Sunday, February 20, 2011

Haftada bir gün olsun durmak gerek

Bir gün olsun durmak ve şarj etmek gerek bünyeyi.
Bazen izin vermiyor hayat. Mesela bugün.
Markete gitmek gerek, yemek hazırlamak gerek, çamaşırları yıkayıp kurutmak gerek, önümüzdeki hafta için gerekli işleri yapmak gerek, hala devam den üretim sorunları için üreticilerle konuşmak gerek.

İçimden geçen tam Evrim'in yazdığı gibi susmak. Hatta hareketsiz kalmak. Dışarıdan yiyecek bir şeyler sipariş edip, yataktan çıkmadan yemek ve televizyona bakmak.

söylene söylene yapmam gerekeni yapıyorum. Sadece markete gitme fikri kabus. Evden dışarı adım atma isteği: sıfır!

Yarın sabah tüm koşturmaca başlıyor tekrar. ama bu sefer spordan fedakarlık yok, aklımı salim tutmak istiyorsam buna mecburum, zira rahatlayabileceğim başka bir şey kalmadı.

bir seneyi geçti geri sayım başlayalı. Ne çabuk geçiyor zaman. Ne güzel uyum sağlıyoruz her şeye. Tek bir soru var ama aklımda hep: değdi mi? tüm bunlara değiyor mu? Daha mı güzel her şey? Gelecek daha mı parlak artık? Daha mı mutlu herkes?
bir soru sormanın kötü tarafı bu işte. Her soru bir sonrakine açılan kapı.

Ben en iyisi getirdiklerimden bir tane seçip risotto yapayım. biraz karbonhidrat serotonin salgılatır nasıl olsa.

Saturday, February 19, 2011

Gerçeklerden kaçamazsın



bildiğiniz 1,5 numara yakın için gözlük
çok moralimi bozmasın diye cıvıl cıvıl bir yeşil
ama gerçek ortada, officially yaşlılık başlıyor
gözlerde bıraktı yarı yolda
artık okumak cam arkasından

Friday, February 18, 2011

40 YILLIK ACUR

 Bazen düşünüyorum da işin içinden çıkamıyorum, 40'lı yaşlarıma yaklaşırken daha fazla empati yaptıkça, daha fazla özendikçe, özendiğim, titizlendiğim ne kadar şey varsa aslında boş olduğunu görüp kendi kendime hayıflanıyorum.
Sikeyim anasını mecbur muyum lan ben etrafımdaki eşime, dostuma empati yapmaya ? Keriz yerine kondukça deliresim geliyor.Siktirin!

O yüzden daha az empati, daha çok huzur..Artık email yazarken bile o kadar koyverdim ki hiç kullanmak istemediğim o avam kısaltmaları bile kullanıyorum meğer boşuna kasıp,boşuna titizleniyormuşum.Artık devir "cnm", "tatlım", "şekerim" devridir..BSG!

 

KAYBEDENLER KULÜBÜ- POMPAYA DEVAM

Ahanda budur..Pompaya Devam !

imza: PMPYDVM

Thursday, February 17, 2011

Son gece

Zerre kadar dönme isteğim yok
Şu ülkeye her gelişimde aynı şeyi hissediyorum.
hiç bir yere bu kadar ait hissetmişliğim yok kendimi. Burada hiç mi sorun yok? Var... Amerika için özgürlükler ülkesi derler ya, yalan arkadaş. Özgürlük burada aslında, hazmedilmiş, hakkı verilen özgürlük var.
onlarında başbakanları ile problemleri var, ama başbakan kendisine gelen eleştirileri gülerek karşılayabiliyor. Televizyonlarda acımasızca eleştirebiliyor ve fişlenmiyorlar. Konuşmak sorun değil. İşsizlik burada da var. Hayat inanılmaz pahalı, en ucuz t-shirt 40 euro. Ama et yemek halk için sorun değil, marketlerdeki yiyecek fiyatları bize göre çok daha uygun.

Manasızca tapınmak özenmek değil benimki.

yorgunluktan beynim iki lafı bir araya getiremiyor.
son derece verimli geçti bu sefer, güzel işlerle dönüyorum. ama gerideki sorunlar bırakmadı yakamı. İş yaparken destek lazım, nasıl olacak bilmiyorum. biri lazım yardım için. Hepsi bir tarafa düzgün üretici lazım.

Akşam 6 gibi bitti işim, valizimi bile topladım. ama tüm gün İstanbul'dan yetişen sorunlar nefesimi kesti. giydim ayağıma rahatça bir ayakkabı, altıyı çeyrek geçe hızlı adımlarla başladığım yürüyüş sekiz buçukta ayağımdaki sızı ile kesintiye uğradı. Ne saatin nasıl geçtiğini anladım, ne soğuğu, ne de yağmuru.
Kafamı biraz açlık, biraz ayağımın acısı durdurdu. Kafamı kaldırdığımda Pasticceria Biffi'yi gördüm. 160 senedir aynı yerde. Benim Milano'yu ilk gördüğüm 1986'dan beri aynı yerde olması tarihi yanında küçük ayrıntı. Her şeyin sürekli değişmesine alışık bünyeme her seferinde şok etkisi yapıyor. Brie ve salame milanese ile bir sandviçe bir kadeh kırmızı eşlik etti. Servisimi veren yaşlı garsonun tatlı ama saygılı sohbeti ise ilaç. İstanbul'da yalnız yemek ne denli işkence ise, burada o kadar keyif.

bir gece hariç adam gibi yemek yiyemedim. her akşam fuar sonrası, bardan bir sandviç bir kola alıp koşarak odaya gidip eksik evrak işleri, nerede ise sabaha kadar üreticilerle telefon görüşmeleri, bağırmalar, çağırmalar... bir risotto yiyemeden döneceğime yanıyorum. ama buradaki pişmeye hazır risottolardan aldım birkaç paket. bir koca torba rende parmesana sadece 3 euro verdim desem? Raflarda şarap fiyatları insanı ağlatacak halde. 2€ya gayet içilebilir köpüklü şaraplar. Free shopta Keglevich 7€, burada markette de 7€. Bavulum zaten gelirken 20 kg üzeri idi, yemedi gözüm bir şey almayı.

ruhum dar dönüyorum... bir parçam burada kalıyor yine.
kısa zamanda edindiğim dostların tatlılığını da ekledim bavuluma.
Gelirken penti'nin istanbul desenli çorabını almıştım. dönünce tam 12 kişiye çoraptan göndereceğim :)

Doya doya kahve içtim. En iyi yaptığım şeylerden biri oldu :)

Sabah dokuz buçukta yola çıkıyorum. İlk durak Stazione Centrale. Oradan otobüs ve 1 saatte Bergamo'ya varış. Sonra check in. 14.00 te uçak kalkar. 18.00 gibi Sabiha Gökçen'e iniş. Cumartesi sabah ofise dönüş.
Asabi elbiseyi giyiş...

