırtılır o sarışının ağzı… Ya da o yakışıklının bacakları ayrılır orta yerinden… Kimse yaklaşamaz sevdiceğe öyle zamanlarda…
Kısacası ey okur; eğer içindeki kıskançlık sessizse boşa umutlanma, adı aşk değildir. O pırpır edenlerin de kelebekle yakından alakası yoktur. Ya yediğin bir şey dokunmuştur ya da üşütmüşsündür. Boşuna kandırma kendini…
Rica ederim hiç önemli değil, şimdi dağılabilirsiniz.
Her göz O’na değiyor sanırsın. Kasiyerin “Başka bir şey var mıydı?” sorusundan bile “Bak nasıl da asılıyor pislik!!!” şeklinde replikler türetirsin kendi içinde… En yakın arkadaşları bile işveleniyordur artık… Eski sevgililerinin merhabaları bile “Hadi hazırım, yatalım!” mesajları ile doludur sanki… Hem O da az hınzır değildir. Cümlelerin altına kesin gizli mesajlar sıkıştırmaktadır artık, öyle sanırsın.
Ama kuyruğu da dik tutarsın tüm bu kıskançlıklarını sessiz sedasız, kendi içinde yaşarken… Sanki hiç umurunda değilmiş gibidir. Şen kahkahalar atar, arada kendini tutamayıp küçük laf sokma oyunlarına girersin. O da “anlamaz” modundan sıyrılıp bir üst level’a terfi eder, eğer az biraz zeki ise… O modun adı da genelde “Ulan acaba mı?” modudur.
İşte O böyle yarı salaklaşmış haldeyken ve sen de sessiz kıskançlığının tavan yapmasına engel olamıyorken; hayat bir yandan zindan olmuş demektir bir yandan da acayip güzeldir. Hani kuşlaaar ağaaaçlar… Börtü böcek lay lay looomm’dur her şey…
İçini kemirgen bir hayvanın ısrarı ile didik didik eden ve aynı zamanda da pır pır kelebek, uç uç kelebek tadında süreçler yaşatan şeyin adı “sessiz kıskançlık”tır. Buna bazı deneyimsiz arkadaşların “aşk” dediği de olur. Külliyen yanlıştır. Aşk varsa eğer, hiçbir kuvvet o kıskançlığı sessiz durmaya ikna edemez. Alimallah hacılar basması gibi cart diye yırtılır o sarışının ağzı… Ya da o yakışıklının bacakları ayrılır orta yerinden… Kimse yaklaşamaz sevdiceğe öyle zamanlarda…
Kısacası ey okur; eğer içindeki kıskançlık sessizse boşa umutlanma, adı aşk değildir. O pırpır edenlerin de kelebekle yakından alakası yoktur. Ya yediğin bir şey dokunmuştur ya da üşütmüşsündür. Boşuna kandırma kendini…
Rica ederim hiç önemli değil, şimdi dağılabilirsiniz.
Tuesday, February 7, 2012
biz küçükken
14 şubat bu kadar muhim bir hadise değildi ticari olarak
biz saftoriklerde, acaba bir kart, bir gül veya bir çikolata gelir mi diye beklerdik. Madden bu kadardı çünkü. Manen çok büyüktü, anlattığımız kartın içinde yazanlar kadardı. Belki bir buse eşlik ederdi. Küçüktük, top oynayıp acıkıyorduk ancak.
isimsiz gelen kartlarda olurdu ya, dedektif gibi yazıdan çıkarmaya çalışırdık :)
sonra dağ, top kaçtılar gittiler, biz büyüdük, madden de pek büyüdü bu gün. Maddiyat büyüdükçe elimizi eteğimizi çeker olduk, hele ki o kocaman kalpler, vada kampanyaları, fiks kuyumcu reklamları çoğaldı iyice kaçtık, iyice sıradan gün muamelesi yaptık.
Galiba o büyüyen rakamlara inat, mini mini şeyler yapmak lazımdı. Bir kart, bir çikolata beraber yenecek. Belki bir parça daha özenilirdi giyinirken, makyaj biraz daha dikkatli yapılırdı, seks yapılmazdı belki sevişilirdi veya daha çok öpüşülürdü. Dayattığınız alışverişler değil diye direnebilirdi belki insan, aşk dediğin sevgi dediğin güzellik adına.
bir mon cherie gelse, sevinmez mi insan?
biz saftoriklerde, acaba bir kart, bir gül veya bir çikolata gelir mi diye beklerdik. Madden bu kadardı çünkü. Manen çok büyüktü, anlattığımız kartın içinde yazanlar kadardı. Belki bir buse eşlik ederdi. Küçüktük, top oynayıp acıkıyorduk ancak.
isimsiz gelen kartlarda olurdu ya, dedektif gibi yazıdan çıkarmaya çalışırdık :)
sonra dağ, top kaçtılar gittiler, biz büyüdük, madden de pek büyüdü bu gün. Maddiyat büyüdükçe elimizi eteğimizi çeker olduk, hele ki o kocaman kalpler, vada kampanyaları, fiks kuyumcu reklamları çoğaldı iyice kaçtık, iyice sıradan gün muamelesi yaptık.
Galiba o büyüyen rakamlara inat, mini mini şeyler yapmak lazımdı. Bir kart, bir çikolata beraber yenecek. Belki bir parça daha özenilirdi giyinirken, makyaj biraz daha dikkatli yapılırdı, seks yapılmazdı belki sevişilirdi veya daha çok öpüşülürdü. Dayattığınız alışverişler değil diye direnebilirdi belki insan, aşk dediğin sevgi dediğin güzellik adına.
bir mon cherie gelse, sevinmez mi insan?
Leon

Bir filmi 3 kere izliyorsan, o filme dair bir şeyler ya çok ters ya da çok düz gidiyor demektir. Ya inat etmişsindir anlamak için ve ilk ikisinde kavrayamamışsındır ya da çok sevmişsindir ve arada yad ediyorsundur. Benimki aslında ikisi birden… Filmi çok sevdim ama neden sevdiğimi tam olarak kavrayabilmiş değilim.
Bir yandan Jean Reno’nun sinemada Gene Kelly izlerkenki yüz ifadesine takılıp kalıyorum, bir yandan o bitkiye verdiği değere ve sakınmaya… Mathilda’nın (Natalie Portman) ailesini öldüren adamların önünden geçip Leon’un kapısındaki yalvarışını unutamıyorum bir yandan ve bir yandan da o kapı açıldığında kızın yüzüne vuran gün ışığını yorumlayış biçimi için Luc Besson’a hayranlığım artıyor her seferinde…
Öte yandan 12 yaşında bir kızın Leon’a aşık olmasını anlıyorum da Leon’un aşkını bir türlü kafamda şekillendiremiyorum. Koyamıyorum bir yere…
Filmin gerisi zaten ustaca işlenmiş ve abartısız bir aksiyondan başka bir şey değil. Lakin böyle bir “sevgi” filminin kan revan içinde geçmesi de bir o kadar etkiliyor beni galiba…
Dedim ya… Çok sevip de kavrayamamak böyle bir şey sanırım. Benzer şekillerini farklı olaylarda yaşıyorum bir süredir, farklı farklı repliklerde…
“Biz takılıyoruz sadece…”
“Sen çok başkasın ama ben o büyükbaşı unutamıyorum”
Yine de kavranmamak, kavrayamamaktan daha karizmatik, kabul etmem lazım. İnsana “Poyraz eşliğinde iskele üstü paltolu adam” profili çiziyor.
