Friday, May 4, 2012

Confessa - ne itiraf ediyor

aşağıda dinledik ya confessayı
işte bakın ne diyor
sabahın köründen beri kafamda dönüp duruyor. che ne hai fatto del nostro bene... su confessa...




su confessa amore mio hadi itiraf et aşkım
io non sono più il solo, l’unico artık ben tek değilim, biricik değilim
hai nascosto nel cuore tuo kalbinde sakladığın
una storia irrinunciabile kaçınılmaz bir hikaye

io non sono più il tuo pensiero ben artık düşüncelerinde değilim
non sono più il tuo amore vero gerçek aşkın değilim artık
sono il dolce con fondo amaro sono acı biten tatlınım
che non mangi più artık hiç yemediğin

ma perchè tu sei un’altra donna ama neden başka bir kadın olsun
ma perchè tu non sei più tu ama neden sen değiştin
ma perchè non l’hai detto prima ama neden daha önce söylemedin
chi non ama non sarà amato mai sevmeyen, hiç bir zaman sevilemez

che ne hai fatto del nostro bene? bizim iyiliğimiz için ne yaptın?
e’ diventato un freddo brivido dondurucu bir soğuk olsu
le risate, le nostre cene kahkahalar, akşam yemeklerimiz
scene ormai irrecuperabili bir daha gerçekleşmeyecek sahneler
io non sono più il tuo pensiero ben artık düşüncelerinde değilim
non sono più il tuo amore vero gerçek aşkın değilim artık
sono il dolce con fondo amaro sono acı biten tatlınım
che non mangi più artık hiç yemediğin

ma perchè tu sei un’altra donna ama neden başka bir kadın olsun
ma perchè tu non sei più tu ama neden sen değiştin
ma perchè non l’hai detto prima ama neden daha önce söylemedin
chi non ama non sarà amato mai sevmeyen, hiç bir zaman sevilemez 

quando viene la sera akşam olduğunda
e il ricordo pian piano scompare hatıralar yavaş yavaş kaybolur
la tristezza nel cuore yürekteki acı
apre un vuoto più grande del mare denizden daha büyük bir boşluk açar
più grande del mare denizden daha büyük
ma perchè non l’hai detto prima ama neden daha önce söylemedin
chi non ama non sarà amato mai sevmeyen, hiç bir zaman sevilemez 
che ne hai fatto del nostro bene? bizim iyiliğimiz için ne yaptın?
e’ diventato un freddo brivido dondurucu bir soğuk olsu
le risate, le nostre cene kahkahalar, akşam yemeklerimiz
scene ormai irrecuperabili bir daha gerçekleşmeyecek sahneler
io non sono più il tuo pensiero ben artık düşüncelerinde değilim
non sono più il tuo amore vero gerçek aşkın değilim artık
sono il dolce con fondo amaro sono acı biten tatlınım
che non mangi più artık hiç yemediğin 

First Time

Untitled...hehe

durduramıyoruz



chi non ama, non sara amato maiiiiiiiiiiii

dayanamayacağım

tutamıyorum kendimi



ti penso e cambiaaaaaaaaaaaaaaa il mondoooooo

sabahtan niyeti bozmak

sabahtan kafam beş karış havada...

aklımda bologna'da ki klasik kahvem, sokak arası, market yanı, tatlı kızlar servis yapıyor
fonda celentano
bir kaç prosecco, minik atıştırmalıklar, salami...
güneş aradan kaçıyor meydana doğru

ne işim var ki burada? çalışmak ne?
fonda bari adriano olsun da tipik -mış gibilere devam edelim

Thursday, May 3, 2012

utanma

7 milyon sut dagitilmi$, toplamda 1000 cocuga bi$eyler oldugu iddiasi var, 7bin de bir eder. Ayip artik ya, bi$eye de kulp takmayin arkada$!





şu yukarıdaki 2 satırı yazan bir rivayete göre insanoğlu, arkadaşımdı benim


vay arkadaş, vay


neler çıkmış hayatımızdan ve sanırım iyi ki çıkmış...

Bazen stres

süpriz gelen bir dilim pasta ile hafifler



Tell me tell me


sabır

PIRAYSLIS 3

sayısız kez ölümden dönen müşteriyi, patron eli ile tekrar öldürmeye kalkmak priceless

bundan artık sıkılmak
boğulacak hale gelmek
bırak gitsin deyip, bırakamamak da pakete dahil

PIRAYSLIS 2

sezonda en az 70-80 çocuk modeli yapıp, çocuk sahibi olamamak priceless

Wednesday, May 2, 2012

pırayslıs

ne kadar çirkinleştin diyen dürüst bir anneye sahip olmak priceless

bir de tek çocuğum güya....

başı bozuklar

Bildiğin başı bozuklarız
gezmek olsun da
nereye olduğu hiç önemli değil

riva diye çıkılan yol, kendini Şile'ye çevirdi
o sevmediğim, sevemediğim, kendi çirkin, insanı kötü Şile'ye vardık
limanda bir tur
sonra kaçış bildiğiniz
hani güneş, yol vs güzelde, şile güzel değil, bana hiç güzel değil
insanını sevmediğim yeri sevemiyorum ben

makul insanlar ne yapar? ya şile köylerine ya da ağvaya devam eder
ama hayır
biz rotayı kurtköye çevirdik
hani iyi ki çevirmişiz, arkadan arkadan giden şahane yeşilli, ağaçlı bir yol
oh dedik
saat oldu 2,5
karınlarda zil çalıyor, dışarıdan duyuluyor
viaport pakladı
kalabalık anlatılamaz
miting eksikti sadece

yine makul insanlar pendiğe gider, caddede dolaşır
ama hayır
istikamet ikitelli
ama büyük iş halloldu

oradan ver elini boğaz
trafik boş ya
kim tutar
güzel bir kahve, az dedikodu

hopppp akşam 8 olmuş...

cumartesi kıyıköy mü olsa? yoksa seden evinde oturup dolabını mı hale yola koysa?
daha çok var
kısmet deyip kapatalım

terazi

birisinin kalışı veya gidişi, artı eksi hesabına döndü ise
bırakmak en iyisi

yollar güzeldir
yenilikler güzeldir

Mayıs

Every once in a while, a month arrives that is so close to perfect that you want it to never end.


Bak susan Abla, bu doğru çıkmazsa, yedim seni...

Liselim!

“Bugün sabah saatlerinde, yurt genelinde geniş katılımlarla meydanlarda kutlama yapan erkeklerimiz, açtıkları pankartlar ve çektikleri halaylarla Milli Eğitim Bakanlığı’na teşekkürlerini ve sevgilerini iletmeye çalışıyorlar sayın seyirciler. Lisede okuyan öğrencilere evlilik konusunda vize çıkması, tüm ülkede sevinçle karşılandı. Şu an Taksim Meydanı’ndayız ve yüzbinler meydana akıyor. Yenikapı sahilinden Taksim’e çıkan güzergahta trafik tamamen kapatıldı. Mecidiyeköy ve Çağlayan’dan da akın akın insanlar meydana doğru ilerliyor. Kortejler arasında Minibüsçüler ile Halk Otobüsçülerini Kalkındırma ve Yaşatma Derneği başı çekiyor. Üye sayısı milyonları bulan “Kahveye Takılan Mahalle Gençleri Oluşumu” tarafından organize edilen bu büyük kutlama; başta Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizde olduğu kadar Erzurum, Bitlis, Muş, Diyarbakır, Gaziantep gibi kentlerimizde de coşkulu katılımlara sahne oluyor. Şu an Taksim Meydanı’nda kalabalığın içindeki arkadaşımıza bağlanıyoruz. Yerde son durumlar nedir Hakkı?”