Son gece

Zerre kadar dönme isteğim yok
Şu ülkeye her gelişimde aynı şeyi hissediyorum.
hiç bir yere bu kadar ait hissetmişliğim yok kendimi. Burada hiç mi sorun yok? Var... Amerika için özgürlükler ülkesi derler ya, yalan arkadaş. Özgürlük burada aslında, hazmedilmiş, hakkı verilen özgürlük var.
onlarında başbakanları ile problemleri var, ama başbakan kendisine gelen eleştirileri gülerek karşılayabiliyor. Televizyonlarda acımasızca eleştirebiliyor ve fişlenmiyorlar. Konuşmak sorun değil. İşsizlik burada da var. Hayat inanılmaz pahalı, en ucuz t-shirt 40 euro. Ama et yemek halk için sorun değil, marketlerdeki yiyecek fiyatları bize göre çok daha uygun.

Manasızca tapınmak özenmek değil benimki.

yorgunluktan beynim iki lafı bir araya getiremiyor.
son derece verimli geçti bu sefer, güzel işlerle dönüyorum. ama gerideki sorunlar bırakmadı yakamı. İş yaparken destek lazım, nasıl olacak bilmiyorum. biri lazım yardım için. Hepsi bir tarafa düzgün üretici lazım.

Akşam 6 gibi bitti işim, valizimi bile topladım. ama tüm gün İstanbul'dan yetişen sorunlar nefesimi kesti. giydim ayağıma rahatça bir ayakkabı, altıyı çeyrek geçe hızlı adımlarla başladığım yürüyüş sekiz buçukta ayağımdaki sızı ile kesintiye uğradı. Ne saatin nasıl geçtiğini anladım, ne soğuğu, ne de yağmuru.
Kafamı biraz açlık, biraz ayağımın acısı durdurdu. Kafamı kaldırdığımda Pasticceria Biffi'yi gördüm. 160 senedir aynı yerde. Benim Milano'yu ilk gördüğüm 1986'dan beri aynı yerde olması tarihi yanında küçük ayrıntı. Her şeyin sürekli değişmesine alışık bünyeme her seferinde şok etkisi yapıyor. Brie ve salame milanese ile bir sandviçe bir kadeh kırmızı eşlik etti. Servisimi veren yaşlı garsonun tatlı ama saygılı sohbeti ise ilaç. İstanbul'da yalnız yemek ne denli işkence ise, burada o kadar keyif.

bir gece hariç adam gibi yemek yiyemedim. her akşam fuar sonrası, bardan bir sandviç bir kola alıp koşarak odaya gidip eksik evrak işleri, nerede ise sabaha kadar üreticilerle telefon görüşmeleri, bağırmalar, çağırmalar... bir risotto yiyemeden döneceğime yanıyorum. ama buradaki pişmeye hazır risottolardan aldım birkaç paket. bir koca torba rende parmesana sadece 3 euro verdim desem? Raflarda şarap fiyatları insanı ağlatacak halde. 2€ya gayet içilebilir köpüklü şaraplar. Free shopta Keglevich 7€, burada markette de 7€. Bavulum zaten gelirken 20 kg üzeri idi, yemedi gözüm bir şey almayı.

ruhum dar dönüyorum... bir parçam burada kalıyor yine.
kısa zamanda edindiğim dostların tatlılığını da ekledim bavuluma.
Gelirken penti'nin istanbul desenli çorabını almıştım. dönünce tam 12 kişiye çoraptan göndereceğim :)

Doya doya kahve içtim. En iyi yaptığım şeylerden biri oldu :)

Sabah dokuz buçukta yola çıkıyorum. İlk durak Stazione Centrale. Oradan otobüs ve 1 saatte Bergamo'ya varış. Sonra check in. 14.00 te uçak kalkar. 18.00 gibi Sabiha Gökçen'e iniş. Cumartesi sabah ofise dönüş.
Asabi elbiseyi giyiş...

:))))

Ev tuttum! :)

Wednesday, February 16, 2011

Muhabiriniz Milano'dan bildiriyor


Geldiğimden beri dinemeyen bir yağmur
Şanına yakışır şekilde, soğuk, yağmurlu ve gri
Otelden az uzaklaşabildim, azıcık yürüyebildim
Minicik odam, minicik yatağım ile mutluyum ama
Seviyorum bu toprakları, rahat ediyorum
Hele ki akşam gazetelere bakıp oda tv olayını okuyup, başbakanın tornadan çıkmış hanımlar demecini okuyunca kararan içim Milano ile yarış haline girince, iyiden iyiye gelmek istemiyorum geriye.
İnsan olduğumu hissedebildiğim yerlerde kalmak istiyorum.

akşam az biraz vitrinlere baktım, yeni sezon tüm güzelliği ile renklendirmiş şehri, ama fiyatlara yaklaşmadan önce tansiyon ilacı şart. Yemek içmek denildiğinde ise güzel ülkemden kat be kat ucuz, ister market olsun ister restaurant.

fuarın açılış saati geldi, benden bu kadar bugünlük.

Sunday, February 13, 2011

Bazen çıkılmaz çukurdan

Dear Evrim,

Önce yorumuna cevap yazıyordum, sonra düşünceler birbirini kovaladı.
Dün yazıyı yazarken gelen telefonla beraber dışarı çıkmam gerekti acilen. yolda bir yandan konuşup bir yandan giderken trafikte bir an oldu ve normalde kolay yapabileceğim bir fren çok zor oldu. Haftalardır lastiklerimi değiştirmem gerektiğini biliyordum, bitmek üzerelerdi ve başıma dert açmaları an meselesi idi.