Son cümlenin ardından lütfen koro halde: “hahahahahahahahaaha”
Etiketler:
büyükbaş,
Jean Renno,
Leon,
Luc Besson,
Natalie Portman,
Uruk Hai
olmalı olmalı...
teeee cumartesinden yaptık programı
sayılı gün için burada olunca programlar itiş kakış
e bende piyangodan çıkmışım
ama kaç sene be arkadaşım görüşmeyeli,ben diyeyim 12, siz deyin 15
yeniden görünce bir kez daha hissettim keşke buralarda hep olsayı
güzel bir newyork steak, yanına patates, zeytinli mısır. muazzam bir cabarnet sauvignon... kaç şişe bitti saymadım, sayamadım.
sabah 4 e kadar hiç susmadan konuştuk
o aradaki zamanı anlattı, ben anlattım
kimlere dönüştüğümüzü konuştuk uzun uzun, üzüldük bazı şeylere, güldük çok şeye...
bana unuttuklarımı hatırlattı, halimi hatırlattı, kendime söylemeye çalıştığım silkin artık'ı tatlı tatlı anlattı.
kaç saat kafam okşandı, kaç saat anlattım, kaç saat dinledim
koltukta kucağında uyuya kalmışım zaten
o 4 saatlik uyku sanki dünyanın en tatlı uykusuydu
gidiyor yarın, kim bilir ne kadar zaman girecek yine araya
olsun be yaw, en gerekli zamanlarda süprizlerimiz varmış hala
sayılı gün için burada olunca programlar itiş kakış
e bende piyangodan çıkmışım
ama kaç sene be arkadaşım görüşmeyeli,ben diyeyim 12, siz deyin 15
yeniden görünce bir kez daha hissettim keşke buralarda hep olsayı
güzel bir newyork steak, yanına patates, zeytinli mısır. muazzam bir cabarnet sauvignon... kaç şişe bitti saymadım, sayamadım.
sabah 4 e kadar hiç susmadan konuştuk
o aradaki zamanı anlattı, ben anlattım
kimlere dönüştüğümüzü konuştuk uzun uzun, üzüldük bazı şeylere, güldük çok şeye...
bana unuttuklarımı hatırlattı, halimi hatırlattı, kendime söylemeye çalıştığım silkin artık'ı tatlı tatlı anlattı.
kaç saat kafam okşandı, kaç saat anlattım, kaç saat dinledim
koltukta kucağında uyuya kalmışım zaten
o 4 saatlik uyku sanki dünyanın en tatlı uykusuydu
gidiyor yarın, kim bilir ne kadar zaman girecek yine araya
olsun be yaw, en gerekli zamanlarda süprizlerimiz varmış hala
Monday, February 6, 2012
Tespih
Her ne kadar günümüzde insanların çoğu tespihi İslami bir alışkanlık olarak görse de Şamanizm ile Türklerin hayatına giren bir aksesuardır. Aksesuar diyorum, zira tespih; her ne kadar dinsel bir obje olarak karşımıza çıksa da son 50 yılın racon sembolü olarak delikanlı kültüründe de önemli bir yer edinmiştir. Yani halk arasında kullanıla kullanıla, bir tür deformasyona uğradığı da söylenebilir.
Şamanizm ya da Kamcılık; deneyim birikimi olarak açıklanabilir, en kaba tabiri ile… Her ne kadar “sihir” sözcüğü ile karşımıza çıkıyor olsa da Şamanizm; aslında tek olana ulaşma felsefesini çok tanrılı bir platformda ele alan bir yapıya sahip, dini bir yaklaşımdır. Yaklaşımdır diyorum çünkü; Şamanlık aslında bir din değildir. Bu konuda araştırma yapan birçok bilim adamı, Şamanlığın dinden ziyade; dini duyguları içeren ve öteki alemin varlıklarına hükmeden bir kült olduğu görüşünde birleşmektedir. Bu nedenle Şamanlık; doğaüstü diye tabir edilen ve kabul edilen güçler ile iletişim kurmayı içinde barındırır. Bu da neden sihir ile tanımlandığının açıklamalarından biridir. Öte yandan Şamanlık; totemleri ve seslendiği öteki alem varlıkları açısından da tanrı kavramına soyut bazda en ilkel tanımı koyan, belki de yaygınlığı açısından da alanının ilki haline gelen bir inanış biçimidir.
Eskiçağ ve Orta Çağ’daki çok yaygın olan sihirlerden farkı, kişisel olmamasıdır. Başta Orta Asya ve Kuzey Asya halkları olmak üzere Tunguzlar’da, Moğollar’da, Mançular’da, Laponlar’da, Eskimolar’da, Vogullar’da, Ontiyaklar’da, Samoyedler’de, Kafkaslar’da, Hindistan’da, Çin’de, Japonya’da, Endonezya’da, Malezya’da, Polinezya’da, Avustralya’da, Büyük Okyanus’un öbür adalarında, Alaska’da, Grönland ve İzlanda’da, Kuzey Amerika’da, Guyana’da, Amazon bölgesinde ve Afrika’nın birçok yerinde (ufak tefek ayrılıklar bir yana) temel ilkeler değişmemek koşuluyla, az ya da çok kalabalık cemaatleri bulunmaktadır. Buna karşın; yapılan arkeolojik çalışmalar ve antropologların çalışmaları da dahil olmak üzere; günümüze hala Şamanlığın ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişiklikler geçirdiği kesin olarak bilinmemektedir.
Şamanlık; yukarıda sayılan coğrafyalardaki halkları etkilediğinden ötürü; öncelikle bu bölgelerde ve doğal oalrak yüzyıllar boyu süregelen etkileşimler aracılığıyla da tüm dünyada; günümüz dinlerinin üzerinde de etkisini gösteren, hatta birçok mitolojinin de doğuş aşamasına ilham kaynakları türetebilen bir yapıya sahiptir. İşte Şamanlığın ayinlerde kullanılan aksesuarlarından biri olan tespih de günümüze dek birçok dinin alt yapısına buradan kazınmıştır.
Şamanlarda tespih; trans deneyimleri ve psişik güçler ile ilgili ayinlerin başköşesinde yer alan bir nevi köprü, hatta belki de ilkel muskalardan biridir. Şamanizm’de yer alan Yer, Yer altı ve Gök olarak adlandırılan 3 alem arasındaki sembolik bağ ve belki de sembolik bir “bulunduğu aleme demir atma” aracı da olabilir. Bunların gerçekliğine, belki gelecek yıllarda ulaşılabilecek yeni bulgularla arkeologlar ve antropologlar karar verecektir.
Şamanizmin; günümüzdeki tek tanrılı dinlere armağan ettiği tespihin bu anlamdaki yol haritasını şöyle çizebiliriz: Şamanlardan Budistlere, Budistlerden Müslümanlara, Müslümanlardan da Hıristiyanlara… Hıristiyanlığın Müslümanlıktan daha eski bir din olmasına karşın, tespihi dinsel bir obje olarak benimsemeleri M.S. 1221 yılına dayanır. Bu tarihte Dominikus; Avrupa’ya tespihi getirmiştir ve ilk Hıristiyan tespihleri 33 taneli olarka kullanılmıştır. Bu da İsa’nın dünyada geçirdiği 33 yılı simgelemektedir.
İslamiyette ise Muhammed’in hiç tespih kullanmadığı, İslamiyette ilk tespihi Ebu Bekir’in kullandığı söylenir. Daha önce parmaklarını sayan Müslümanlar, daha sonra tespihi bir dua sayma, tekrar aksesuarı olarak benimsemiştir. Vehhabiler ise tespihi, İslami olmadığı için kullanmamaktadır. İslamiyette tespih, Allah’ın sıfatlarını sıralarken kullanılır. 11, 33 ve 99 taneli tespihler İslamiyette kullanılırken, Budizm’deki tespihler 108 tanelidir. Nirengi noktası olarak kullanılan farklı tane ise imame adıyla anılır ve sayma işlemine tabi değildir. Bir nevi “tur operatörü” olarak düşünülmelidir.