 “Sacettin, burada inanılmaz bir coşku havası hakim. Adım atılacak yer yok. Ülkemizin tüm coğrafyasının renkleri kol kola, omuz omuza bu büyük kutlamanın tadını çıkarıyorlar. Şu an solumda; temsili bir liseli kızın maketi ile evlilik fotoğrafı çektirmek için izdiham yaşanıyor. Kızın gelinlikle değil de okul forması ile tasvir edilmesi, bu izdihamı artıran en önemli unsur. Birçok farklı grup, konuyla ilgili basın bildirileri yayınladı. İşte o bildirilerden bazılarının önemli paragrafları…”

 Minibüsçüler ile Halk Otobüsçülerini Kalkındırma ve Yaşatma Derneği Basın Bildirisi:

Biz; devletimizi böyle bir karar aldığı için yürekten kutluyoruz. Bugün minibüsçüleri kan ağlayan şarkılara, liseli gözü şeklinde çıkartmalara, liselim yazılı etiketlere, her gece efkarla yoğrulmuş, aşk acısı ile harmanlanmış çilingir sofralarına mahkum eden zihniyetin, nihayet ortadan kalkmış olmasını kutluyoruz. Bugün birçok minibüsçü kardeşimizin gönlünde 15’lik bir liseli kız yatmaktadır. Sevenleri ayırmayan devletimizi kutluyoruz.

Kahveye Takılan Mahalle Gençleri Oluşumu Basın Bildirisi:

Biz ki bir baltaya sap olamadığı için insan yerine konmayan, toplumdan dışlanmış ve liseli aşkıyla yanıp tutuşan Türk gençliğiyiz. Bu ülkenin geleceğiyiz. Bugüne dek psikolojimizle oynayan yaş sınırının dolaylı olarak da olsa kalkmış olması, hepimizin sap olma kaderini de değiştirecek tarihi bir harekettir. Artık mahallemizdeki liseliyi kaçırdık diye hayatımızın kararması gibi bir kabusumuz kalmadı. Mutluyuz, umutluyuz.

Karşılıksız Aşkını Öldürüp Başkasına Yar Etmeyenler Birleşik Platformu:

Toplumumuz bugün derin bir yaranın kapandığına şahit olmaktadır. Artık sırf aşkımıza karşılık alamadık diye liseli bir kızı öldürmek zorunda kalmayacağımız günler gelip çatmıştır. Platformumuzun belirlediği master plan; aşık olunan kızın kaçırılarak tenha bir yerde hızla ırzına geçilmesi ve elinden tutup babasına götürülerek, evlilik hazırlıkları için elini çabuk tutmasının istenmesi şeklindedir.

Disiplinlerarası Çocuk Yaşta Kızlara Tecavüz Komitesi:

Biz ki toplumun farklı kesimlerinden ve farklı sosyoekonomik yapılardan toplanıp bir araya gelmiş sapıklık emekçileriyiz. Şu fani dünyada tek zevkimiz, henüz 14-15 yaşında, süt gibi bir liseli iken; kanunlar bu hakkımızı elimizden almış ve bizi bu zevkimizi yaşamaktan men etmişti. Antidemokratik bir hareket olarak gördüğümüz bu durumun değişmiş olması, komitemizce sevinçle karşılanmıştır. Artık biz de dilediğimiz gibi sapıklık yapabilir, paçayı kaptıracağımız anda nikahı basıp yırtabiliriz. Hatta eminim ki bazı üyelerimiz; 15’inde bir liseli ile evlenip, üniversite çağına geldiğinde boşanarak; her 3 yıllık süreçte yenilenmenin tadına varacaklardır.

Paraya Sıkışınca Kızını Satan Babalar Birliği:

Doğurttuğumuz ve bugünlere dek besleyerek karnından arpasını eksik etmediğimiz kızlarımızın, artık bunca yılın borcunu ödemesi gerektiği anda, karşımıza çıkan yasal bir engelden daha kurtulmuş olmanın sevinci ve mutluluğu içindeyiz. Yaşı değişken ve cebi kabarık müşterilerimizin, hiçbir sıkıntıya düşmeden rahatlıkla alışverişe başlayabilecekleri sezonumuzun açılışını yapmaktan onur duyuyoruz. Yalnız bu aşamada yeni bir düzenleme ile bu konuya ulusal standartlar getirilmesinden yanayız. Zira artık yasallaşan bu sektörde, gereksiz piyasa kırmalar, haksız rekabetler de karşımıza çıkacaktır. Kızın yaşı ile ters orantılı bir fiyatlandırma politikası talep ediyoruz.

“Genel açıklamalar böyle Sacettin, artık sendeyiz. Ben Hakkı Yetiştiren. Kopil Haber, İstanbul”

Tuesday, May 1, 2012

Bir giden daha

bugünün tembelliğinin aksine, gençlik tiyatroya doyarak geçti.
Babanın kravatsız gitmediği, annenin saçı başı yapılı, döpiyesleri ile icabet ettiği geceler.
Tüm sezon biletlerinin alındığı, akıldan çıkmayan geceler.
Bir deftere not alınan oyunlar

Özellikle Şehir Tiyatrosunda Cüneyt Türel sesi ile oyunculuğu ile akılda en çok yer edenlerden.
Vanya Dayı'da, vişne Bahçesi'nde, Cimri'de aklıma yer eden adam, sanatçı.
Bir de palavra'da...


Her ne kadar '95 itibarı ile Şehir Tiyatrolarına veda etmiş olsa da, ben ve ben gibi bir çok kişinin vesile ile tanıdığı kurumun son hali ile belki gözü arkada giden adam...
Arkadan gelenler, onun gibi değerleri nerede görecek, nerede bilecekler bilmiyorum.
Devletin sanattan elini çekmesi ile, desteğini çekmesi arasındaki farkı görmezden gelen bir yönetimde neler olacak daha, nelere hayret edeceğiz, dahası da olmaz canım diyeceğiz bilmiyorum.

Sabah güneş ile gülerek uyandıktan sonra, olmadı bu..
güle güle...

Monday, April 30, 2012

hayatın özeti


Marmelat

Biradan da yapılırmış
cahil kalmayın

Mulino Bianco

İtalya'da olmanın en güzel yanı bunların ürünlerini sömürebilmek
Özellikle Bologna ve çevresinde kahvaltı demek tatlı bir şeyler demek olunca çeşitler gani gani

Yaptıkları şu son gelişmeyi her ne kadar takdir etti isem de, çeşitin artması gerektiği aşikar

ne kaldı ki derken

baktık ki adam saça da derman olmuş


Sunday, April 29, 2012

Pazar

İstanbul'da uzundur pazara çıkmıyordum
küfeli hamalların yerini pazar arabalı hamallar almış, pek şaşırdım
fiyatlar alıp başını gitmiş

2 kg domates
1 kg salatalık
2 atom salata
2 demet taze soğan
1 kilo kırmızı biber
1,5 kilo kabak
1,5 kilo patlıcan
1 semizotu
1 kg kuru soğan
3 limon
1 maydanoz

36 lira...
ama pek güzellerdi
helal ettim

Saturday, April 28, 2012

Tatil

köfte yapıp
duşta saatlerce buruşuna kadar kalıp
bol bol yağlanıp
gevşemektir

Tatil

sabah 6bucukta sessiz bir eve uyanıp, romantic movie seyrdebilmektir

Friday, April 27, 2012

iblissssss


eve

lavantalar serpiştiresim var
onlara baktıkça gülesim
kokladıkça oh diyesim

Hacı Vader Camii

Müritler Ataşehir'de...

ne kolay...

evlendik
bu bitti
hadi şimdi boşanalım

?????
nasıl bu kadar kolay
7 ayda bu işin yürümeyeceğini hemen mi anladınız?
6 ay balayı
bir şey anlamanız mümkün değil
sonra kaya parçaları sürtünmeye başlar
sürtüne sürtüne pürüzsüzleşir
emektir, sabırdır, can acıtır
tüm değişimler gibi
artık sadece siz değilsiniz ki, eskisi gibi değilsiniz
değişeceksiniz
ve bu biraz can acıtır
biraz emek ister
ben kimim biliyor musun, neden değişeyimi dediğiniz anda, zaten ödül kaçıyor elden
çabalamak ne kadar saçma değil mi? bilinmez için mücadele etmek

oysa büyük ödüller orada, arayıp durduğunuz huzur orada
yazık...


Thursday, April 26, 2012

o kadar sıkıldım ki...

güldüm

karadeniz kıyısı

pazar günü sabahtan pek komik başladı, bir anda uyanıp yaban ördeği görmek şehir hayatının normalinde kalmıyor tabii.  güle güle karın ağrıtan hayvanın, yakalanıp gönderilişi başlı başına bir macera ama yazı konusu değil.