Hayatım içinde aynı şeyi hissetmiştim uzun zaman önce.

Dün bir anda durdum ve gidip lastiklerimi değiştirdim, ihmal ettiğim rot balans ayarlarını yaptırdım. Ve araba yine benim bildiğim, sevdiğim minik böcüğüm oldu. Yine güvenmeye başladım ona, herhangi bir parçası bakım sinyali verene dek güveneceğim ona, sinyal geldiğinde ise güvenimi kaybetmek yerine gidip gerekenleri yapacağım.

Söz konusu hayat olduğunda ise işler bu kadar kolay değil. sinyalleri ciddiye alıp almamak çok şeyi değiştirmiyor. Mesela kendimi hapsettiğim odacığı yıkmam gerektiğini, yıkmama değeceğini düşündüğümde çok korkarak, korkmak ne kelime titreyerek yerle bir etmiştim odayı. Taze havayı ciğerlerime doldurdum korkarak, gün ışığının gözlerimi kamaştırmasına alışmaya çalıştım, net göremezken ellerimle de olsa etrafımı tanımaya kalktım. Bütün korkularıma rağmen uyum sağladım, hatta bu korunaksız ortamı, risklerini çok sevdim. Çok şey değişti, tansiyonum yükselmez oldu mesela. Başkasına güvenmeyi öğrendim, hiç bir şey yapmamayı, eve para getiren olmamayı, kural koyan olmamayı öğrenmeye çalıştım, adım adım başarmaya bile gittim.

Ama... malum amalar genelde olumsuzluğa giden yoldaki çakıl taşı :)

İnsan ne yaparsa yapsın değiştiremeyeceği şeyler varmış. Gidip kendi lastiklerimi değiştirip, ayar yaptıramıyorum mesela. Zaman geliyor, görüyorsun ki odasız yaşaman mümkün değil. Hatta pencere bırakman bile çok tehlikeli.
İnşaat zamanım sürüyor bir süredir. Yavaş ilerliyor inşaat ya yağmur yağıyor, ya belediye sorun çıkarıyor. diğer inşaatım kadar hızlı ilerleyemiyor çünkü artık artık o kadar genç ve enerji dolu değilim.

Ve 19lar geliyor arkadan... Yaşamam gereken hayatın bir parçası bu.
Nefes almak kadar normal artık.
Çünkü ülke gerçeğinin aksine, ben işini zamanında, doğru ve gerektiği şekilde yapan olmak için savaşıyorum. Ben sözünü tutan, ne olursa olsun, bedeli ne olursa olsun sözünü tutan olmak için çalışıyorum. Çıkan olumsuzlukların, bozulan sağlığın, aşılamaz gözüken engellerin beni durdurmasına müsaade etmiyorum. Artık herkesin normal kabul ettiği 2 sıfatın üzerime asla yakışmadığını düşünüyorum.
İşimi yaparken bahanelerin ardı yerine, savaş alanını seçiyorum.

İnan bana 19, korkaklıktan, kaçmaktan daha tehlikesiz.

Bazen çıkılmaz çukurdan

Dear Evrim,

Önce yorumuna cevap yazıyordum, sonra düşünceler birbirini kovaladı.
Dün yazıyı yazarken gelen telefonla beraber dışarı çıkmam gerekti acilen. yolda bir yandan konuşup bir yandan giderken trafikte bir an oldu ve normalde kolay yapabileceğim bir fren çok zor oldu. Haftalardır lastiklerimi değiştirmem gerektiğini biliyordum, bitmek üzerelerdi ve başıma dert açmaları an meselesi idi.

Hayatım içinde aynı şeyi hissetmiştim uzun zaman önce.

Dün bir anda durdum ve gidip lastiklerimi değiştirdim, ihmal ettiğim rot balans ayarlarını yaptırdım. Ve araba yine benim bildiğim, sevdiğim minik böcüğüm oldu. Yine güvenmeye başladım ona, herhangi bir parçası bakım sinyali verene dek güveneceğim ona, sinyal geldiğinde ise güvenimi kaybetmek yerine gidip gerekenleri yapacağım.

Söz konusu hayat olduğunda ise işler bu kadar kolay değil. sinyalleri ciddiye alıp almamak çok şeyi değiştirmiyor. Mesela kendimi hapsettiğim odacığı yıkmam gerektiğini, yıkmama değeceğini düşündüğümde çok korkarak, korkmak ne kelime titreyerek yerle bir etmiştim odayı. Taze havayı ciğerlerime doldurdum korkarak, gün ışığının gözlerimi kamaştırmasına alışmaya çalıştım, net göremezken ellerimle de olsa etrafımı tanımaya kalktım. Bütün korkularıma rağmen uyum sağladım, hatta bu korunaksız ortamı, risklerini çok sevdim. Çok şey değişti, tansiyonum yükselmez oldu mesela. Başkasına güvenmeyi öğrendim, hiç bir şey yapmamayı, eve para getiren olmamayı, kural koyan olmamayı öğrenmeye çalıştım, adım adım başarmaya bile gittim.

Ama... malum amalar genelde olumsuzluğa giden yoldaki çakıl taşı :)

İnsan ne yaparsa yapsın değiştiremeyeceği şeyler varmış. Gidip kendi lastiklerimi değiştirip, ayar yaptıramıyorum mesela. Zaman geliyor, görüyorsun ki odasız yaşaman mümkün değil. Hatta pencere bırakman bile çok tehlikeli.
İnşaat zamanım sürüyor bir süredir. Yavaş ilerliyor inşaat ya yağmur yağıyor, ya belediye sorun çıkarıyor. diğer inşaatım kadar hızlı ilerleyemiyor çünkü artık artık o kadar genç ve enerji dolu değilim.

Ve 19lar geliyor arkadan... Yaşamam gereken hayatın bir parçası bu.
Nefes almak kadar normal artık.