İşte böyleyken böyle…
Şamanizm ya da Kamcılık; deneyim birikimi olarak açıklanabilir, en kaba tabiri ile… Her ne kadar “sihir” sözcüğü ile karşımıza çıkıyor olsa da Şamanizm; aslında tek olana ulaşma felsefesini çok tanrılı bir platformda ele alan bir yapıya sahip, dini bir yaklaşımdır. Yaklaşımdır diyorum çünkü; Şamanlık aslında bir din değildir. Bu konuda araştırma yapan birçok bilim adamı, Şamanlığın dinden ziyade; dini duyguları içeren ve öteki alemin varlıklarına hükmeden bir kült olduğu görüşünde birleşmektedir. Bu nedenle Şamanlık; doğaüstü diye tabir edilen ve kabul edilen güçler ile iletişim kurmayı içinde barındırır. Bu da neden sihir ile tanımlandığının açıklamalarından biridir. Öte yandan Şamanlık; totemleri ve seslendiği öteki alem varlıkları açısından da tanrı kavramına soyut bazda en ilkel tanımı koyan, belki de yaygınlığı açısından da alanının ilki haline gelen bir inanış biçimidir.
Eskiçağ ve Orta Çağ’daki çok yaygın olan sihirlerden farkı, kişisel olmamasıdır. Başta Orta Asya ve Kuzey Asya halkları olmak üzere Tunguzlar’da, Moğollar’da, Mançular’da, Laponlar’da, Eskimolar’da, Vogullar’da, Ontiyaklar’da, Samoyedler’de, Kafkaslar’da, Hindistan’da, Çin’de, Japonya’da, Endonezya’da, Malezya’da, Polinezya’da, Avustralya’da, Büyük Okyanus’un öbür adalarında, Alaska’da, Grönland ve İzlanda’da, Kuzey Amerika’da, Guyana’da, Amazon bölgesinde ve Afrika’nın birçok yerinde (ufak tefek ayrılıklar bir yana) temel ilkeler değişmemek koşuluyla, az ya da çok kalabalık cemaatleri bulunmaktadır. Buna karşın; yapılan arkeolojik çalışmalar ve antropologların çalışmaları da dahil olmak üzere; günümüze hala Şamanlığın ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişiklikler geçirdiği kesin olarak bilinmemektedir.
Şamanlık; yukarıda sayılan coğrafyalardaki halkları etkilediğinden ötürü; öncelikle bu bölgelerde ve doğal oalrak yüzyıllar boyu süregelen etkileşimler aracılığıyla da tüm dünyada; günümüz dinlerinin üzerinde de etkisini gösteren, hatta birçok mitolojinin de doğuş aşamasına ilham kaynakları türetebilen bir yapıya sahiptir. İşte Şamanlığın ayinlerde kullanılan aksesuarlarından biri olan tespih de günümüze dek birçok dinin alt yapısına buradan kazınmıştır.
Şamanlarda tespih; trans deneyimleri ve psişik güçler ile ilgili ayinlerin başköşesinde yer alan bir nevi köprü, hatta belki de ilkel muskalardan biridir. Şamanizm’de yer alan Yer, Yer altı ve Gök olarak adlandırılan 3 alem arasındaki sembolik bağ ve belki de sembolik bir “bulunduğu aleme demir atma” aracı da olabilir. Bunların gerçekliğine, belki gelecek yıllarda ulaşılabilecek yeni bulgularla arkeologlar ve antropologlar karar verecektir.
Şamanizmin; günümüzdeki tek tanrılı dinlere armağan ettiği tespihin bu anlamdaki yol haritasını şöyle çizebiliriz: Şamanlardan Budistlere, Budistlerden Müslümanlara, Müslümanlardan da Hıristiyanlara… Hıristiyanlığın Müslümanlıktan daha eski bir din olmasına karşın, tespihi dinsel bir obje olarak benimsemeleri M.S. 1221 yılına dayanır. Bu tarihte Dominikus; Avrupa’ya tespihi getirmiştir ve ilk Hıristiyan tespihleri 33 taneli olarka kullanılmıştır. Bu da İsa’nın dünyada geçirdiği 33 yılı simgelemektedir.
İslamiyette ise Muhammed’in hiç tespih kullanmadığı, İslamiyette ilk tespihi Ebu Bekir’in kullandığı söylenir. Daha önce parmaklarını sayan Müslümanlar, daha sonra tespihi bir dua sayma, tekrar aksesuarı olarak benimsemiştir. Vehhabiler ise tespihi, İslami olmadığı için kullanmamaktadır. İslamiyette tespih, Allah’ın sıfatlarını sıralarken kullanılır. 11, 33 ve 99 taneli tespihler İslamiyette kullanılırken, Budizm’deki tespihler 108 tanelidir. Nirengi noktası olarak kullanılan farklı tane ise imame adıyla anılır ve sayma işlemine tabi değildir. Bir nevi “tur operatörü” olarak düşünülmelidir.
İşte böyleyken böyle…
Özür Dilerim...
nasıl çocuk sahibi olmaya karar veriyorsunuz bilmiyorum ki...
annem hamile iken babam peşinde kene gibiymiş
dayım pek hak etmese de karısına öyle idi
arkadaşlarıma bakıyorum, en öküz olanları bile o dönemlerde birer kuzu idiler
şimdi gazeteyei açıyorum, tolga Karel deyu biz zat, 6 aylık hamile eşini aldatmış, bir de yakalanmış...
nasıl??
dahası neden?
hadi cocuk doğduktan sonra iyi kötü anlarım, anlayış gösteririm (evet geniş mezhep sülalesindenim)
ama daha 6 ay be arkadaş... her şeyin yolunda olması gerekmez mi?
gerçi yolunda olması gereken ne ilişkiler var, har vurup harman savuruyorlar...
en acıklısı, olay gazetelere yansıyınca, özür... kuru bir özür...
boş özürler çukuruna attık bir tane daha... yaşasın...
annem hamile iken babam peşinde kene gibiymiş
dayım pek hak etmese de karısına öyle idi
arkadaşlarıma bakıyorum, en öküz olanları bile o dönemlerde birer kuzu idiler
şimdi gazeteyei açıyorum, tolga Karel deyu biz zat, 6 aylık hamile eşini aldatmış, bir de yakalanmış...
nasıl??
dahası neden?
hadi cocuk doğduktan sonra iyi kötü anlarım, anlayış gösteririm (evet geniş mezhep sülalesindenim)
ama daha 6 ay be arkadaş... her şeyin yolunda olması gerekmez mi?
gerçi yolunda olması gereken ne ilişkiler var, har vurup harman savuruyorlar...
en acıklısı, olay gazetelere yansıyınca, özür... kuru bir özür...
boş özürler çukuruna attık bir tane daha... yaşasın...
L'Ultima Notte Al Mondo
Tiziano yapmış yine...
hazıra kondum, altta ingilizcesi de var
L'Ultima Notte Al Mondo
Cade la neve ed io non capisco che sento davvero, mi arrendo, ogni riferimento è andato via...
spariti i marciapiedi e le case e colline... sembrava bello ieri.
Ed io, io sepolto dal suo bianco mi specchio e non so più che cosa sto guardando.
Ho incontrato il tuo sorriso dolce, con questa neve bianca adesso mi sconvolge, la neve cade e cade pure il mondo anche se non è freddo adesso quello che sento e ricordati, ricordami: tutto questo coraggio non è neve. E non si scioglie mai, neanche se deve.