Sabahtan sanki bulut yapacakmış gibi gözüken hava, zaman içinde yerini feci bir sıcağa bırakırken, hadi dedik yakışır şimdi uzunya'da bir balık.
Nerededir Uzunya? Sarıyer'den Demirciköy istikametine devam edip, alarko evlerini de geçtiniz mi hopp çıkıverir karşınıza.  Bir yanda karavanlar, bir yanda plaj ve restaurant.  En ucuz en iyi balık en iyi meze filan değil, ama huzurludur, hay allah keşke gelmese idik dedirtmez adama.
Netekim birazdan sayacağım yemekleri, ayvalıktan sonra lafı bile edilmez ama, güneş, tahta iskele, kum, deniz derken saatleri yer bir güzel. Mayıştırır, az buçuk dertlerden arındırır.
gitmekte biraz acele edip 12 gibi oralarda olunca, kahvaltı takımı henüz kalmamıştı masalardan.  gözümüze bir masa kesip, rezervasyonu yaptırıp 1,5-2 gibi dönmek üzere ayrıldık mekandan.

Çevre yollardan etrafı dolaşalıp dedik, kilyos'un içine gir çık, orası burası derken Kısırkaya plajına geldik, gayet temiz deniz, pis çevre... bomboş, bizim gibi yürüyen bir iki kişi daha, o kadar.  kumlara oturup hafiften güneşin tadını çıkarmak.  plajdaki tekerlek izleri, ampuller yandırdığında başa gelecekleri bildiğim halde ses etmedim. git, al, gel dememle, arabaya koşma bir anda.  Tabii kısa sürede kriz.  araba kuma saplanır.  Neyse, çabucak yanımızda biten gençler, zincir, tekerlekler gömülmüş, öyle böyle derken kurtarıldı araba.  Her yer kum, ayakkabılar kum, gözler ve dahi kulaklar kum.  ama manzara güzel...

saati 2 edip vardık tekrar uzunya'ya.
önce kara efe teşrif etti
ardından çoban salata
ahtapot salata, uskumru, levrek marine, lakerda, peynirim, ızgara kalamar, midye salatası, patlıcan olmazsa olmaz, midye dolma. Arkasına da kalkan tava...



Etraf çocuk dolu, ama hepsi yanda oyunda, uzaktan kumandalı arabalar, kovalar kürekler, kayalıklara tırmanmalar ve dahi uçurtmalar.
Bebekler bile sakince, ağlama sesi yok
Dadılar eli yüzü düzgün, nerede ise sevgi dolu
Arkadaki toramanın yemek yiyişi ile epey bir eğlenme
Gözünün rakıda kalışı, ver ver diye elleri ile tepinmesi gülümsetti
Galiba birazda içimizi cız ettirdi
Laf lafı açtıkça, olsaydı ne olurdu, neyi yapardık neyi yapmazdık, hala şans olur mu acep, kime benzerdi, kimden ne alsın derken tüketildi kara efe.  güneş ile bir arada saçma sapan konuşmaları yaptık, güldük biraz halimize, etrafımzıdaki yaş kemale ermiş ve geçmiş çiftleri seyrettik biraz, kahvaltıdan rakı sofrasına geçişleri ile ekabirliklerini çekiştirdik.  O yaşlarda ne olacağımızı konuştuk uzun uzun.  Arkasında günün mevcut dertleri, hadi dert etme, bak gör bir şey olmaz kiler, olur öyle şeylerler... Avutmalar bildiğiniz.

Dönüş yolu nispeten sessiz geçti konuşulanların ağırlığı ve rakı, üzerine yanakları kıpkırmızı eden güneşin etkisi ile.  Arkasından havuz, patlamış mısır ve bira... bir gün öncenin kokteyl bolluğuna nispet daha bir genç olma hali.  Bir cheesecake'e bildiğiniz çatallarla dalıp film seyretme ve koltukta uyuya kalma. Karmakarışık rüyalar.  huzursuz bir uyku günün aslında tüm güzelliğine rağmen.

Neticesi Uzunya huzuru ile normalde konuşulmayacakları konuşturuyor insana, kafasında soru işaretleri bıraktırıyor, midesini dolduruyor, güneş varsa yakıyor, hafifçe çakırkeyif ediyor, yoruyor, sorduruyor, dedikodu yaptırıyor, çevreyi fark ettiriyor.  gitmek gerekir.

Maddiyata dökersek, yukarıdaki gibi bir yemek içmek yaklaşık 250 lira civarı. Değer mi? yoklukta gideri var, aynı parayı adam başı vererek haftasonunu ayvalık'ta da geçirirsiniz araba ile gidip. Hepsinin yeri ayrı.


kanına dokunmak

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/20418171.asp

her çalının dibi yatak odası gibi olsa, sizde bu kafa kalmazdı arkadaş
kanına dokunuyormuş
niye? işlevsiz mi kaldın? yazık kuzuya...

mutluluk

bazen erguvanlarda
onları görmekte
hiç fark etmemişim demekte
garip şey mutluluk

What if ?


NE SAHNEMİZ, NE UFKUMUZ KARARTILAMAZ!


 NE SAHNEMİZ, NE UFKUMUZ KARARTILAMAZ!

Şehir Tiyatrosu titizlikle kendisinden gizlenen ve apar topar onaylanıp
önüne konulan yeni bir yönetmelik nedeniyle 98 yıllık tarihinin en büyük
darbesi ile karşı karşıyadır.

Bir yıkım ve ideolojik istila dışında amacının ne olduğu anlaşılamayan bu
yeni yönetmelikle İ.B.B. Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği ve
Yönetim Kurulu sanatsal karar ve yetkilerinin belediye bürokratlarına devri
esas kılınmaktadır. Buna göre yıllık repertuarı belirlemek için oluşturulan
bir  "Edebi Kurul" ile Genel Sanat Yönetmeni'nin oyun seçimleri konusundaki
iradesi sembolik bir unsura indirgenmektedir.

Bu darbe yönetmeliğiyle tarihi boyunca görev ve yetkileri idari olan
"İ.B.B. Şehir Tiyatroları Müdürlük Makamı" artık yeni görevi gereği "içerik"
ile de ilgilenecek ve tüm sanatsal çalışmalardan sorumlu tutularak "toplumun
etik değerlerine özen gösterilmesi" ni gözetecektir.

Yeni yönetmelikle Yönetim Kurulu'na Genel Sanat Yönetmeni değil, "Kültür ve
Sosyal İşler Daire Başkanlığı'nın bağlı olduğu Genel Sekreter Yardımcısı.."
başkanlık edecektir. Genel Sanat Yönetmeni müdürlük makamının da altında bir
kuklaya dönüştürülüp, kurulda seçilmiş sanatçıların yerine belediye
memurları oturtulacaktır.

Bu yönetmelik, Şehir Tiyatrosu'nun tüm iradesi elinden alınarak belediyelere
ait herhangi bir şube müdürlüğü olma yolunda ilan edilen idam fermanıdır.
Özgür vicdanlarda kabulü mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki Şehir Tiyatrosu
sadece oy veren seçmenlerin değil, vergi ödeyen vatandaşların, izleyicilerin
malıdır.

Karartılmak istenen sahnelerle ülkemizin ufkunun da karartılmak istendiğinin
farkında olan bizler, özgür ve bağımsız bir sanat ortamında Şehir
Tiyatrosu'nun 98 yıllık kültür birikiminin gelecek kuşaklara
devredilebilmesi için sağduyu sahibi tüm vatandaşlarımızı, seyircilerimizi,
ülkemizin tüm aydın ve sanatçılarını bizlerle birlik olmaya, seslerini
sesimize katmaya çağırıyoruz.