Saturday, February 12, 2011

Mola - tansiyon 19 iken iş yapmanın keyfi

Sessizlik ve sakinlik isteği diz boyu

Yalan sanacaksınız belki ama pazartesi sabahı uyandığımdan beri günde 3 saat uyudum, 2 saatim yolda geçti. geri kalanında ise sadece çalıştım. İnsan mecbur kalınca dikkatini ne kadar uzun süre toplarmış ve bölünmezmiş öğrendim.

3 yüklemede çıkan sorunlar bildiğimiz kaos kavramını bambaşka boyutlara taşıdı. an itibarı ile tansiyon 19. Ve daha yeni kapadım bir üretici ile telefonu, bağırmaktan ses tellerim gitti. Beynimde kendi sesim uğulduyor.

Fuar için ne gönderdim, nasıl gönderdim hatırlamıyorum, eksiğim var mı bilmiyorum. Çünkü bir haftadır 2 pezevenk üretici yüzünden mütemadiyen toplantı, mail, telefon, atölye derken durmadım hiç. Daha çıkıp almam gerekenler var, bavul hazırlamalıyım, ne gelse elime dolduramam bu sefer, dikkatli seçmek zorundayım. Bir yandan telefon elde, diğer taraftan dolaptan bavul indirirken ayağıma düşürdüm bavulu, tırnağım mosmor, canım yanıyor.

Biten sigara paketlerini sayamıyorum bile...

Ve telefon yine...

Saturday, February 5, 2011

Que Tal


Efenim dün akşam uruk bey eksiği ile imkansızı başarıp dışarı çıkabildik.
Genelde gazeteden okuyup gaza gelişim pek yoktur mekan seçimlerinde ama tapas konusu ince konu. Pek severim içeyim, mini mini yemelikler gelsin gitsin, lezzet yeridne olsun, servis alırken 2 kelamda edebileyim.

İsteklerimin çoğunu doyuran bir mekan gerçekten.
2 cici hanımın işletmeciliğinde, ve mekandaki woman touch ziyadesi ile belli. Alkol yasakları kapsamında manasız uygulamaları maruz kalıp, fazla tetikte olsalar da haklı olarak, kendi adıma keyifli bir gece yaşadım. Listeden epey bir şey tadıp, 2 sangria, 3 bira, 1 kolaya 78 lira verdik ki, sırf yediklerimizin adedini düşününce helali hoş olsun diyerek ayrıldık mekandan.
Gittiğimiz gecenin şansı mıdır, yoksa özel bir durum mudur bilmem ama kel erkek fetişi olanlar için ideal mekan. Orada olduğumuz sürece her masada minimum 1 kel mevcuttu :)
Sangrialarını özellikle tavsiye etmelerine rağmen çok başarılı bulduğumu söyleyemem. Tabii buna sigarasız içki zorunluluğu, sangiranın benim için sadece yaz içkisi oluşu da etki etmiş olabilir lakin, sangria kulandığınız şarap kadar güzel olacaktır her zaman :)
Bir de acilen bira bardağı edinmeleri lazım, zira meyve suyu bardağında bira lise yıllarında hoş olabilir ama 40 yaş ve üzeri fazlasını arıyor. Sahibelerin bira satışından uzak durmak istemelerini anlıyor, takdir ediyor ve saygı duyuyor olmama karşın, en azından uygun bardak bulunmalı.
Kendi adıma uzun dönem kapanmamasını umduğum bir mekanı buldum, masa azlığını göz önüne alarak gitmeden rezervasyon yaparsanız bizim gibi barda tünemezsiniz. Ben yerimizden sond erece memnundum gerçi, hele ki yanımda uyuklayan hanımefendi kedicik ile girdiğim muhabbet tadımı tavana taşıdı.
Bence gidiniz...Huzurlu, sohbetli geceler, iş çıkışları için ideal gözüktü gözüme

Que Tal

Efenim dün akşam uruk bey eksiği ile imkansızı başarıp dışarı çıkabildik.
Genelde gazeteden okuyup gaza gelişim pek yoktur mekan seçimlerinde ama tapas konusu ince konu. Pek severim içeyim, mini mini yemelikler gelsin gitsin, lezzet yeridne olsun, servis alırken 2 kelamda edebileyim.

İsteklerimin çoğunu doyuran bir mekan gerçekten.
2 cici hanımın işletmeciliğinde, ve mekandaki woman touch ziyadesi ile belli. Alkol yasakları kapsamında manasız uygulamaları maruz kalıp, fazla tetikte olsalar da haklı olarak, kendi adıma keyifli bir gece yaşadım. Listeden epey bir şey tadıp, 2 sangria, 3 bira, 1 kolaya 78 lira verdik ki, sırf yediklerimizin adedini düşününce helali hoş olsun diyerek ayrıldık mekandan.
Gittiğimiz gecenin şansı mıdır, yoksa özel bir durum mudur bilmem ama kel erkek fetişi olanlar için ideal mekan. Orada olduğumuz sürece her masada minimum 1 kel mevcuttu :)
Sangrialarını özellikle tavsiye etmelerine rağmen çok başarılı bulduğumu söyleyemem. Tabii buna sigarasız içki zorunluluğu, sangiranın benim için sadece yaz içkisi oluşu da etki etmiş olabilir lakin, sangria kulandığınız şarap kadar güzel olacaktır her zaman :)
Bir de acilen bira bardağı edinmeleri lazım, zira meyve suyu bardağında bira lise yıllarında hoş olabilir ama 40 yaş ve üzeri fazlasını arıyor. Sahibelerin bira satışından uzak durmak istemelerini anlıyor, takdir ediyor ve saygı duyuyor olmama karşın, en azından uygun bardak bulunmalı.

Monday, January 31, 2011

Dedikodu

bildiğiniz kadın dedikodusu yapacağım (bayan dedikodusu değil kadın dedikodusu, peki neden? çünkü dedikodu yapanın cinsiyetini belirtiyorum, Bayan Z'nin ya da Z hanımın dedikodusunu da yapabilirdim, ama burada durum genel)

Blogları okuyorum, bir blogda dağınıklık vs üzerine bir post var, hanımlarda ya allah en dağınık benim yarışında :) Manyakça titizlik nasıl marifet değilse, manyakça dağınıklıkta marifet değil bana göre.
En ilgimi çeken commentler ben tencereleri çalkalamadan koyarım konusundaki bildiğiniz idrar yarışı oldu. Makine var iken neden sudan geçirmek lazımmış.

