Monday, November 28, 2011

affet?

bugün eski mecraya göz gezdiriyordum
her daim dokunup geçen, şarkının postunu gördüm
yine aynen acıtıyormuş şarkı hatırladım

Ben seni sevdiğim zaman bu şehirde
Yağmurlar yağardı
Beni seni sevdiğim zaman bu şehirde
Ayrılık kurşun gibi ağırdı

eylüldü, yağmur vardı, çok yağmur vardı hatta
yine zor bir bebek paralama ertesi idi
deliydim, doluydum, yalnızdım, esiyordum, gürlüyordum, sıra sıra dizme günleri
sende dizileceklerden biri olacaktın güya
dizilen ve belki ipe giden ben oldum :)

kaybetmek için çok erken, sevmek için çok geç


bugünde hal bu...
bakalım araya başka bir melodi girip değiştirir mi seyri...

sevgili dünnük

sevgili dünnük,

bazı arkadaşlar bazen uyuz oluyorlar
bende onlara uyuz oluyorum o anlarda

sonra kağıthane metro açıldı
aybaşı gelsede orada dağıtsak diyorum

ya dünnük, bahause odunu 15 liraya yakın satarken, bakkalda neden 5 liraya bulabildik? ve neden buna bu kadar geç uyandık?
sonra ütü sevimsiz bi hadise, hayır kendisinin yapılmış haline aşığım ama yapmasına aşık değilim.
sonra hani haftasonu dinlenme zamanı idi? kuyruğuma teneke bağlı it gibi neden koşturdum ki ben? gelecek haftasonu yemezler... bütün gün yatıp tv seyredicem

sonra dün yüzüme yeşil çay maskesi yaptım ben, pek güzelmiş
sık sık yapacağım
sonr aakşam pek güzel sütlü nuriyeyi mideye indirdim ama pişmanım, şu kilo alma işi bi son bulsa, üzerine verilse diyorum, giyecek bi zük kalmayacak soon.

sonra bugun 2de savcılık var
sonra bugun patron is back
neyse çalışayım ben uslu uslu...

sonra önemli güne 2 gün kaldı, elixir bey pek huysuz olur... fazla işgal etmiyim ben buraları :)

Sunday, November 27, 2011

Ot kadardık

Ve eğitilmeye mahkum edilmiş köpekler gibi dağıldık, eğitim alanının dört bir yanına… Peşimizde koşturan eli sopalı adamlarca canımız yakıldı, sıraya dizildik ve baş eğmeyi öğrendik ilk olarak… Ardından da tek sıra halinde durmayı…

Gökyüzünü şemsiye sandığımız mutlu günlerimizde yağdı ilk yağmurlar. Sırılsıklam sığındık kuru kalan içimize… İçimiz kuruyken, dışındaki ıslaklıktan daha güven verici olmuyormuş, bunu da öğrendik.

Kendi kendimize en narin olduğumuz zamanlardı; yanımızda anamızın babamızın olduğu, bize kol kanat gerdikleri zamanlar. Şımarabileceğimiz kadar şımarabiliriz sandık. Hayatın önümüzde diz çökeceği günleri bekledik umutla ve inançla… Sonra beklediğimiz gün geldi ve büyüdük. Biz büyüyünce, ayaklarımızdaki ayakkabıları ve çorapları çıkardı hayat ilk olarak. Sonra yürüttü cam kırıkları ile dolu yollarda… Yere sağlam basan her yerimiz kanadı.

Kendimize, kendimiz gibi insanlar bulduk zamanla… Yamadık yanımızı, yöremizi… Kanayan ayaklarımıza daha az yüklenerek, birbirimizin omuzlarına dayandık. Kimi zaman biz aldık ağırlığı, kimi zaman onlara yüklendik. Uçurumun kıyısına geldiğimizde, elimizden tutup çeken de oldu içlerinde, daha hızlı düşmemiz için iten de… Sonra baktık olmayacak, bireysel hareketlerin sınırlarını araştırmaya karar verdik. Ya kanasa da kanasın, tek başımıza ayakta duracaktık; ya da işte oturup kıçımızın üstüne, son darbeyi bekleyecektik.

Otomatik, zaman ayarlı ve günün belli saatlerinde belli eğimlerle, açılarla çalışan fıskiyelerin altında boy gösteren yüzbinlerce çimen gövdesinden biriydik. Bunu öğrendik. Payımıza düşen su için kavga etmeyi, üzerimize hasbelkader denk düşen su damlasından kana kana içmeyi, kökümüze değen serinliği sonuna dek soğurmayı öğrendik. Ama az biraz boy atıp sivrilince, tepemizden geçen ve her birimizi aynı hizaya getiren çim biçme makinelerine kurban verdik sonunda, büyüttüğümüz, farklılaştırdığımız her yerimizi…

Baktık böyle de olmayacak; kendimizde ne varsa sorgusuz sualsiz vereceğimiz bir başka ota kaptırdık kendimizi… Rüzgarda salınışına, fotosentez yapışındaki asaletine, en olmadı rengine vurulduk. Ne kadar spor varsa üzerimizde, aktardık ona… Ya da o bize… Yeni otlar büyütmeye çalıştık. “Sen” dedik onlara, “Benim yaptığım hataları yapma!”