AŞAĞIDAKİ LİNKİ TIKLAYARAK İMZA KAMPANYASINA KATILINIZ.

http://www.tiyatrodunyasi.com/imza_kampanyasi.asp

Bir kadının gözleriyle kocasına teşekkür ettiği an...

ne zamandır okumadığım Reha Muhtar'ı okudum bu sabah.
23 Nisan törenlerinde Emine Erdoğan'ın bakışlarını yakalamış Başbakan'a.
İnsanın kocası ile gurur duyması, hatta müteşekkir olabilmesi dünyanın en muhteşem hislerinden biridir.  Ama bakışların kıymeti olmalıdır, yapılan hataların ödülü o bakışlarla gelmemelidir bana göre.

Gecelerden bir gece günaydın'da yemek yiyoruz, arka masada da nahoş bir sohbet dönüyor.  bir iki saat idaresine rağmen bir yerden sonra sabır taşıyor tabii.  Sen yerinde kal emri geliyor, masaya gidip adamlarla "medeni" bir takım güç kullanım şekilleri deniyor, arada kulağa çalınan kelimeler "ben karımla" yemek yiyorum...

bu da koruma, bu da kollama.
ama o durumda hiç gözümle teşekkür edesim olmuyor, içimdeki vahşinin bir kısmı durumdan tatmin olmuş olabilir, hatta durumu epey seksi de bulmuş olabilir, ama bir yanlışın beni tatmin etmesi durumu düzeltmiyor.

aynı adam sokaktaki kedinin başına çöküp, ceketinin içine soktuğu an ise o bakışları sonuna dek hak ettiği an. Kendim o noktaya sığındığımda, bu kadar hak etmezdi o bakışı.

Sevgililik özeldir, aşıklık özeldir, ama bir adam kocanız olduğunda durum bambaşkadır.  Tüm hatalar, tüm sevaplar başka süzgeçlerden geçmeye başlar.  Hele ki yola çıktığınız nokta, maddesel veya sadece sizi tatmin edecek sebepler değil de gerçekten sevgi ise.

Kocası ile gurur duyması gayet anlaşılabilir bir durum, çıkılan basamaklar hiç azımsanacak gibi değil.  Kimbilir neleri feda ettiler, neleri ertelediler, neler yaşadılar.  Ama durum adaletsizliğin temsili olduğunda, intikam hissi ile teşekkürü karıştırmamak gerekir.  Bunu övmeye yakın sarf edilen sözlerin, yanlışı desteklemenin, hadi desteklemek olmasın, övmenin kimseye yararı yoktur.

Yazının sonuna eklenen Balbay'ın kızının durumu içinde istenen empati talebi bu durumu kurtarmıyor.  Sap ve saman karışmamalı birbirine.

"O adamın kadını olmanın verdiği gurur"

ne güzel ve ne kötü bir tanımlama
sonra dalarım bu konuya
kötü insanın biri prosciutto resimleri gösterdi, aklıma jamon-rose mose geldi
zati uykum var
kahve içim ben

Wednesday, April 25, 2012

şişede durduğu gibi

şişe de durduğu gibi durmadığı kesin
şöyle içerim, böyle içerim, böyle yarışırım diyen adama güvenmemek gerektiğini öğreneli de pek çok oldu
ama yine de gaflet ve delalet içerisinde 3 saate biter denen yemeğe icabet ettik
etmez olaydık, şu an sıcak yatağımda dönebilecektim
gel gör ki iş saati mecburen şimdi başlıyor
bu gece uzun
2 kadehle kalkmış ben, hafiften mayışık, çalışacak kadar ayık
açtık bir yandan muhterem hybridradio'yu, an itibarı ile never let me go çalar

oyalanmadan devam işe...
sabaha az kaldı

Amatör

Beni izliyorsun, ama baktığını belli ediyorsun.Her hareketimi takip edip gerzek gibi facebook üzerinden yazıp karşındakini bilgilendiriyorsun.
Amatörsün..yedim mi..hadi senin için yemeğe devam edeyim..

Tuesday, April 24, 2012

tarot.com

madem bunları biliyordun, geçen hafta söyleseydin ya tarot.com
çenemi tutar oturudum köşemde:

o
Hi seden,
More often than not, I find myself spouting off at the mouth, only to find I regret 50 percent of what I said, and how I said it. It's easy to do with the speed at which we communicate these days. Emails, text, meets, greets ... we are just setting ourselves up for a karma faux pas. And guess what? It's about to get worse.

Mercury -- our chatterbox planet -- squares intense Pluto the next few days. In Astrology, a square is considered a challenging aspect, so this means we better be careful what we say and how we say it, or else deep, dark Pluto will make sure we regret it! 

sipariş geleneği



hadi hissettttttttt

nailed it!!!

not olsun...

ohhhh

ohhh işte...

nefes

rahatlık


Monday, April 23, 2012

özet

- mini mini aslan oğlumun arazi koşullarına diğer arabalardan daha fazla uyum sağladığını öğrendim

- 3 duble kara efe ile güneş altında bile kafa bulamadığımı öğrendim

- özlediğimi öğrendim

- kuma saplanmış araç çıkarılışını öğrendim

- aptalca balata yakmayı öğrendim

- özlediğimi öğrendim

- özlediğimi öğrendim

- bir de özlediğimi öğrendim

Friday, April 20, 2012

sessizlik

.........
.........
........

alıştırmışsın çocuk
fena
.......
.......

gidip susmaya devam edeyim ben

Kaypak çalışma arkadaşı

Hayatta dik duran insanları severim, kaypaklıktan nefret ederim.Hele hem kaypak hem de fitneciler beni fıtık eder. İnsanın duruşu olmalı, suyun akışına göre bir ordan, bir burdan laf sokmalar, geri çekilmeler, bir endamlar, bir hareketler..
Kaypaklığın verdiği eziklik..ezikliğin verdiği intikam hissi..intikam hissinin yarattığı masumum ben endamesi..
Yermiyim lan!?!?
Bu insanlara kontrol edemeyecekleri gücün verilmesi zaten olayı bambaşka boyuta getiriyor, iyi ki bundan o güç mevcut değil...

siesta

yemek sonrası, koltukta yarım saat kestiriş ilaç gibi diyeceğim ama yalan, daha da fazlasına gerek var.  Haftanın son günü, sürünmekle geçiyor.  Her ne kadar akşam 1'e kadar çalışıp, akabinde uyku tutmayacağını fark edip üzerine bir 150 km yol yapmak iyi geldi ise de, bedel uykusuzluk ve kapanan gözler.

Can açık hava, bir şezlong ve güneşte uyuklamak istese de, yapılacaklar belli.  tercüme et, anlayacakları hale getir, raporlamalarını yap, hesabını kitabını kontrol et, aliyi veliye kırdır.  Yetmedi Olaf efendi ile biraz daha kikirde ki sana ufukta gözüken 16,000 kazağı da versin.

Yarın sabah açık hava da basit bir kahvaltı hayali ile bu bünye bugünü bitirir gibi.

Hepsinin üzeri evde başlayan badana, evde yaşamayı imkansız hale getirdiğinden, kaçış şarttır.  ama samandıra ama silivri, kesin olan evde kalmayacak olmaktır. Hayırlı evlat projesi kapsamında, evden kaçacak olan beni önümüzdeki hafta muhtemelen boy boy cezalar bekleyecektir, lakin boya kokusu ve ben şu an ideal ikili değiliz, zaten nefes alamayan bünye bir de bunu yerse geri dönüşsüz felaketler kapıdadır.

şimdi bir bardak daha zero doldurulur ve kuzu kuzu çalışmaya devam edilir.

Thursday, April 19, 2012

tüm uykusuzluklar

çocuklar pijamasız kalmasın diye
aferin bana
devam edeyim

...



There's three ways to do things around here: the right way, the wrong way and the way that I do it.


Casino (1995) 

Thursday, April 12, 2012

Günaydın Burger House, Ankara - Mutluluğun resmi

Butcha'da yaşadığım hayalkırıklığı ardından çok sevdiğim bir dostumun ricası ile Filistin Caddesi üzerindeki Günaydın Burger House'ın kapısından giriverdim, personele derdimi anlatınca bana hak verdiler ve istediğim gibi az pişmiş, bol sulu leziz bir hamburgeri önüme getirdiler.
İnsan istediği gibi hamburger'i görünce herşeyi unutuveriyor açıkcası..
Hamburger yanında 1 adet Efes Dark, 1 'de leziz mi leziz patates kızartmasıyla huzur..
Dekorasyon normal, abartı yok, hesap fena değil..Lezzet garanti..
Taneli hardal isteyince önünüze taneli hardal geliyor..sıkıntı yok..Servis düzgün, siparişi alanlar işi biliyor, müşteriye gereken ihtimam ve özen gösteriliyor..
Bize de Günaydın'a hamburger olarak 5 yıldız verip lezzetlerini duyurmak kalıyor..iyi birşey yazmak da güzel açıkcası..