Cose che spesso si dicono improvvisando:
Se mi innamorassi davvero saresti solo tu, l'ultima notte al mondo io la passerei con te mentre felice piango e solo io, io posso capire al mondo quanto è inutile odiarsi nel profondo!
Ho incontrato il tuo sorriso dolce, con questa neve bianca adesso mi sconvolge, la neve cade e cade pure il mondo anche se non è freddo adesso quello che sento e ricordati, ricordami: tutto questo coraggio non è neve. E non si scioglie mai, neanche se deve.
Non darsi modo di star bene senza eccezione, crollare davanti a tutti e poi sorridere. Amare non è un privilegio, è solo abilità, è ridere di ogni problema... mentre chi odia trema.
Il tuo sorriso dolce è così trasparente che dopo non c'è niente, è così semplice, così profondo che azzera tutto il resto e fa finire il mondo.
...E mi ricorda che il coraggio non è come questa neve.
Ho incontrato il tuo sorriso dolce, con questa neve bianca adesso mi sconvolge, la neve cade e cade pure il mondo anche se non è freddo adesso quello che sento e ricordati, ricordami: tutto questo coraggio non è neve.
İngilizce
The Last Night In The World
Snow falls and I don't understand what I really feel, I give up, every reference is gone away...
Footpaths, houses and hills have disappeared... it seemed good yesterday.
And I, buried under its whiteness, I see myself in the mirror and I don't know what I'm looking at anymore.
I've met your sweet smile, now it upsets me with this white snow, snow falls and even the world falls, even if it's not cold what I feel now and remember, remember me: all this courage isn't snow. And it never melts, even if it should.
Things which are often said improvising:
If I really fell in love it would be only you, the last night in the world and I would spend it with you while I cry, happy, and I'm the only one, the only one to be able to understand how much it's useless to hate each other deeply in this world!
I've met your sweet smile, now it upsets me with this white snow, snow falls and even the world falls, even if it's not cold what I feel now and remember, remember me: all this courage isn't snow. And it never melts, even if it should.
Don't allowing myself to be fine without exceptions, breaking down in front of everyone and then smiling. Love isn't a privilege, it's just ability, it's smiling in front of all the problems... while who hates is trembling.
Your sweet smile is so transparent that there's nothing beyond it, it's so simple, so deep that it deletes everything else and it makes the world end.
...And it reminds me that courage is not like this snow.
I've met your sweet smile, now it upsets me with this white snow, snow falls and even the world falls, even if it's not cold what I feel now and remember, remember me: all this courage isn't snow.
Günün komiği

gelecek seçimlerde Ali Baba'ya oy verin, en azından sadece 40 soyguncu olacağını garanti edersiniz :)
Sunday, February 5, 2012
anneanne
kulaklarını çınlattım bugün...
önce lahanalı böreğinden yaptım
pişmesini beklerken çöküktü omuzlarım
sonra ayranı senin gibi yaptım
yedik hep beraber, öğrenmediklerimize kahrederek
sonra giydim altıma bir şeyler çıktım yürüdüm arkadaki parkta
deli danalar gibi döndüm durdum
yorulunca salıncağa bindim
yine senin kulaklarını çınlattım
sallandım uzun uzun
sonra bir çocukla annesi geldi
yanımdakine bindirdi
güldük beraber sallanırken
uzun zamandır yapmadığım small talk
iyi geldi
sonra çocuk güldü, ben güldüm
kikirdedik
bana iyi geldin çocuk, küçücük halinle çok iyi geldin bana
şimdi duş vakti
temizlenme vakti yine
yarın akşam özlediğim, burnumda tüten, konuşmayı özlediğim bir dostla yemek pişirmeye gideceğim
temizlenmek lazım şimdiden, hazırlanmak, belki azıcık süslü olmak eskisi gibi
kirlenmeden saklanan az dosttan biri
ben yemekten sonra biraz sırtını kaşıyıp uyuturum bile ki seni dediğinde, bana kahkaha attıran, göze yapışan küçücük damlayı kahkaha ile akıtan dosta gidiş var yarın akşam
bir fotoğraf makinesi edinmeli böylesi anlara
ki kalsın onlar köşede
sabah ki gibi ruh halleri geldiğinde daha kolay kovalanırlar
91den bugüne 21 sene, özledim be anneanne...
ilk anne...
önce lahanalı böreğinden yaptım
pişmesini beklerken çöküktü omuzlarım
sonra ayranı senin gibi yaptım
yedik hep beraber, öğrenmediklerimize kahrederek
sonra giydim altıma bir şeyler çıktım yürüdüm arkadaki parkta
deli danalar gibi döndüm durdum
yorulunca salıncağa bindim
yine senin kulaklarını çınlattım
sallandım uzun uzun
sonra bir çocukla annesi geldi
yanımdakine bindirdi
güldük beraber sallanırken
uzun zamandır yapmadığım small talk
iyi geldi
sonra çocuk güldü, ben güldüm
kikirdedik
bana iyi geldin çocuk, küçücük halinle çok iyi geldin bana
şimdi duş vakti
temizlenme vakti yine
yarın akşam özlediğim, burnumda tüten, konuşmayı özlediğim bir dostla yemek pişirmeye gideceğim
temizlenmek lazım şimdiden, hazırlanmak, belki azıcık süslü olmak eskisi gibi
kirlenmeden saklanan az dosttan biri
ben yemekten sonra biraz sırtını kaşıyıp uyuturum bile ki seni dediğinde, bana kahkaha attıran, göze yapışan küçücük damlayı kahkaha ile akıtan dosta gidiş var yarın akşam
bir fotoğraf makinesi edinmeli böylesi anlara
ki kalsın onlar köşede
sabah ki gibi ruh halleri geldiğinde daha kolay kovalanırlar
91den bugüne 21 sene, özledim be anneanne...
ilk anne...
en çok
en çok yatakta verevine yatmayı özledim, bacaklarımı pergel gibi açıp
en yakın vuslat haziran
eskiden, 2 kişi olunan zamanlarda, diğer kişi evden çıktı mı bacakları açmak mutluluk verirdi
fesat olmayın!!!
ya da ben orospu olmayayım
uyumak sadece, yatakta yayılmak
istanbul için balkonda sigara vakti şimdi bir kahve ile
c u b
en yakın vuslat haziran
eskiden, 2 kişi olunan zamanlarda, diğer kişi evden çıktı mı bacakları açmak mutluluk verirdi
fesat olmayın!!!
ya da ben orospu olmayayım
uyumak sadece, yatakta yayılmak
istanbul için balkonda sigara vakti şimdi bir kahve ile
c u b
Saturday, February 4, 2012
Vesikalı Yarim

1968 yılı yapımı siyah beyaz bir film, Vesikalı Yarim… Ömer Lütfi Akad’ın yönetmenliği ile hayata geçirilen bu film; aslında sinemamızın mihenk taşlarından biri durumunda… Kısa süre önce kaybettiğimiz Şükran Ay’ı da bu vesile ile anabileceğimiz bu yazıda, Vesikalı Yarim ile ilgili bazı konulara parmak basacağız.