Akıl fikir versin yukarıdaki hepsine, eh arada biraz okuyup neden çalkalamak gerektiğini öğrenseler fena olmaz sanki.

Yan dairedeki ağlayan bebeğe içim parçalanıyor ama, bir yandan da susturun huleynnn artık çığlıkları atasım var. Garipler yatak odalarına ses gitmesin diye salona getirmişler çocuğu ama bu gece benim salonda yatasım geldiğini ne bilsinler, değil mi efendim? allah sanırım çocuğu kesiyorlar, zira feci bir çığlık yükseldi

Sunday, January 30, 2011

durup dururken

durup dururken geçti akıldan
yaz gecesi, esmiyor, ya 15 yaşındayım ya 16
Zeki abiler florya'da ki eve yeni taşınmışlar
daha hayatımda üzücü, can sıkıcı, kendimi yenik hissettirici hiçbir şey olmamış
mutlu çocuğum hala

annemlerde gelecekler, birlikte yemek yiyeceğiz
yemekte ne var ne yok, o gece neler olmuştu hatırlamıyorum
aklımda kalan Zeki abi mantarları temizlerken benim peynirleri kestiğim
ve portakal sıktığım
çünkü o gecenin ilk ikramı campari-portakal olacaktı

sonrasında defalarca içsem de, o ilk içtiğim gecenin tadı hep ağzımda
şanslı idim bir çocuk olarak, her şeyi evimde öğrendim; dolayısı ile dışarıda hiç bir şeye şaşırmadım.

bu gece yakışırdı bir kadeh, ama şansa bak portakal yok.
bu aralar hep böyle zaten, her şey var, ama hep bir şey eksik

Saturday, January 29, 2011

Mutlu ev balkonundan belli olur

Tüm gün yattığım yerden balkonuma baktım.
Artık ruhsuz, hareketsiz balkonuma.

Yeni taşındığımız günler geldi aklıma, hevesle alınan masalar, çiçekler, balkon için farklı kül tablaları, kurulan sofralar...
Çok büyük balkon değil,en fazla 4 kişi keyif yapılırdı.
Enginar pişirilen bir gün mesela, sonbahardı sanırım, hem sıcak hem serin. Çok gülmüş, çok eğlenmiş, çok konuşmuştuk.

bitti sonra o günler.
Şimdi çıplak bir masa, katlanıp kenara konmuş, haftada bir temizlikte silinen sandalyeler.

Oturduğum yerden gözüken 2 başka balkon. Kış günü bile ne çiçekleri eksik, ne masa örtüleri
soğuğa rağmen arada çıkıyor ev ahalisi o balkona, ya sigara içemeye, ya etrafa bakmaya.
Yaşıyor balkonları.
Dertsiz ev değillerdir, ama mutlu bir evdeler
Balkondan belli...




Yanılsama

pazartesi sabahı 5te başladı ya gün... dün akşam bitti
sanki gün 24 saat değil 120 saat idi
3 firmadan gelen müşteriler, sevkiyatlar, son kontroller, konsomasyonlar...

bizim işte yarısı işinizi yapmak, yarısı bildiğiniz konsomasyon
bu sabah fark ettim ki konuşmaktan ve gülümsemekten çene kaslarım bitmiş
sesim travestiler gibi
gözlerimin altı çökük her gün maksimum 2 saat uyumaktan
yüzümde bir şişlik içilen içkilerden, vücut su toplamış... doğal olarak kilo alınmış
en güzel tarafı ölen müşteri diriltilmiş, problemler çözülmüş...

Şimdi koltukta, yorgan altında yatış, son 1 saattir bira da eşlik ediyor
neden bira? çünkü her şey basit olmalı bugün
2 erkek 1 kadın müşteri geçti bu hafta elimden (evet bayan değil kadın, neden? çünkü cinsiyetini belirtiyorum cümlede, kibarcıklık yapmıyorum)
Gelen kadın İtalya'nın küçük bir kasabasından... hayat dolu cıvıl cıvıl bir kız. Etrafındaki her şeye meraklı, simitten tutun kağıt helvaya kadar. 2 günün yarısı iş idi ise yarısı yemek yemek idi :) her şeyi tatmak istedi... Nasıl mutlu yeni şeyleri denedikçe... Çay demlemeyi ve irmik helvası yapmayı öğrenmişti giderken :)
Salı gecesi onu alana bırakırken, diğer taraftan diğer müşterinin uçağı iniyordu. Şimdiye dek 2 kez görmüştüm sadece ve hep gergin geçen toplantılar olmuştu. yüzüme koydum en büyük gülücüğü, sarılarak karşıladım, önce afalladı, aç mısın derken aldım bunu götürdüm içmeye. Gecenin sonunda annesinin kollarında nasıl öldüğünü anlatıyordu :) Benim kadar cilveden, politiklikten uzak bir kadın nasıl bunları başarıyor şaşırtıcı tabii, işin ucunda iş başarısı olunca gizli kapaklı tüm yetenekler çıkıyor bende demek ortaya :) Ertesi 2 gün araladığım kapıdan içeri iyice girdim içeri, dün öğlen uçağına bindirirken hem benim hamileye (kadın anne oldu çocuk büyüyor, adı hala hamile kaldı. içimden geçen diğer sıfatları saymamdan iyidir herhalde) kızıp başka yere verdiği orderları geri çekip, üstüne bir de yeni bir ürün grubunu daha eklemiştim cebime. İşi olmadığı halde 15inde fuara gelecek, güzel içme arkadaşı olmuşum :)
Onu 2 gibi uçağa bindirip, 2.15 te diğer geleni karşıladım, istikamet Kıraç Köyü. allahtan ilişkimiz oturdu kendisi ile, hem iş hem sohbet yormadan akıp gidiyor. Gece son kontrollerimizi de bitirdikten sonra sabah 6da uçuşu olduğundan ve 3te kalkması gerekeceğinden yemeksiz içkisiz tamamladık geceyi.
Sabah velayeti babada kalan evladın mamasını veremediğimden istikamet koşuyolu idi.
Eve bir girdim ki baba dönmüş seyahatten. Beklemiyordum karşılaşmayı... bir an sanki her şey normaldi, girmem gereken eve girmiştim ve her zaman ki gibi sarılıp öpecektim. salakça uzandımda hatta ama şık bir hareket ile uzatılan yanak ile uyandım rüyadan :) yorgunluktan hep...
bir hoş beş... sonra dönmem gereken eve dönüş. Enteresan şekilde huzurlu ev. Zamanında ki huzursuzluklar o kadar kazınmış ki beynime, hep aynı sahneleri bekliyorum.
Şişmiş ayaklar, akmaya yüz tutmuş makyaj, sigara kokusu sinmiş üst baş... Hemen bir acele duş, ayaklara tuzlu sular, bir pizza, yanına kola... Biraz tv ve koltukta uyuyuş.
Yatağa gitmek bile istemedim, mayıştığım yerde uyumak sadece.
Sabah kedilerin açız lan kalkkkkkk komutları ile 8.30 da uyanış, marketin açılışını beklerken benzin alış, iki kap uyduruk yaş mama ile akşamı etmelerini sağlayış, kahvaltılık bir şeyler alıp, eve geliş.
Bir yandan kahvaltı ederken bir kitaba başlayış ve bitiriş.
Koltuktan kalkabilme ihtimalim sıfır, ayaklarım hala davul...