Tuesday, April 10, 2012

Butcha Steakhouse , Panora AVM , Ankara - Hayalkırıklığı

İşte yine,yeni,yeniden yemek konulu yazılarımla karşınızdayım, Haftasonu ufak bir Ankara ziyareti ve akabinde midemize göre yer keşiflerine devam.
Panora AVM benzerlerinin en düzgün olanı, gelen de ona göre olunca epey bir yenecek mekan var.Bizimkilerde butcha'nın hamburgerleri diye tutturunca eh kaçınılmaz olarak yol göründü ve gidildi.
Panora aslında bildiğin hamburger yutan bir AVM, daha önce burda yazısını yazdığım Burger Story isimli mekan kapanmış (bu kadar açık kalması da mucizeydi)
Neyse..
Kendisini üst sınıf et mekanı olarak konumlayan mekan kendi benzerlerine ek olarak zeytinyağı,peynir, zeytin gibi şarküterileri de satış olarak bulunduruyor..
Masalar temiz, daha çok ahşap kullanılmış, bir ofsayt görünmemekte.
Eh konu hamburger olunca bir hamburger siparişi verdim, bir de brooklyn lager istedim zira bu bira zaten her yerde yok kendilerinde de 1 kasa kalmış, ale istedim bitmiş..
Neyse hamburger'i az orta olarak rica ettim..toplamında 25 dakika bekledikten sonra gelen hamburger'in görüntüsünü aşağıda paylaşıyorum.
 
Göremiyorsunuz değil mi ? Bende göremiyorum zaten, ilk gelen hamburger'i 25 dakika bekledikten sonra gelen hamburger'in görüntüsü hayal kırıklığı idi..Önceden 3 defa özellikle az-orta pişsin, sulu ve kanlı olsun diye belirtmeme rağmen pişmiş hamburger'i geri göndermek durumunda kaldım..Şimdi günün ikinci şakasına geçiyorum. Tekrar yapalım dediklerinde gelen hamburger bunun tıpkısı olup toplam sipariş süresi 1.5 dakika sürdü..Kendilerine dedim ki 25 dakika beklettiniz, şimdi 1.5 dakika'da nasıl bunun servisini yapıyorsunuz ?
Cevap: Sipariş yoktu hızlı çıkardık, dedim şaka mı yapıyorsunuz, mümkün değil..
Dediler biz size başka istediğiniz birşeyi yapalım..teşekkür ettim..gerek yok..
Evet hayalkırıklığı böyle birşey sevgili okuyucu..2 tane pişmiş hamburger..Kuzenler istediklerini yerken yanında gelen patates kızartmalarını da aç kalmıyayım diye lüpletirken taneli hardal isteme gafletinde bulundum, önüme gelen hardal oldu..tanelisini bilmiyormuş servis yapan çocuk..

Diyeceğim şu ki, her önüne gelen bu işte para var diye çırağın çırağını alıyor..Servis desen yaramaz, pişirdikleri et'in kıvamı yaramaz, dekorasyona para harcamakla bu işler olmuyor..Hayalkırıklığı hanesine bir puan daha..Kasaplık sadece et teşhir etmekle bitmiyor..

Friday, April 6, 2012

dursun burada

1+1=3

bu cumada bir şey var

bildiğin moonwalk, adam ters döndü mezarda
ahahahahahhahahah

Game Change

Sarah Palin fenomeni dikkatinizi çekti ise seyrediniz
Sevgili Vladimir'in yazısı ile bilgim oldu.
Ve bir kez daha önerdiği bir film keyif verdi
Thank you Vladimir
yeni keşiflerini bekleyip tembellik edeceğim sanırım :)

Cast:
Julianne Moore
Woody Harelson
Ed Harris
Peter MAcNicol - bayılıyorum miniğe

yazıktır be yaw...

insanoğluna sabah sabah yapılmaz
sabah lay lay uyandım
hadi dedim yan oda arkadaşıma kıyak yapayım, kendime de
ona bir tea chai latte, kendime latte
girmez olaydım arkadaş
şimdi gidip Baran beyi her gün bulmak lazım
yok yok anlatılmaz yaşanır bir şey

neyse çıktım, apartmana gireceğim apartmanın yegane yakışıklısı ile yine senkronize olmuşuz, ard arda girmişiz otoparka, senkronize park etmişiz, senkronize kapıdan gireceğiz pat dear patron... asansörde girdi aramıza... geçen hafta bile bu kadar saydırmamıştım
girdik ofise, dedim bir daha o abi varken, siz geri dönüyorsunuz, insan çalışanının geleceği ile oynamaz!!!! oynamamalı!!! bir daha boyunda kızarıklık gördük mü uyarmayız, akşam evde yakalanırsın alimallah!

neyse, geçtim arkaya, arkadaşa kıyağını vereceğim, baktım dalmış ekrana, ne var ki demez olaydım...

yok yok yok
3 tane arka arkaya yapılmaz
yapıldıysa birini nasip et yarabbim
yazıktır bu kuluna...

Thursday, April 5, 2012

istanbul süprizleri (niyet j'adore)




bu şehir her gün şaşırtmaya devam ediyor beni
uzun ara sonrası istiklal yine
dediler ki gel saint antuan'a
karşıya bak
gir sokağa
git en dibe
al sana çikolata mabedi

bir arkadaşımın doğum gününü atlamışım ayvalık sevdasına
hadi dedim gel seni götüreyim
gittik tintin
ama gel gör ki hiçççççç içimizi açmadı mekan
hava sıcak
yer dar
ama ama diye ağlaşıyorduk, dediler ki gençler yan dükkan da bizim
orada pizza mizza da var
aynı servisi orada da yapıyoruz
öpesimiz geldi ve nispeten daha ferah yan mekana geçtik
girişte o pizzalar bizi bizden aldı, dedik kardeş bize birer pizza, birer kadeh şarap önce
peynirli pizzanın nefaseti (ki 4 formaggi yedim, son derece güzeldi) maalesef et şarküteri grubunda yok, ama ince çıtır hamur affettirdi az biraz kendini, kaldı ki acı biberli zeytinyağını sormadan getiren mekan ve kareli örtüler, fondaki derinden gelen müzik beni romaya taşıdı az biraz.
sonra geldik tatlılara: sufle, beatrice, pasta, fondü ama ama ama derken akıllı olup beatrice ile yetindik
memnunuz
yine yaparız biz bu işi

Tahtalı / Antalya - Kemer

Bazı fotoğrafların yoruma ihtiyaçları olmaz..Bu o fotoğraflardan..Karlarla çevrili tepe'nin ucunda siyah bir karaltı var ya..işte oraya çıktım.. 2400 metre..Daha sonra size bu yolculuğu yazacağım, şimdilik teaser geçiyorum :)
Bu arada dağ'da bildiğin paramount pictures dağı..

apik

tüm çevrem bayılır işkembeye
benimse hiç alakam yok kendisi ile
hani koyun eti gibi, piştiği yere giremezliğim yok ama güle oynaya da gitmem hani
sakatat familyasından bir kokoreç ile aram iyidir gerçi
beyin, böbrek, ciğer dediniz mi koşar adım kaçarım
buna rağmen hepsini de güzel yaptığım rivayet edilir, kefil olamam zira tatmadım hiç yaptıklarımı.