Sait Faik Abasıyanık’ın kitabından senaryolaştırılan film; kendisinden sonra çekilmeye başlanan belli bir senaryo kalıbının da önderliğini yaptı. Hayatını kazanmak için, eli mahkum pavyonda çalışan ancak iç dünyasında namuslu, “bizim kız” diyerek izleyebilmemizi sağlayan toplumsal değerlere sahip, insanlara “kişileri yaptıkları iş ve yaşadıkları hayatla yargılarken, onların kendi dünyalarına da dikkat etmelisiniz” mesajları içeren Vesikalı Yarim; Türk Sineması’nda benzeri senaryoların yıllarca farklı karakterler çevresinde döndürülüp duracağı bir dönemin de neredeyse kurucularından biri…
Film aynı zamanda; kendi dar aile ve arkadaş ortamında, şehrin gece hayatından ve pırıltılı dünyasından bihaber yaşayan, gözü açılmamış Türk erkeği prototipine de sağlam bir gönderme yapıyor. Evdeki aile hayatının yeknesaklığı, karısının genel salıvermişliği gibi unsurları; gece hayatına atacağı ilk adıma kadar kanıksamış olan erkek, ilk pavyon deneyiminde gördüğü “süslü, esans kokan” kadına olan tutkusuyla farklı bir dünyayı ve belki de aşkı ilk kez tanımış oluyor.
Bu iki karakterin başarıyla çözümlendiği Vesikalı Yarim; sinemamızın sultanı olarak önemli bir yer elde eden Türkan Şoray ile zamanın jönlerinden İzzet Günay’ı bir araya getiriyor. Türkan Şoray’ın gerçekten nefes kesen güzelliği, siyah beyaz bir filmde bile oldukça sıra dışı bir noktaya ulaşıyor. Keza İzzet Günay’ın da tipik bir sahiplenici erkeği başarıyla ortaya koyduğunu söylemek gerek.
Türkan Şoray’ın sahnedeki sesi ise yakın zamanda kaybettiğimiz Şükran Ay… Şükran Ay da Türk Sanat Müziği’ndeki dönemin en popüler seslerinden biri olarak, filme çok ciddi bir katkı sağlıyor. Plakları en çok satan sanatçılardan biri olan Ay; filmde seslendirdiği “Kalbimi kıra kıra” şarkısı ile tüm salonu gözyaşına boğma konusunda Ö. Lütfi Akad’ın en önemli ağır topu konumunda…
Filmin kısa özetine bakacak olursak eğer; Manav Halil kendi halinde yaşayan bir adamdır. Bir akşam, arkadaşlarının ısrarıyla gittiği pavyonda şarkıcı olan Sabiha'yla tanışır ve birbirlerine aşık olurlar. Sabiha, arkadaşı Müjgan'ın birbirlerine uygun olmadıkları yönündeki uyarılarına rağmen Halil'i evine alır ve birlikte yaşamaya başlarlar. Ancak, Sabiha'nın Halil'in hayatıyla ilgili bilmediği gerçekler vardır.
Vesikalı Yarim; kadrosunda gerçekten önemli isimleri barındıran, zamanının önemli bütçelerinden birini kullanmış filmlerden biri… Dış mekan çekimlerinin de yoğun olduğu filmde, kameranın yakaladığı doğallık, o döneme göre gerçekten şaşırtıcı… Bugün bile bir kamera gördüğünde neredeyse içine düşen halkımın, o yıllarda sokakta yürüyen Türkan Şoray’ın eteklerinin dibinden ayrılmamasını hadi başardın bir şekilde diyelim… Sokaktaki adam, sanki filmin doğal figuranı gibi günlük işleri ile uğraşan, kameraya bakmayan bir pozisyonda çekime yansıtılabilmiş. Bu da ekibin ciddi bir zaman ve emek harcadığının önemli işaretlerinden biri…
Gerek Türkan Şoray’ın ve gerekse Ömer Lütfi Akad’ın “Sinema yaşantımda çok ayrı bir yeri var” dediği Vesikalı Yarim; aşkın ve namusuyla, onuruyla sevmenin kimsenin tekelinde olmadığının altını çiziyor. Aynı zamanda da aşkı ve tutkusu ile sorumlulukları arasında kalan Türk erkeğine belki de biraz yönlendirme koksa da belli yol haritaları gösteriyor.
Filmde Ayfer Feray, Selahattin İçsel, Aydemir Akbaş, Behçet Nacar, Hakkı Kıvanç gibi isimler yer alıyor. Türkan Şoray’ın seslendirmesini Jeyan Mahfi Tözüm üstlenmiş. Yine oldukça güçlü seslendirme kadrosunda Lale Belkıs gibi isimlere de rastlanıyor.
Arşivlenmesi gereken filmler arasında yer alan, zamanının en başarılı çalışmalarından biri…
Bu da soundtrack katkısı olsun yazıya:
http://www.youtube.com/watch?v=hlNTNIKAJAs
Robot gibi tüketmeyin artık!

Bugün İMOB Mobilya Fuarı’nın son günü… Bu fuarı önemli kılan ne? Dünyanın en büyük mobilya fuarlarından biri çünkü… Hatta Orta Asya, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Balkanlar bölgesini kapsayan en büyük fuar… Peki konusu ne? Ev mobilyası…
Ev mobilyası; yani salondan yatak odasına, yemek odasından genç odasına dek aklınıza gelen tüm ana dekorasyon ürünleri… Bir başka deyişle; bir evin neredeyse %80’ini döşeyen ürünler bir arada… Milyar dolarlarla ifade edilen bir pazarın pastasından pay almaya çalışan birçok kuruluş… Çoğu da tanıdığınız, aşina olduğunuz markalar…
Her biri yeni koleksiyonlar, moda renkler, dünya trendlerini yansıtan tasarımlarla standlarını açtı bu yıl da… Ancak madalyonun çok gerçekçi bir yüzü var ki; o da bu markaların her birinin ticari amaçla bu işi yaptığı… Yani hiçbirinin amacı ya da ideali; sizi yani müşterileri yönlendirmek değil. Talebiniz ne ise onu yapıyorlar. Ne satıyorsa pazarda onu üretiyorlar. Haklılar da… Talebi karşılamak önemli…
Ama artık siz de aşın artık tüketici olarak bir şeyleri ne olur! Bugün hala Türkiye ve yakın coğrafya pazarlarında, en çok satılan kanepe; bu yazıda gördüğünüz kanepe ve tasarım olarak neredeyse 15-20 yılı var. Bir tutturmuşsunuz çek-yat, devam ediyorsunuz. Kumaşlar değişiyor, renkler değişiyor, bir iki detay değişiyor; ama ürün aynı ürün özde…
Bir ara duvarları açık krem ve tonlarında boyamaya başlayan halkımın hala adı değişse de (kum beji, şampanya vs.) hala 20-30 yıldır aynı renklerde boyamasından ne farkı var bunun? Zaten bir apartmanda herkesin salonu aynı yerde ve aynı formda… Bırakın bari içi değişik olsun, sizin beğeninize özel bir tarza ulaşsın.
Zorlayın markaları, yeni şeyler yapmaları için artık! Modern dediğiniz bu kanepe sadece bir örnek ve bundan 20 yıl önceydi onun çağdaşlığı… Kendinize çağdaş bir dekorasyon yaklaşımı dileyin. Zor değil.
Friday, February 3, 2012
Kuzey Dakota – Timbuktu Kriket Maçı…
“El ele dolaşan mutlu kumrulardı her biri” dedi adam; uyumamak için direnen genç kızın başucunda… Elindeki kitabın kumrularla, yataktaki genç kızın da mutlulukla alakası yoktu. Biliyordu adam, biliyordu bilmesine de… İşte birinin inat edip; başka yaşanmışlıkların yazılı olduğu bir kitaptan yazılmamışları çıkarması, birinin de inat edip işte, o yazılmamışlara duyduğu özlemi uyumadan önce son kez duyması gerekiyordu.