Bu hafta hareketli, fuar hazırlıkları, yeni yüklemeler, yeni stresler...Az kaldı yahu, 2 hafta, sonra uzaklardayım...


Wednesday, January 26, 2011

Al misketlerini, ver misketlerimi



Ey tüm zamanlar boyunca esen yellerden alınan ilhamların,
Ey yürek üstüne yürek koymaya çekinenlerin,
Ey mezalim ordusunca yönetilen ruhların
ve gördüğü,
ancak bir zaman diliminin anlık nefes alışları olan insanoğlunun
büyük kabusu: Sen…

Kurutulmuş zamanlar bıraktın bana; bir yaşamın günlük misali sayfaları arasında, yere düştükçe saçılan ve saçıldıkça kırılan, parçalanan, toz olan…

Kasıklarıma yediğim tekmelerin acısıyla kıvrandığım, düştüğüm ve kalkamadığım her zaman diliminde; yani gelip kaldıracağını umduğum zamanlarda işte, bir pandik atıp kaçan sen…

Kanıksadığım bir savaşın içinde, kimi zaman fethettiğim bir kaya parçasına sevindirirken, ardımdan dolaşarak, var olan en yüksek zirvemi hep düşman bayrakları ile donatan sen…

Var olduğuna inanılan o ilahi boyutun içinde; milyonlarca sunağın üst üste dizilmesi ile oluşan ve çokça kırmızı, kan kokan bir tahtın tepesinde duran... Elinde milyarlarca uzaktan kumanda aleti, sıkıldıkça değiştirip her birini, kimimizi sağa sola, kimimizi ileri geri yürütürken, pili bitenlerin pilini değiştirmektense fırlatıp atan, bir oyuncağı ile bir ömür boyu oynayamadığından, sıkıldığından, işte hep yeni oyuncaklar isteyen sen…

Hep kendinde olmayanı düşleyen ve oyuncaklarının içine yerleştiren, sonra da senden bir parça olduklarını kulaklarına fısıldayarak kimini ezanların, kimini çanların, kimini öküz seslerinin arasına yollayan; bu garipliği bir mizah anlayışı olarak benimseyen, senden başka kimsenin gülmediğini bilsen bile komik olduğuna inanan sen…

İçine akıl koymayı unuttuğun yüz binlerce beynin; sokak lambaları arasında embesilleşmiş pervaneler gibi uçuşmasına seyirci kalan, “geldikleri yerde çok var nasıl olsa” diye defolu hiçbir üretimini düzeltmeye çalışmayan, kalite belgelerinden bihaber, son kullanma tarihlerini ve raf ömürlerini saçmalıklarla dolu bir ecel kılavuzuna bağlayan, sonra seçtiğin rastgele sayfalardan yaratıcılık dolu sona erdiricilik oyunları oynayan sen…

Ve elinde küresel bir kumbara… Biriktirdiklerini içine attığın, zor günler için sakladığın birikimlerini koruduğun, adına senin ne dediğini bilmediğim ama benim dünya dediğim bu kumbaranın anahtarını kaybetmişken… Bir gün sırf ne kadar biriktiğini merak ettiğin için, çarpıp bir yerlere kıracağını biliyorken… Saçılacağım yer hakkında en ufak bir fikrim yokken… Yani sen benim, birikiminin geleceğine işte bu kadar kayıtsız, bu kadar sorumsuzken ve “Sen doğru olanı yap diye bir emir verdim. Yapmazsan bittin oğlum” şeklinde tehditlerle kumbaranın tepesindeki delikten ara sıra bakıp bakıp kaçıyorken…

Yani aslında sen böyle her daim çocukken... Çocukluğunun tüm düzlüğü, tüm oyunbazlığı ile “Ulan öldüğünde var ya… Öyle bir yere koyacağım ki seni…” diye mızıkçılıklar falan yapan, oyunun tüm kurallarını o an, canının istediği gibi değiştiren, sıkılınca topunu alıp giden sen…

Gelme oğlum bir daha bizim mahalleye… Al misketlerini de… Akşam babama demezsem bak seni…

Loki, Balder'i Öldürünce

Bir bakış açısına göre korku; insanın aslında genlerinde taşımadığı, yaşadıkça ve deneyimledikçe öğrendiği bir olgu... Bir diğer bakış açısına göre ise genlerde miras olarak aktarılan ve ilk fırsatta su yüzüne çıkmaya çalışan şifrelerden biri... Yani biri doğuştan, diğeri değil... Hangisi olursa olsun korku; kişinin yaşamının yörüngesini çizebilecek kadar güçlü, saplantılar yaratacak kadar da inatçı bir duygu...