Evlilik hayatının gece gezmelerinin genelde sonu idi apik, özellikle ikinci perdede. içim acımıştır her daim oraya bırakılan paralara ama, bazen karşınızdakinin gözündeki keyif amannnnnn dedirtir.

ne keyif alırdı o köhne yerden bilemem, muhtemelen lezzettir onu çeken.
diyeceksiniz nereden çıktı şimdi bu apik.
facebook meretinde bir resim gözümün önüne sahneler getirdi
gelmişken iki satır yazıldı işte
önemli bir durum yok
dağılabilirsiniz

çadır tiyatrosu

***meral okay...


Yaman benim eski arkadaşımdı... O, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda oyuncuydu, ben de Ankara’da yaşayan bir öğrenciydim... O zamanların Ankara’sı, herkesin birbirini tanıdığı ve belirli yerlerde toplandığı bir yerdi. 70’li yıllardı ve kültür tüketicileri birbirlerini bir şekilde sıkça görürlerdi. Bizim müşterek arkadaşlarımız vardı, bunların başında Rutkay Aziz gelir. Rutkay’la siyaseten de bir aradaydım, Türkiye İşçi Partili’ydim ben. O yılların derli toplu Ankara’sında sık sık görüşme şansımız olurdu... Yaman’la tanışmamız o yıllardır; fakat aşık olmamız daha sonraya rastlar. O sinemaya “Sürü” filmi ile geçince İstanbul’a gelmişti, ben de daha sonra İstanbul’a geldim. O eski bir Ankaralı olarak bana sahip çıkmaya kalktı; Ankaralıların böyle bir derdi de vardır... Biz, başımıza aşkın taşının düştüğünü bir mevsim geçtikten sonra fark ettik... Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman’ın eşyaları var... Küçük küçük poşetlerle sızmıştı... Aşk bir sızma hâlidir. Ben Ankara’dan örselenmiş ve kırılmış bir kalple gelmiştim. Yaman çok tutkulu ve sabırlı bir adamdı, bir de baktım kalp ağrımdan eser kalmamış... Yani taş düşmüştü ama adını koymamız için bir mevsim geçmesi gerekti...


Yaman, o kadar temiz bir adamdı ki, ona kızamazdınız. Bir o kadar da yiğitti. Ben Yaman’ı hep bir lunaparka benzetirim... Onunla yaşamak bir lunaparkta yaşamak gibiydi... Bir yandan bütün cümbüşü, pırıltısı, eğlencesi ve sürprizleri, öte yandan yüreğinizin ağzınıza geldiği anlarıyla tam bir lunapark gibiydi... Üstelik ben bir Ankaralı olduğum, üstüne üstlük bir subay kızı olduğum için, bir yanımla derli toplu, diğer yanımla despot falan bir kızdım... Yaman bir gün bana, benim taklidimi yaptı; her şeyi net olarak alt alta sıralamamı, emir kipiyle konuşmamı, “canımın içi” derken bile bazen tonlamamdan dolayı “hadi canım!” anlamı çıkabileceğini falan gördüm. Bu, bir oyuncuyla birlikte olmanın hem avantajı, hem dezavantajıydı... Bunu Yaman’ın aynasında görünce “Aaa çok fena bir şeymişim!” dedim... Ee bu aynayı tutan eğer pırıltılı ve doğru bir adamsa, dönüştürücü de oluyor. “Benimle o garnizon sesiyle konuşma” derdi...


Yaman, çok renkli ve heyecanlı bir adamdı... Ben derdim ki; “Tanrım, bu adam ne zaman yorulacak!” diye... Meğer acelesi varmış... Her şeyi o kadar yoğun, hızlı ve çoşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu...


Her şeyi hızlı yaşardı, hızlı yemek yerdi, hızlı içki içerdi, bir proje söz konusu olduğunda hızına yetişemezdiniz. Bir gece arkadaşlarla yemekteyken sabah kahvaltısını Bodrum Türkbükü’ndeki evimizde yapmaya karar vermesiyle kendimizi yollarda bulmamız bir olurdu... Bazen düşününce dehşete kapılıyorum, demek ki acelesi varmış diyorum... Kısa bir ömre, birkaç kişilik bir hayat sığdırdı...


Bizim Yaman’la tarihe kayıt olarak düşeceğim hiçbir kavgamız olmadı... O, kalbini insanlara açarken de, onlara güvenirken de çok hızlıydı ve kırılması da doğal olarak aynı hızla olabiliyordu. Aktörlerin kalbi camdandır... Çok çocuk, çok bebektirler. Belki de bunu çok yakından gördüğüm için ben daha dikkatli davranırdım. Belki de tek sürtüşmemiz onu kıranlara karşı olan tutumumdan olmuştur.


Ben, köşeleri çok olan bir insandım; Yaman beni eğitti... O hüzünleri, ironik bir neşeye, çevirebilme ustasıydı... Bu yönüyle de bakınca gam kasavetten çok çabuk çıkabilirdik...


Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden “biz” olabilme hâlidir... İnsan egosu denetlenmesi en güç olan şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz...


Biz birbirimize karşı çok saygılıydık; mesleklerimiz ve bunun gerektirdiği fedakârlık hallerinde hele daha da çok saygılı ve yol açıcı davrandık hep...


Ee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik... Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi... Aşk bazen de bir kıyamama hâlidir...


Şunu çok açıkyüreklilikle söyleyebilirim; o benden daha iyi bir insandı... O kadar bebek, o kadar adam, o kadar temiz... Ben Yaman’la birlikte onun kadar temiz, onun kadar beklentisiz, onun kadar masum yaşamayı öğrenmeye çalıştım. Buradan bir öğretmen öğrenci ilişkisi anlaşılmasın... O, o kadar ahlâklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız... Onun yanında kirli kalamazdınız...


Hastalığının son bir ayında, ki hastalığın çıkmasıyla kaybetmemiz 1,5 ay sürdü... Tıp hastalığının süratine yetişemedi... Hep şunu düşündüm; hayata, sanatına ve bize dair bir sürü düşüncesi, projesi vardı ve hepsi sanki hızla arka arkaya gerçekleşmeye başlamıştı... Neden şimdi, neden bu adam, diye çok düşündüm... Orada bile hızlıydı...


Komaya girene kadar Yeşim Ustaoğlu ve Tayfun Pirselimoğlu ile birlikte senaryo çalıştılar... Onlar her gün geldiler ve bu oyunun gönüllü yoldaşı oldular... Sonra o film çekildi; Yeşim’in ilk uzun metraj filmidir “İz” filmi ve Yaman’a adadılar... Yaman’ın rolünü Aytaç Arman oynamıştı... Bunlardan bahsetmişken o sürecin acısını hafifleten bir yığın katıksız dostluklar yaşadık... Gerçi o sürecin acısı hafiflemiyor... Bende, harlı ateş şeklinde yanma hâli tam 10 yıl sürdü... Asmalı Konak’ın son dört bölümünü yazarken o acıyla yeniden yüzleştim ve ancak o zaman birazcık küllendi diyelim...


Böyle, bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana... Bu ateşle yanma hâli, o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın...


Yaman’la her günümüz Sevgililer Günü’ydü... Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır... Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken Boğaz’ı turlardık...


Sezen’i anmamak olmaz: Sezen, Yaman’ın çok yakın arkadaşıydı... Ben Yaman’dan dolayı tanıdım... Sezen, insanın hayatına çok hafif dahil olur... Sızar ve siz bunu anlamazsınız... O benim kardeşim, arkadaşım her şeyim oldu... Yaman’dan sonra işlerimin önemli bölümünü tasfiye ettim... Sezen, ısrarla profesyonel olarak birlikte çalışmaya zorluyordu beni... Nerdeyse kafamı kıra kıra bana şarkı sözü yazdırdı... Birlikte yazdığımız ilk şarkı “Masum Değiliz”. Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece... Yalnızlık, sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna... diye. Yaman’dan iki ay sonra yazdık... Daha sonra bu ısrar otuz küsur şarkı sözü üretti... O dönem Sezen bana sadece 3-5 saat uyumaya yetecek kadar boşluk bırakıyordu... Stüdyolar, kayıtlar, konserler vb. Çok yoğun bir rehabilitasyon oldu benim için... Sezen’in o toplumsal düzeydeki rehabiliterliği benim için özel bir muamele seçkinliğinde oldu. O benim kardeşimdir, canımdır...


Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır... Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıktaki tutku kutsanır hep... Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre aitiz biz..