Sonra uyudu genç kız… Uyanmayacaktı bir daha…
Küçük hastane odasının küçük televizyonuna tezat o kocaman kumandayı eline alıp, bir müzik kanalını açtı adam… Sesi kökledi, kökleyebildiğince… Kat hemşireleri, doktorlar, yürüyebilen hastalar ve onların zaten yürüme ile ilgili sorunları olmayan refakatçileri doluşmaya başlamıştı odaya… Kapıda “Ne olmuş? Hayırdır?” konulu bir izdiham…
Hemşireler ve doktorlar, eğitimlerine uygun olarak, çekme yetkileri olan fişleri çektiler birer birer… Önce TV, sonra da genç kızın yaşamsal bilgilerini gösteren cihaz… Ve ardından da tüm sözlerin fişleri çekildi. Ölüm birdi, yaşam sıfır…
Adam çıkarıp genç kızın üzerindeki hasta elbisesini kendi üzerine geçirdi. Kendi gömleğini de kıza giydirdi. Formalar değişilmiş, terler takas edilmiş, skor tabelasına inat bir yenen ve yenilen tablosu çizilmişti. Uzakta beliren tünelin ortasına doğru tokmak darbeleri ile gönderilen bir ruhun kuşbakışı gördüğü son kareydi bu, o maça dair… Sonrası mı? Önce çatı, sonra bulut, sonra uzay…
Havadan hafif bir son için, çok ağır bir maç…
Sonra uyudu genç kız… Uyanmayacaktı bir daha…
Küçük hastane odasının küçük televizyonuna tezat o kocaman kumandayı eline alıp, bir müzik kanalını açtı adam… Sesi kökledi, kökleyebildiğince… Kat hemşireleri, doktorlar, yürüyebilen hastalar ve onların zaten yürüme ile ilgili sorunları olmayan refakatçileri doluşmaya başlamıştı odaya… Kapıda “Ne olmuş? Hayırdır?” konulu bir izdiham…
Hemşireler ve doktorlar, eğitimlerine uygun olarak, çekme yetkileri olan fişleri çektiler birer birer… Önce TV, sonra da genç kızın yaşamsal bilgilerini gösteren cihaz… Ve ardından da tüm sözlerin fişleri çekildi. Ölüm birdi, yaşam sıfır…
Adam çıkarıp genç kızın üzerindeki hasta elbisesini kendi üzerine geçirdi. Kendi gömleğini de kıza giydirdi. Formalar değişilmiş, terler takas edilmiş, skor tabelasına inat bir yenen ve yenilen tablosu çizilmişti. Uzakta beliren tünelin ortasına doğru tokmak darbeleri ile gönderilen bir ruhun kuşbakışı gördüğü son kareydi bu, o maça dair… Sonrası mı? Önce çatı, sonra bulut, sonra uzay…
Havadan hafif bir son için, çok ağır bir maç…
opssssss

doğru mu gerçekten?
2012-2013 ders yılı itibari ile Arapça ilköğretim müfredatına ders olarak giriyor. İlköğretim 4. sınıftan itibaren çocuklar Arapça öğrenecek. Talim ve Terbiye Kurulu’ndan konuyla ilgili karar (Sayı:141, Tarih: 26.09.2011).
what if?
grey's anatomy çok boring olmamak adına arada bir senaryoda farklılıklar peşinde
bu hafta what if?
anneler iyi olsa, cesaretlendirenler çıkmasa..
dizi bitene dek insna bir umut bazı şeyler farklı yapıldığında hayat değişir mi diye soruyor kendine, aha şimdi de farklı seçimler yapsam yarını değiştiririm zannediyorsun ama maalesef bölüm aydınlık bölümlerden değil, öyle büyük umutlar vermiyor
kaderde varsa .üzülmek temasında daha çok
kendime uyarladığımda ise ne değişir bilemedim
pamuk prenses hayatı devam etse idi ne olurdu? bugun daha farklı bir yerde mi olurdum? yoksa teker teker özenle seçtiğim hatalarım bir şekilde yine hayatımda olur muydu?
mesela geçen gün bile bile hatalarımdan birini daha yaptım, dedim ki ben korksam ve konuşmak istesem ve karşımdaki beni yok saysa idi ne olurdu? hadi bu hatayı yaptım, dedim tamir edeyim, belki farklı gelişir. gerçekten karşıdan da bir adım geldi, dedi ki ben neyi yapayım söyle. Söyledim sen bunu yaparsan çok sevinirim, çünkü onu yapmaya vaktim yok şu an. Aradan 2 gün geçtikten sonra gelen cevap: hayır onu yapmam (dikkat yapamam değil, yapmam) ben belki yyyy konusunda yardıma ihtiyacın vardır diye düşünmüştüm. Be gerzek ben yyy işini zaten kıçımı sallayarak yapıyorum, işin tamamını becersem zaten tüm sülalaleni olmayan organımda oynatırım. şu lazım bana ve benim onu yapabileceğim saatte iş işten geçmiş oluyor. onu da geçtim 2 gün sonra cevap? oh sorry, muhtemelen kar keyfini bozdum, yaparım öyle arada, I'm a jerk...
Mesela seni veya bir türevini hiç bilmeseydim, muhtemelen daha korkusuz olurdum cahillliğin tadını çıkarırdım bazı konularda. muhtemelen sen olmasaydın, o kürtaj olmasa idi belki bugün başka idi fizyolojik durum... sen olmasaydın herkese ne zaman gider acaba diye bakıp, mesafeli durmazdım. sen olmasaydın, 6-7 senem unutmakla geçmezdi. mesela sen olmasaydın, o 1 kerelerde olmazdı...
yanlış anlaşılmamak lazım tabii, o tuvalette sesini duyup korkudan geberdiğimde bu oyuna girmemek mümkündü, kedi meraktan, ben belamı aramaktan...
what if, if only 'den yeğdir her zaman...
what if zaman kaybıdır yinede.
ps: mcdreamy olmuş mcdreary... alex gözlüklü, christina kahküllü, ama oscar goes to Lexie...
oje
gittikçe cinsiyetsileşen hayatımızda bir adım daha yol aldık
erkeklerdeki oje modası
senlerdir büyük bir istikrar ile tek yürüttüğüm konu olan büyük, iri, mümkünse az bir şey defolu erkek sevgime daha da sıkı sarılacak gelişmeler hüküm sürüyor dünyada.
Erkekte oje mesela...

boyunu görmesekte abinin gözler ellere odaklanana dek her şey yolunda
ama ya o tırnaktaki ojeler?
ellere o narin hava geldiği anda ben ona ancak koruyup kollamam gereken bir insna gibi hissederim, erkekliği, seksiliği, çekiciliği ya da partnerliği bir anda puffff uçtu gitti.
klasik rollere sahip ilişkilerde olmadım hiç bir zaman
kimsenin kimseyi taşıması gerektiğine de inanmadım
ama öyle ya da böyle bir kadın olarak yorulduğumda yaslanacak bir omuza sahip olmak özellikle yaş kemale erdikçe kötü bir fikir gibi gelmiyor
daha doğrusu özgür olmanın gerçek anlamını keşfettikçe manasız inatlar gidiyor hayattan
değiştiremediğim bazı şeyleri görsel olarakta algılama zorunluluğum
işte bu ojeler hepsini yerle bir ediyor
acaba zamana ayak uyduramamak mı diye düşündüm epey üzerinde lakin bu zamandan bağımsız benim ihtiyaçlarımla ilgili
a man like that? yo dostum yooooo
fiziklerimizi birleştirmek bana cazip gelmiyor
kabule delim, bu yolda ilerleyeceksek kadın vucudu daha makbul olan. Özellikle yeni yetişen nesillerle bu güzellik bambaşka çekiciliklere bürünmüşken kirli sakalın altındaki o narin eller bana istediğimi vermekten çok uzak
erkeklerdeki oje modası
senlerdir büyük bir istikrar ile tek yürüttüğüm konu olan büyük, iri, mümkünse az bir şey defolu erkek sevgime daha da sıkı sarılacak gelişmeler hüküm sürüyor dünyada.