İnsanda korkunun tarihçesine bakıldığında; ilk çağlara kadar gitmekte pek sakınca görünmüyor. Hatta o çağdaki korku kavramına ayrı bir saygı duyduğumu da belirtmeliyim. Jurassic Park filminde, koltuk kenarlarına tırnak geçirten dinozorlarla bir arada yaşamaya ve hayatta kalmaya, hatta utanmadan bir de avlamaya çalışan bu insanlar; benim günümüz modern çağında edindiğim korku kavramından daha yalın ve daha kesin sonuçlara gebe korkular yaşıyorlardı büyük olasılıkla... Ağaçlarda yaşayan atalarımızın, ağaçtan düşme korkusunun genlerimize kazınmış halini her birimiz yaşamışızdır: Uykunuzdan bir anda, sanki boşluğa düşüyormuşsunuz gibi uyanırsınız aniden. İçinizdeki boşluk duygusunun yanı başında, keskin bir korku da vardır. Etrafınıza bir süre ürkek gözlerle bakarsınız. Yeniden uykuya dalmakta zorlanırsınız. Oysa hep uyuduğunuz odadasınızdır işte.

Bazı doğa olaylarından korkmamayı öğrendikten sonra, kendi kendimize korkacak kavramlar yaratmakta da üstümüze olmadığını kanıtlama yarışına girdiğimiz dönemler başladı, ilk çağlardan sonra... Ateşi bulan insanoğlu, bulduğu şeye tapmaya başladı. Aktif volkanların içine kurbanlar atılmaya başlandı; Ateş Tanrısı kızgınlığını kendi kabilelerine yöneltmesin diye... Doğanın tutarlı kararlılığı devam ettikçe, kimi toplumlar artık ateşten, gök gürültüsünden, şimşekten korkmaz oldular. O zaman da devreye, onların yerini alacak Tanrılar girdi. Çünkü korkusuz olmazdı, bir şeylerden korkmak zorundaydık.

İnanma ihtiyacından doğan ve kimi zaman dehşet, kimi zamansa şehvet yüklü hikayelerle belirli bir sosyal grubun ortak paydasını oluşturan mitolojiler buna en güzel örnekler... Günümüzde hala etkilerini hissettiğimiz mitolojik öyküler, o yıllarda bir kanala girme ihtiyacı duyan korkunun da beslendiği kavramlardan biri oldu. Çok başlı dev köpeklerden, sırf insanlara ateşi verdiği için işkenceye uğrayan tanrılara kadar çok zengin bir yelpazede insanlar; birbirlerinden habersiz binlerce tanrı ile yıllarca korku üstüne korku yaşadılar. Yunan, Roma, İskandinav, Kızılderili, Türk bir çok ulusun mitolojik öyküleri; bu uluslar gün gelip karşılaşana dek kendi içinde tanrılar üretmeye ve yeni korkular salmaya devam etti.

Mitolojinin günümüze yansımalarından biri olan 13 sayısının uğursuzluğu, İskandinav öykülerinden dünyanın her yerine yayılan çarpıcı örneklerden biri... 12 ve 14 gibi gayet masum iki sayının arasında, kendi halinde yaşayan 13'ü uğursuz yapan neydi peki?

İskandinav Güzellik Tanrısı Balder; günün birinde diğer tanrıları brunch eşliğinde sohbet etmeye ve müzik dinlemeye çağırır. Toplam davetli sayısı 12'dir... İskandinav Yalan Tanrısı Loki ise davet edilmez ve çok sinirlenir. Yine de partiye gitmeye karar verir. Parti başladıktan kısa süre sonra arz-ı endam eder fakat kaderin ilginç bir oyunudur ki kendisi o an 13. davetli olmuştur. Parti sırasında "Vay efendim sen beni neden davet etmezsin", "Neden davet edeyim, sen yalancının tekisin ve insanlara yalan söylemeyi öğretiyorsun" gibi mitolojik ve ağdalı cümleler eşliğinde kavga kopar ve Loki, Balder'i öldürür. İskandinav mitolojisinden anlıyoruz ki Balder pek sevilen bir tanrıdır (güzeli kim sevmez!) ve bu yüzden 13. kişi olan davetsiz Loki'nin bu sayısal pozisyonu, o zamandan beri bu sayının uğursuz olmasına neden olur.

Batıl inançların insanlarda yarattığı duygunun adı ne derece korkudur tartışılır tabi... Ama yüzyıllardır nesilden nesile aktarılabilen bu 13 uğursuzluğu o derece güçlüdür ki işte bugün bile hala bilinmektedir. (Eminim hiçbiriniz 13 sayısının uğursuzluğu konusunda "Bu adam neden bahsediyor?" dememişsinizdir.)

Klasik "uğursuz 13" örneği, şaşırtıcı bir hızla çeşitlendirilebilir üstelik. Bakın bakalım tanıdık gelenler var mı?

Köpek uluması, karga ve baykuş ötüşü, gece tırnak kesmek ve ıslık çalmak, iki bayram arasında nikah kıymamak (teknik olarak mümkün değil!), merdiven altından geçmemek, doğum ve ölüm sonralarında "kırklama" törenleri yapmak, yolcu edilenin ardından su dökmek, sabah kara kedi görmek ya da kara kedinin önünüzden geçmesi... Evrensel ve yöresel olarak inanılmaz uzun bir listeden sadece birkaç tanesi...

Acaba diyorum bazen; Yalan Tanrısı Loki, Güzellik Tanrısı Balder'i öldürmeseydi dünya nasıl olurdu? Ya da Güzellik Tanrısı Balder; Yalan Tanrısı Loki'yi öldürseydi benzer bir durumda, 13 sayısı yine uğursuz olur muydu? İşte bu aslında varolmayan gizem bile, azmeden kişiyi korkunun kucağına atmak için yeterli...

İlk çağlardan bu yana edindiğimiz "korku oluşturucu"ların büyük bölümünde, önemli bir ortak nokta olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor: Bilinemezlik... Demek ki bir korkuyu sürekli beslemek istiyorsak, korku kaynağı hakkında çok az gerçeğe ulaşabilir olmamız ön koşul. Kaynağı açıklamaya başladıkça, korkuyu da yenebiliyoruz. Doğa olayları bize bunu gösteriyor. Açıklanamayan mitler yaratıldıkça, korkunun da sürecini uzatmak mümkün olmuş. Şimdilerde sadece öykü olarak okunan bu mitolojik yazılar, zamanında inanılmaz bir mekanizma olarak yaşamış ve canlı tutulmuş.