Öyle kadınlar ve erkekler tanıyorum... Risk almıyorlar... Aşk emniyetli bir şey değildir... Emniyetli olan sevgidir... Aşk ehlileşmez... Sakinleşemez... Öyle olursa akraba olursunuz... Bir de aşık olunacak mecra kalmadı... Artık ortak alanları paylaşmıyoruz... Bizim agoramız yok artık... Herkes kendi bacağından asılmak isteyen koyun tarifinde... Bu hem maddi hem manevi bir şeydir... Gelir, böyle adamı aşkta da emniyet arayan birine dönüştürüverir... Herkes kendi kişisel başarı öyküsünün peşinde... Belki de biz herkes için daha adil, daha vicdanlı daha temiz bir dünyanın düşünü paylaştığımız için başkalarıyla da bir arada durmanın ne kadar zenginleştirici bir şey olduğunu biliyorduk... Şimdi bu duyguların esamesi okunmuyor... Yoksullaşmamız sadece ekonomik anlamda olmadı... Duygusal anlamda, dayanışma anlamında birbirimizin yaralarına bakma konusunda da yoksullaştık... Şimdi empati denen modern kavram var ya, biz onun ağababasını tanıyan ve buna içerilmiş bir dünyadan geldik buralara...


Dizilerdeki aşık olma süreci o kadar uzun ki, öncelikle bu rasyonel değil! Aşk çok ani, hızlı ve genellikle beklenip, tasarlanamayan bir şeydir. Kafana bir taş düşer, neye uğradığını şaşırırsın. Ve bunun aşk olduğunun da sonradan adını korsun. İrrasyonellik sadece bu değil, bir de dizi karakterlerinin çok ön hazırlığı var aşık olmak için. Halbuki, hayatta böyle değildir, aşk tasarlanılan ve ön hazırlığı yapılabilen bir şey değildir.


Eskinin, hani o dalga geçilen mantık evliliklerinde bile, bugünkü hesaplılıktan daha çok aşk vardı diyesi geliyor insanın... Ali Poyrazoğlu dedi, “Aşk bir kör atlayıştır”.


İnsanların birbirleri için “sağlama” yapacakları alanlar kalmadı... Modern hayatlar ve modern zamanlarda böyle bir şansı yoktur insanın... Son bir aydır “Ben aslında duyguları olan iyi bir insanım” mesajını, ben şu cümleyle alıyorum...

“Babam ve Oğlum’u gördün mü?”

“Hee gördüm!”

“Ağladın mı?”

“Sana ne?”

Yani ben de duyarlıyım ve iyi bir insanım... Bu arada, ben de filmi seyrettim. Yeri gelmişken ve sabah seansında katılarak ağladım ama bu soruları soran insanlarla o kadar ayrı şeylere ağladık ki... Benim o filmde yandığım, bu ülkenin o temiz çocuk yürekli insanlarının, bu ülke tarafından nasıl da kırıldığını, nasıl da örselendiklerini, onurlarıyla ekmekleriyle nasıl da oynandığını gördüğüm için bu uğurda yiten, onulmaz acılar çeken insanlarımızı hatırlayarak ağladım... Belki de bugünkü aşksızlık hâli de, o dönemlerin ürünüdür diyeceğim ama aşk bunların hepsinin üzerinden atlayabilecek bir şey olmalı...


***


Yaman Okay’ın ölümünden sonra anısına yazılan, söz ve müziği Sezen Aksu’ya, düzenlemesi Erkan Oğur’a ait “Adamların Adamı” adlı şarkının sözleri şöyle:


bu yaz güneş biraz daha eksik,

el ele verin azaldık

yine o tanıdık serinlik.

işimiz çok zor...

bu yıl herkes biraz daha korkak

bu ne çaresizlik ah yandık

dayan yürek dayan

giderek işimiz çok zor.

ah koca oğlan oyun ettin

bu iş burada bitmez

söylenecek çok söz kaldı

sana bir ömür yetmez.

ah nerelere gittin aman söyle

bu ayrılık ne yaman söyle

adamların adamı uykuda mısın?

auguri


buona pasqua

hayat ne tuhaf

böcekler filan
göz dolduranlar, sadece ritme dönmüş



I won’t believe, that you really, really, wanna leave me, just because of her
Have you forgot about, all the things, we’ve been through, she was not the one, who was there for you

Wednesday, April 4, 2012

FENERBAHÇE DOMİNOS PİZZA

SANA LAFLAR HAZIRLADIM!!!!!
ARKADAŞIM, BEN SENDEN HİÇ ALIŞVERİŞ YAPMADIM
KONUM İTİBARI İLE YAPMA ŞANSIM DA YOK
NE AÇILAN TELEFONLAR, NE RİCALAR SENİN BANA SMS GÖNDERMENİ ENGELLEMİYOR
MANYAK MISIN? PARAN MI BOL?
NEDEN BANA BU ÇİLEYİ ÇEKTİRİYORSUN?

ZATEN DOMINOS SEVMEM, TÜY DİKTİN ÜZERİNE
Bİ GİT HAYATIMDAN VE TELEFONUMDAN
HADİ CANIM, HADİ GÜZELİM

beni...

mehmet teoman bazen yapıyor işte bunu
ana dilin verdiğini kullanmış
anlatmış
benim için en yorumlayan altta
bir kaç kez tekrar ettik biz beraber
nereden geldi akla bilinmez, (yalan) bilinir de söylenmez

bir daha...

gerisi senin olsun

Hacı oldum

Ayvalık Şeytan sofrasında iblisliğimi tescil ettim.Hadi dağılabilirsiniz şimdi.
.Herşeyi o kadar yoğun, hızlı ve coşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu. Ben köşeleri çok olan bir insandım. Yaman beni eğitti... Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden ''biz'' olabilme halidir...İnsan egosu denetlenmesi en güç şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz... Biz birbirimize karşı çok saygılıydık... Eee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik... Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi...

gidebilmenin ve saygıyla dönebilmenin özgürlüğü ah çektiren

coppola deyince akşam beri

çıktı saklandığı yerden albüm
siz de başlayın dinlemeye


Wine-colored days warmed by the sun
Deep velvet nights when we are one

Speak softly, love so no one hears us but the sky
The vows of love we make will live until we die
My life is yours and all becau-au-se
You came into my world with love so softly love

dumur desem değil

akşam bira cips salsa üçlüsü ile sohbet ederken, laf lafı açıp tanışılan enteresan insanlara geldi.
Enteresan derken vay be adama/kadına bak bravo cinsi değil elbet, hadi canım yalan söylüyorsun, olmaz ama bu kadarı insanlarından bahsediyoruz.

Söz konusu onkolog bir hanım kızımız, alanında son derece başarılı, hani biraz google search ile vay be denecek cinsten. Bir sempozyuma gitmeden önce, belli bir konuda yardım istemiş ortak tanıdığımızdan, o da esirgememiş tabii engin bilgisini, başlamış anlatmaya. Anlatırken sadece didaktik bilgileri değil, işi süsleyebileceği, sohbetini renklendirebileceği bilgileri de aktarıyormuş hanım kızımıza. Laf gelmiş coppola'ya da dayanmış ki hanım kızcağımızın yapmayı düşündüğü sohbette epey kilit bir nokta. Lakin hanım kızımız coppola kim ki sorusu ile, ortak tanıdığımızı yerden yere vurmuş gülmekten.

Tabii bizim tanıdık açığı bulunca, sağlı sollu vurmaya başlamış ve bir süre sonra anlaşılmış ki, hanım kızımız sinema adına hiç bir şey seyretmemiş. Ortaokuldan itibaren tek hedefi tıp fakültesine girmek ve onkolog olmakmış, hayatta başka hiç bir şey ile ilgilenmemiş, ama gerçekten hiç bir şey ile ilgilenmemiş. Ne bir kitap, ne bir film, ne müzik, hiç bir şey...
Şimdi de sempozyumlara vslere katıldığında, insanlarla sohbet edebilmek için böyle yan destekler almaya çalışıyor. Yaş 38.

Önce bir karnımızı tuta tuta güldük, sonra üzüldük...
hayat daha keyifli olmalı, pas geçilmemeli.
Hedefe kitlenmek güzel ki hanım kızımızı ikimizde bu konuda anlayacak yerdeyiz, lakin hayat ve keyifleri kaçmamalı, insan sanatı bile sadece kendini satabilmek için öğrenmek istememeli.