Erkekte oje mesela...
boyunu görmesekte abinin gözler ellere odaklanana dek her şey yolunda
ama ya o tırnaktaki ojeler?
ellere o narin hava geldiği anda ben ona ancak koruyup kollamam gereken bir insna gibi hissederim, erkekliği, seksiliği, çekiciliği ya da partnerliği bir anda puffff uçtu gitti.
klasik rollere sahip ilişkilerde olmadım hiç bir zaman
kimsenin kimseyi taşıması gerektiğine de inanmadım
ama öyle ya da böyle bir kadın olarak yorulduğumda yaslanacak bir omuza sahip olmak özellikle yaş kemale erdikçe kötü bir fikir gibi gelmiyor
daha doğrusu özgür olmanın gerçek anlamını keşfettikçe manasız inatlar gidiyor hayattan
değiştiremediğim bazı şeyleri görsel olarakta algılama zorunluluğum
işte bu ojeler hepsini yerle bir ediyor
acaba zamana ayak uyduramamak mı diye düşündüm epey üzerinde lakin bu zamandan bağımsız benim ihtiyaçlarımla ilgili
a man like that? yo dostum yooooo
fiziklerimizi birleştirmek bana cazip gelmiyor
kabule delim, bu yolda ilerleyeceksek kadın vucudu daha makbul olan. Özellikle yeni yetişen nesillerle bu güzellik bambaşka çekiciliklere bürünmüşken kirli sakalın altındaki o narin eller bana istediğimi vermekten çok uzak
akşamdan kalanlar
uyumadan hemen önce akla gelen seal
album soul 2
bir kaç kez dönen şarkı:
It's been too hard living but I'm afraid to die
Cause I don't know what's up there beyond the sky
It's been a long, a long time coming but I know
A change gonna come oh yes it will
halbuki yalan, en büyük olası değişiklik yine ele yüze bulaştı...
http://youtu.be/rKV4UD0GQeE
album soul 2
bir kaç kez dönen şarkı:
It's been too hard living but I'm afraid to die
Cause I don't know what's up there beyond the sky
It's been a long, a long time coming but I know
A change gonna come oh yes it will
halbuki yalan, en büyük olası değişiklik yine ele yüze bulaştı...
http://youtu.be/rKV4UD0GQeE
Thursday, February 2, 2012
1 saat 20 dakika
4 gündür ofiste süren hapis hayatı bu akşam sona erdi
istikamet banyo
1 saat 20 dakika sonra çıkış
sanırım derim inceldi
bu demek değil ki bir iki saat sonra tekrar girmeyeceğim
kese sabun o bu neler yapılabilirse hepsini sil baştan yapmaya talibim
4 gün, şaka gibi...
sabah akşam yıkanmaya alışanın susuzlukla imtihanı bitmiştir
allah bir daha göstermesindir
istikamet banyo
1 saat 20 dakika sonra çıkış
sanırım derim inceldi
bu demek değil ki bir iki saat sonra tekrar girmeyeceğim
kese sabun o bu neler yapılabilirse hepsini sil baştan yapmaya talibim
4 gün, şaka gibi...
sabah akşam yıkanmaya alışanın susuzlukla imtihanı bitmiştir
allah bir daha göstermesindir
üzüm üzüme
izmire kar yağışı gibi italya'da sicilya'ya dek kar altında
şirketlerde azıcık eleman
mail gidip gelmiyor bile
tırlar durmuş
ro-ro'lar limanlara yanaşamıyor
trieste'de rüzgar 130 km/h'i bulmuş
dhl-tnt-ups toptan zıçık
dün malpensa 117 uçuşu iptal etmiş, bugün linate'de 30 üzeri uçuş iptal...
bologna'da sabah 9 gibi uçakların kalkışı mümkündü, saat 10dan sonra yine durdu
floransa'da durum daha da moktan, elektrik yok, gaz verilemiyor, bildiğin ortaçağ...
şehir içinde sadece çok gerekli otobüs hatları çalışıyor, gerisi yok
cismi burada, aklı italyada muhabiriniz bildirdi
şirketlerde azıcık eleman
mail gidip gelmiyor bile
tırlar durmuş
ro-ro'lar limanlara yanaşamıyor
trieste'de rüzgar 130 km/h'i bulmuş
dhl-tnt-ups toptan zıçık
dün malpensa 117 uçuşu iptal etmiş, bugün linate'de 30 üzeri uçuş iptal...
bologna'da sabah 9 gibi uçakların kalkışı mümkündü, saat 10dan sonra yine durdu
floransa'da durum daha da moktan, elektrik yok, gaz verilemiyor, bildiğin ortaçağ...
şehir içinde sadece çok gerekli otobüs hatları çalışıyor, gerisi yok
cismi burada, aklı italyada muhabiriniz bildirdi
bazen...
İçin öyle sıkılır kimse bilmez neyin var sen bile
Olup bitenleri seyredersin öylece
Yalnızsındır kalabalıklar içinde kim daha iyi bilir ki
Bir ses vardır çözer herşeyi yasaktır duyamazsın
Wednesday, February 1, 2012
sıkar ama
elimi attığım her dizide bir ingiliz aksanlı çıkması artık mide bulandırıcı
ok, sexy
ama artık soooo cliché...
ok, sexy
ama artık soooo cliché...
as a child
en çok barış manço nick the chopper ve bir gece ançızın (ansızın değil o, yanlış biliyorsunuz) gelebilirimmiş favorilerim.
günün önemi üzerine nick the chopper:
günün önemi üzerine nick the chopper:
Tuesday, January 31, 2012
yemek deyince - panzanella
her ne kadar güney italya mutfağını sevsem bile, toscana açık ara öndedir her daim.
basitliğin güzelliği...
önceleri bayat ekmek ıslatılıp parçalanmış, içine taze fesleğen ve kırmızı soğan konup tuz sirke zeytinyağı ile gelmiş sofraya. Geleneksel filan değil, bildiğiniz fakir fukara yemeği. haftada bir ekmek pişiriliyor, e son günlerde kurulaşıyor tabii, atmak olmaz, hooppp çözüm işte.
zaman içerisinde domates eklenmiş içine, salatalık... daha da zenginleştirmek isteyenler zeytin, roka, pecorino, yumurta vs eklemişler.
tercihim tam toskana ekmeği tutsuz tatsız, domates, fesleğen, kırmızı soğan, pecorino...
yanına da güzel bir ızgara et ve bir shiraz...
e sono felice....
Monday, January 30, 2012
funny story
son zamanlarda üst üste olanlara bakınca tüm delileri etrafıma mı topladım yoksa ben mi deliriyorum kararsız kalıyorum.
"üzgünüm ama açık konuşacağım, inanmadığın için beni de bitirdin diyebilirim"
üzgün olmak?
yok günde 1500 tl extra masraf benim için çok fazla idi zaten
yeterince inanmadığım ve bağlanmadığım için mi harcadım?
işimi yetirince inanmadığım için mi riske attım?
bağlantılarımı yeterince inanmadığım için mi harcadım?
hem meşhur u dönüşlerini yapıp hem de karşımdakine suçlu hissettirmeye çalışan ben miyim? ya da gerçekten kafayı kırdım ve bunları duyduğumu mu düşünüyorum?
acaba pat kapı kahvaltıya gelen de benim hayal ürünüm mü?
her şey bir yana... her şey bir yana...
neyse, listelemek ancak delirtir
çok pahalıya geldi var oluşunu silmek
ama değer her kuruşuna
arkada bir kambur eksik devam etmek yola, her şeye değer
zor bir kaç günüm daha var
sonrası kolay, sonra yol düz...