Açıklayamadığımız olaylardan ya da kavramlardan korkmak, bilinmeyenden korkmak; zaman içinde "yetersizlik" kavramını da beraberinde getirmiş. 21. yüzyılın modern dünyasında yaşayan insanları bugün Loki, Ares, Poseidon gibi mitolojik tanrılarla ya da doğa olayları ile korkutmaya çalıştığınızda, alacağınız onlarca eğlenceli tepki olabilir. Yüksek olasılıkla bundan 200-300 yıl sonra; bugünün insanının korkuları için de aynı durum geçerli olacaktır.

Kısa bir özet çıkarırsak; korkuyu farklı şekillerde tanımlayanlar çıkacaktır, ama anlamaya ya da yenmeye yetersiz kaldığımızdan korkarız. Korkumuzu sevmediğimiz için, bir şekilde onu anlamaya ve yenmeye çalışır, bunu bir gün başarırız. O zaman da yetersiz kalacağımız yeni bir korkunun peşine düşeriz. Bu kısır döngü, korkunun ta kendisidir.

Tuesday, January 25, 2011

Yıl 1965...

Bulanıklaşmış görüntüler ve silikleşen, birer fısıltı haline gelen sesler... Bir anıyı yaşanmış kılan ne varsa, herbirinin teker teker flulaştığını anladığında ne yapmalı insan? Kesintisiz, net ve çıplak biçimde hatırlanabilen son şey sadece bir isimse artık, ne yapmalı?

Gökyüzüne doğru yükselen solgun, gri, dışı da içi de hapis binalarla örülü sokaklar... Bu sokaklardan oluşan caddeler ve işte bu caddelerden örülü bir şehrin tam göbeğindeysen; tüm şehrin bir hapishane olduğu gerçeği ile burun buruna yaşarken günlük havalandırmaları, voltaları; hatta bu koca hapishanede her an bir yaşam kavgasının tam da ortasındaysan eğer...

Bir çırpıda okunan sürükleyici bir romanı, bitirmiş olmanın huzuru ile kitaplığın raflarına kaldırdığında; bunca sevdiğin ve değer verdiğin kitabı yıllarca belki yerinden bir daha almayacak olman garip değil mi? Bunca sevdiğin ve seni sürükleyen, bir solukta tükettiğin bu kitap, belki diğerleri arasında sayfaları en hızlı solacak olan kitapsa, bu nasıl bir değer vermedir? Okudun ve bitirdin! Bu mudur?

Hızla soluklaşan sayfalar, toz tutan sayfa kenarları... Bir kitabı okunmuş kılan ne varsa herbirinin tek tek terkedilmişliğe bulandığını anladığında ne yapmalı insan? Kitabın sırtına gözün değdikçe hatırladığın ve “ben bunu okumuştum, güzeldi” diyerek bir başka kitaba yöneldiğin her an için nasıl bir hesap sorulmalı?

Yıl 1965... Kameranın arkasından bir ses yükselir: Motor!.. Metin Erksan’ın sesi, Sevmek Zamanı adlı filmin siyah beyaz karelerini ardı ardına iliştirmektedir birbirine... Siyah beyaz bir film için fazla renkli bir mesleğe sahiptir Halil... Adada ustası ile boyacılık yapmaktadır. Boya işlerine başladıkları bir köşkün duvarında bir fotoğraf görür Halil ve fotoğraftaki surete aşık olur. Bu aşkı hisseden Meral, kendisine fotoğrafından aşık olan Halil’in aşkına yanıt verir. Halil ise sadece bu surete aşıktır.

Yıl 2010... Siyah beyaz fotoğrafların solması için güzel bir yıl... Bir anıyı yaşanmış kılan ne varsa, herbirinin teker teker soluklaştığı zamanlar... Fonda karışık ve kalabalık bir Çiçek Pasajı sesi... Siyah beyaz filmlerin, kaytan bıyıkların, briyantinli saçların zamanından gelen bir taş plak... Sazlar bir taksim geçerken, güftenin üzerine binen bir Müşfik Kenter sesi... İnce, uzun ve artık çok eski rakı kadehlerinin birbirine değdiğinde çıkardığı puslu ve geçmişten gelen çınlamalar... Dışarıda soğuk bir istanbul gecesi... Yağmurun altında 1965 model otomobiller... Birçoğu direksiyondan vitesli... Birçoğu henüz daha düşmemiş Bostancı-Taksim dolmuş hattına... Bunun için daha çok zaman var.

Çiçek Pasajı’ndan çıkarken, arkasında hüzünlü bir akordeon sesi bırakan genç ve sarhoş bir adam... Çıkmadan önce mekana son bir bakış ve gecenin, yağmurun insafına bırakış kendini... İstiklal yerine Tarlabaşı Bulvarına sapan ayaklar... Parke taşlarda yankılanan topuk sesleri, bundan 2 yıl sonra kapının önüne gözü yaşlı bir kadın tarafından bırakılacak bir çift ayakkabıya ait... Ölüm, ardında yaşanmışlıklar bıraktığı için olsa gerek, hep birileri için kırılgan olacak.

1965 ile 2010 arasında herhangi bir yıl, herhangi birgünün herhangi bir saatinde, herhangi bir Müşfik Kenter, Çiçek Pasajı’ndan çıkıp yağmura ve solgun kente bıraktığında kendisini; keskin ve çıplak bir şekilde hatırlanan tek şey belki bir suret olacak. Çoğu zaman ismi bile bulanıklaşmış bir suret...

Ve bu kentin binalarının içini ne kadar rengarenk boyasa da boyacılar duvarlardaki aşık olunası fotoğraflar için; kentin suretini çizen dış yüzeyler hep gri, bulanık, flu kalacak... Bir anıyı yaşanmış kılan ne varsa; bir kentin suretinde bulanık, yarası alışıldık bir iz olarak solacak...