Allah islah etsin deyip, gecemize devam ettik ama şimdi bile bir burukluk içimde hanım kız için, bu sohbete meze olmak durumunda kaldığı için.

Tuesday, April 3, 2012

günün özeti

dalgalandım da duruldum

cadillac track

i need a dollar

morning after dark - timbaland



kapanış: scream yine timabaland : Scream, at the top of your lungs, everybody's feeling right

eehheh yalan oldu: pitbull hey baby

aman da aman

instragram artık android telefonlara da gelmiş
yaşadık yaşadık

bahar gelmiş

bazen

beklemek, debelenmekten iyidir
sabır göbek adınız ise tabii

örümcek gibi sabırla
ağ örülür
yem kendi rızası ile gelir
yediğin için pişmanlık duymazsın sonra
vicdan seni rahatsız etmez
hazmederken arkaya yaslanılır, ve mideden gelen gurultular dinlenir :)


funny story ver. bilmem ki kaç...

Ve Mehmet Ali Birand salmaya devam eder gafları

Monday, April 2, 2012

ve 5. sezon biter

Hell Ain't a Bad Place to Be

Pours my beer, licks my ear
Brings out the devil in me
Hell ain't a bad place to be

hiç bir şey göründüğü kadar güzel olmaz
moody denedi, gördü :)

seneye ocak ortası görüşürüz

Resmi açıklama geldi



Hadi buyurun bakalım n'olcak şimdi...En büyük sevabın sesini kıstılar...ol'cak şey mi?...
Tanrı'ya şükür müslümanları kapsamıyor ama hiç belli olmaz bizimkiler duymasın...


VATİKAN 'DAN RESMİ BİR AÇIKLAMA

Bütün kadınlara açıklanır ki,
çıplak halde yatakta olup
herhangi biri ile sevişirken bağırarak
"Ohh Tanrım, Ohh Tanrım, Ohh Tanrım"
denildiğinde,
DUA OLARAK KABUL EDİLMEZ....
DİKKATİNİZE!

seyahat best of

her şey güzeldi, her şey harika idi ama akıldan çıkmamacasına beni yerden yere vuran, her şeye damgasını vuran : "toprak kayması" oldu.
Ne olduğunu sormayın, terbiyeli bir insanım ben, anlatamam!!!
mimkin değil!

ama çok yaşa adam sen, hala gülüyorum...

Egemen

bu yolculuğun en unutulmaması gereken kahramanlarından biri de egemen :)
Egemen kimdir? Neyin nesidir? Nerelidir? Kaç yaşındadır?

hiç birinin cevabı yok bende.

Şeytan sofrasına çıkmakla başladı her şey.



şeytan ayrıntıda gizli işte, bu manzara adama her türlü şeytanlığı yaptırır, içirir, sarhoş eder, aklını alır.
Elixir iblisi hacı oldu burada nihayet, official iblis artık :)
kuzu kuzu çay içtik nasılsa, yorgunluktan olsa gerek.
etrafı seyredip, ahali ile hafiften kafa bulurken girdi hayatımıza Egemen kardeş.
Sapsarı uzunca saçlar, muhtemel 1,80 civarı boy, camel erkeğine uygun giyim kuşam, tahminim columbia ayakkabılar, orta sert bir ses tonu. Güzel kardeşimizin bir takım alışkanlıkları varmış eskiden, hani bir şekil elinden bırakmış alışkanlığı ama, akıldan çıkmamış, çeneye vurmuş, ama ne vurmak, o mesafeden biz garibin acısını anladık, içimizde hissettik. Bizi yerden yere vurdu acısı, yanındaki amca ise dayanmadı yarım saat, kaçtı gitti.
Hazır sofrasında iken şeytan fısıldadı, gel Egemen, gel evladım, sana gösterelim hayatın esas anlamını demek ama, gezecek yerimiz, gidecek yolumuz, ve kimsenin bozmasını arzu etmeyeceğim bir huzur vardı ortada.
Oysa Egemen kardeşimi alsak, akşam yemek yediğimiz adı anılmaması gereken yere götürsek, iki kadeh parlatsak, üzerine de cila çeksek, Egemen'in derdi tasası, hayatın anlamını arayışı kalmayacaktı.

Hoşçakal Egemen, elbet görüşürüz bir gün, bu sefer pas geçilmeyeceksin :)

bir uyudum hayatım değişti

gezelim görelim öğrenelim kapsamında, gittiğimize en memnun olduğum nokta altınova oldu.





kendim çekmemişim, durumun güzelliğini size anlatacak fotoğrafta bulamadı bana google efendi. Ama yukarıda en azından neden bahsettiğimi anlarsınız.
sahile gelip, bu köprüden balık avlayanların yanından geçip kumsala iniyorsunuz.
kum sapsarı değil, manyak tesisler yapmamışlar, lüks adına ya da güzellik adına ne arıyorsanız yok, olan ne derseniz ne anlatırım size bilmiyorum.

şunu anlatabilirim, önce bir sigara içtim, sonra elixir buruna yürüdü, o yürürken ben kendimi kuma attım, kaç dakika gözlerim kapalı yarı uykuda kaldım bilmiyorum, gelenler geçenler olmuş diye rivayet etti elixir bey, fark etmedim, dalga sesi vardı, güneş vardı, ve vucudumdan akan giden kızgınlıklar, kırgınlıklar vardı. Hepsi gitti, nereye gittiler, nasıl gittiler bilmiyorum. Tek bildiğim, gözümü açtığım an yavaşça kalktığım ve her şeyin başka olduğu.

ola ki bir yaz günü buraya giderseniz, manyak mı bu kadın demeyin. Ben orada iken kimse yoktu, martın son günü idi, sessizlik ve güzellik başka idi.
Bana ilaç oldu altınova

bir pazar yeri



uçsuz bucaksız bir pazar değil
gözleri kamaştıracak kadar çok çeşitte yok

enginar desen, istanbul'dan pahalı, ama pek körpe idi, aklım kalmadı desem yalan.

ve fekattttttttt peynir ve zeytinde durmak lazım... çeşit, boy ve fiyat bizi bizden aldı. Elixir efendi 2 kiloya yakın zeytin çeşitleme yaptı, ben daha mütevazi davrandım.
zeytinci amcalara bir tur daha yaptık sonra, elixir bey yağlarından da bir şişe aldı, rengi muhteşemdi, sanırım tadı da öyledir.
Hele amcaların tatlı dilleri, anlatışları, tattırışları. Özlediğim konuşmalardı hepsi.

peynir ise kendimi kaybettiğim nokta.
Tadında isminde bir tezgah vardı, nasıl çakır gözlü sarışın güzel bir genç başında, bir yandan tattırıp, bir yandan bilgi verişi, saygılı ama samimi hali bizi bizden aldı. kelle, ezine 1 senelik keçi/koyun karışık, hellim benzeri tuzsun bir peynir falan filan derken kaybolduk. Bir de kibar çocuklar, aldığımız simitlere katık ikram peynir verdiler mi? bir de kargo yapıyorlarmış her yere, BU LINKDEN ulaşabilirsiniz kendilerine. Kefiliz, üzerine bir daha kafamı kesseniz başka yerden peynir almam.

Pazardan aldığımız domateste utandırmadı, burada yaklaşık 7,5 tl karşılığı satılan domateslerin kilosu 2,5 lira idi.

aklım otlarda kaldı ama, ev lazım, rakı sofrası kurmak lazım, gelecek dostlar lazım diyerek, başka sefere dedim kendi kendime.

Çamlıca köyü

akşam saat kaçtı geçtiğimizde hatırlamıyorum.
muhtemelen 1-2 gibi olmalı
o karanlığın içinde sağda ışıl ışıl bir köy
ama nasıl ışıl ışıl, parlak, gözler başka hiç bir şeyi seçmiyor.
yememişler, içmemişler ışıklandırmaya para harcamışlar.
Dönünce bakındım, var mıdır bir önemi, özelliği diye.
bir bilgi yok kayda değer

sadece orada parlak bir köy var uzakta