"üzgünüm ama açık konuşacağım, inanmadığın için beni de bitirdin diyebilirim"
üzgün olmak?
yok günde 1500 tl extra masraf benim için çok fazla idi zaten
yeterince inanmadığım ve bağlanmadığım için mi harcadım?
işimi yetirince inanmadığım için mi riske attım?
bağlantılarımı yeterince inanmadığım için mi harcadım?
hem meşhur u dönüşlerini yapıp hem de karşımdakine suçlu hissettirmeye çalışan ben miyim? ya da gerçekten kafayı kırdım ve bunları duyduğumu mu düşünüyorum?
acaba pat kapı kahvaltıya gelen de benim hayal ürünüm mü?
her şey bir yana... her şey bir yana...
neyse, listelemek ancak delirtir
çok pahalıya geldi var oluşunu silmek
ama değer her kuruşuna
arkada bir kambur eksik devam etmek yola, her şeye değer
zor bir kaç günüm daha var
sonrası kolay, sonra yol düz...
Zippo Vs. Muhtar Çakmağı
Şu dünyada sigara içmeye başladığımdan bu yana iki çakmağın bendeki yeri başka olmuştur: Zippo ve Muhtar Çakmağı… İkisini de bir ayrı severim, ikisinin de kendine has bir duruşu vardır ve kullanıcısına anlam yükleme yeteneğine sahiptir. Lakin gelin görün ki Muhtar Çakmağı, aslında Zippo’ya beş kere beş çekebilecek bir çakmaktır. Zira duruşu değişmemiş, Zippo gibi pazarlamanın oyuncağı olup eciş bücüşleşmemiş, o has ve kadim havasını hep korumuştur. Tutarlıdır, toprağına bağlıdır, özünü yitirmemiştir.
İşte bu yüzdendir ki Zippo dendiğinde de bende klasik formu ayrı bir yere sahip olmuştur. Zira biraz endamlı bir promosyon yapalım diyen her markanın saldırıp üzerine logosunu nakşettiği bir çakmağın karizması da bir yere kadardır. Bir de Zippo’cu pazarlama gurularının günün modası ve trendlerine göre çeşitli desenler, kakmalar, sokmalar, tıkmalar ve bilumum larlarla panayır malına çevirdiği Zippo da eminim o klasik dönemlerini hasretle anıyor, sitayişle yad ediyordur.
Buradan yeni yetme karizma edinicilere sesleniyorum. Muhtar Çakmağı candır. Samimidir, kendinize olan güveninizi ve coğrafyanıza olan tutkunuzu iletir mesaj olarak… Kıçı kırık Tokai’ler, Bic’ler, Cricket’ler falan el pençe divan durur karşısında… Rüzgarda sönmez, benzinin hakkını verir. Bakımı kolaydır, masrafsızdır. Çıkma çakmak taşına bile hayır demez. Benzini bitti mi yokuş aşağı vurdurmak suretiyle (pantolona hızlı hızlı sürtülerek yapılır) acil durum için sakladığı o tek yanışlık cankurtaranlık görevini asla ihmal etmez, yarı yolda bırakmaz. Rengi her daim gümüş asaletindedir. Cepten çıktığında ve bir kadının sigarasını yaktığında, Yılmaz Güney hissiyatı oluşturur karşı tarafta… O bir Oğuz Atay’dır, bir Müşfik Kenter’dir, bir Cihan Ünal’dır, bir Tarık Akan’dır.
Zippo’nun klasiği baş döndürür. Serttir ama aynı zamanda Issız Adam’dır… Bir Metallica’dır ama kullanıldığı yere ve ana göre Scorpions tadında balad da söyletir. Sesi, kullanmasını bilen için sigarası yakılan kadında, Clint Eastwood karakterinde bir kovboy ya da Mickey Rourke yansımasında bir Harley’ci tadında izlenimler oluşturur. Kaybedenler Kulübü’nün 6:45’lik sahibi tadında bir duruş için olmazsa olmaz bir aksesuardır. Yaşam biçimidir.
Lakin modaya ve trendlere uyayım diye girdiği şekilden şekle formu ile de işte Saksılı Doğuş, Seyyal Taner, Fatih Ürek izdüşümlerine paralel ilerlemeye devam etmektedir.
Dip not olarak belirteyim; Huysuz Virjin mesela, klasik Zippo’nun hakkını verecek kadar da nev-i şahsına münhasır bir kişiliktir.
Böyleyken böyle…
İşte bu yüzdendir ki Zippo dendiğinde de bende klasik formu ayrı bir yere sahip olmuştur. Zira biraz endamlı bir promosyon yapalım diyen her markanın saldırıp üzerine logosunu nakşettiği bir çakmağın karizması da bir yere kadardır. Bir de Zippo’cu pazarlama gurularının günün modası ve trendlerine göre çeşitli desenler, kakmalar, sokmalar, tıkmalar ve bilumum larlarla panayır malına çevirdiği Zippo da eminim o klasik dönemlerini hasretle anıyor, sitayişle yad ediyordur.
Buradan yeni yetme karizma edinicilere sesleniyorum. Muhtar Çakmağı candır. Samimidir, kendinize olan güveninizi ve coğrafyanıza olan tutkunuzu iletir mesaj olarak… Kıçı kırık Tokai’ler, Bic’ler, Cricket’ler falan el pençe divan durur karşısında… Rüzgarda sönmez, benzinin hakkını verir. Bakımı kolaydır, masrafsızdır. Çıkma çakmak taşına bile hayır demez. Benzini bitti mi yokuş aşağı vurdurmak suretiyle (pantolona hızlı hızlı sürtülerek yapılır) acil durum için sakladığı o tek yanışlık cankurtaranlık görevini asla ihmal etmez, yarı yolda bırakmaz. Rengi her daim gümüş asaletindedir. Cepten çıktığında ve bir kadının sigarasını yaktığında, Yılmaz Güney hissiyatı oluşturur karşı tarafta… O bir Oğuz Atay’dır, bir Müşfik Kenter’dir, bir Cihan Ünal’dır, bir Tarık Akan’dır.
Zippo’nun klasiği baş döndürür. Serttir ama aynı zamanda Issız Adam’dır… Bir Metallica’dır ama kullanıldığı yere ve ana göre Scorpions tadında balad da söyletir. Sesi, kullanmasını bilen için sigarası yakılan kadında, Clint Eastwood karakterinde bir kovboy ya da Mickey Rourke yansımasında bir Harley’ci tadında izlenimler oluşturur. Kaybedenler Kulübü’nün 6:45’lik sahibi tadında bir duruş için olmazsa olmaz bir aksesuardır. Yaşam biçimidir.
Lakin modaya ve trendlere uyayım diye girdiği şekilden şekle formu ile de işte Saksılı Doğuş, Seyyal Taner, Fatih Ürek izdüşümlerine paralel ilerlemeye devam etmektedir.
Dip not olarak belirteyim; Huysuz Virjin mesela, klasik Zippo’nun hakkını verecek kadar da nev-i şahsına münhasır bir kişiliktir.
Böyleyken böyle…
Sunday, January 29, 2012
eve dönmek demek
çalan sabit telefonlara alışmak demektir
Subscribe to:
Posts (Atom)