Ve büyüdü sonra… Yaşadığımız ne varsa aynısını yaşayarak; her iki ottan aldığı tüm salak genlerin hakkını vererek, o da bir çim biçme makinesinin altında tek tip hale geldi. O zaman anladık, yaptığımız tek hatanın; o ana kadar olanların kendi hatamız olduğuna inanmak olduğunu… Artık sararmış, sökülüp atılacak ayrık otları haline gelmişken fark ettik, asıl kavganın eli sopalı adamlarla başladığını… İlk baş eğişte kaybettiğimizi bu savaşı ve bir daha asla kazanamayacağımızı…

Tam bunları anlatıp konuşacakken, koca bir öbek inek bokunun tepemize düşüşü ile sona erdi, yeşilden sarıya çalan hayatlarımız. Şanslıysak kurutulup tezek olmayı beklemeyecek, karışıp kendi yaşadığımız ve büyüdüğümüz toprağa, humusa bulanmayı dileyecektik. Şanssızsak eğer, bir sobanın yüksek ateşinde bitecekti macera…

Eğitilmeye mahkum köpekler gibi, bir it dalaşının sonunda yitirdik her şeyimizi… Koca bir ömür, ottan ve boktan ibaret yaşayıp, sonunda gübreleşmeye soyunduk. Kokabildiğimizce kokarak aldık kimi zaman intikamımızı… Kimi zaman da işte sessiz sedasız dağıldık, toprağa karıştık.

Ne yaşadık diye sorarsanız; işte hepi topu bir ot kadardık.  

Friday, November 25, 2011

Konulardan bağımsız..Somewhere over the rainbow

Untitled..

Resmi geçit

ben demiştim sana elixir efendi oralarda dolanmayalım kasılıyorum diye
aha da aradı işte bugun
hep senin yüzünden :P

nasıl yani?

cumhuriyet başsavcılığı?
şüpheli olarak ifade?

yo yo yo dostum, çok fazla bu...

Thursday, November 24, 2011

what a relief

tek çocuklar temelde tek başlarına yaşamayı bildiklerinden, topluluklara pek uyamazlar.
bir kısmımız açlıkları bastırmak için aşırı sosyal iken, diğerlerimiz hiç kimse olmasa dahi hayatta kalacak şekilde yaşarlar. eğilip bükülmeyi, gereksiz fedakarlıkları, göz yummaları bilmeyiz.
bunları bilmeyen taraftayım, sevdiğim çok insan varken bile hepsini hayatıma limitli sokabilirim alışmamak için; hayatta kalma becerilerimi kaybetmemek için.
Bu yüzden herkes gidebilir, herkesle iletişim kopabilir...

ama senle kopmasın; sen kal
hayat uzun, sen hata yaparsın, ben yaparım, beraber yaparız... ama sen kal
sen kaybetmekten korktuğum olarak kal
sen özendiğim olarak kal
sen kaybetmeyeceğim olarak kal
sen yaptığımız her şeye beraber gülebileceğim olarak kal
hazır biri ile her şeyi konuşmayı öğrenmişken, konuşabildiğim olarak kal
kaçmayacağım olarak kal
ne bok yersem yiyeyim kaçmayacağım olarak kal
rahat paylaştığım olarak kal
güvendiğim olarak kal
kal sen
gitmeyen ol
yol bizim için bile hala çok uzun
pek fazla macera var önde
nerelerden geçsek yer yön bilelim
emin olduğum olarak kal...
canım acıdı diyebildiğim olarak kal

korkmuştum, ama geçti... ama yine de kal
dostluğunu hiç bir şeye değişmeyeceğim olarak kal

çalışınca

uzun ara sonrası sıkı çalışınca aklıma cin cin fikirler geldi
mesela şöle limon kabuğu rendelesek, sonra az sarımsak dövsek, az taze kekik
tereyağ ile karıştırsak, dondursak rulo halinde
sonra kesip sıcak ekmekle altlık yapsak

ya da güsel bir t-bone üzerine salsak kendisini

huzurlu uyku

huzurlu uyudum ben dün akşam
içkisiz
gülümseyerek
sıcak

ve sabah 8,20de uyandım
dinlenmiş kalktım
arı gibi çalışkan gün
kendim geri döndü galiba :)

Bazı

Bazı geceler insan mutlu uyur
tüm sevimsizliklere karşı güzel şeyler olmuştur
sıcaktır...
güzeldir...
bu gece öyle bir gece

Wednesday, November 23, 2011

one day

dün akşamın filmi idi one day
ailemizin oyuncusu Anne Hathaway

açılış: üniversiteden mezun olan 4 genç
filmin kahramanı olacak kızımız (Anne H.) idealist, işçi sınıfı bir aileden, kendine pek güveni olmayan, temiz aile çocuğu
diğer kahramanımız Dexter, bi nevi piç, orta üzeri bir ailenin veledi.
iki zıt karakter, mezuniyet gecelerinde one night stand tadındadırlar, bir şeklide olaylar gelişir ve sadece beraber uyurlar.
günlerden 15 july...
filmde hayatlarındaki çeşitli 15 of julylar gösterilir, beraber geçirdikleri, ayrı geçirdikleri, kavgalı oldukları vs vs
bir yandan derin bir dostluk, bir yandan platonik aşk
oğlan pek uçarı, uçan kaçan ne varsa af etmiyor
birinin kariyeri yükselirken, diğeri dipte kalıyor
sonra gün oluyor devran dönüyor
biri başarılı bir yazar, diğeri hiçe yakın
her şey değişiyor ama tutkular sabit
en sonunda mutlu son geliyor, evleniyorlar, çocuk sahibi olmaya çalışıyorlar, 1 sene geçmesine rağmen tık yok
kızımız son regl olduğu sabah asabiyet içinde, hafiften arıza da yapıyor
günün sonuna doğru akşam buluşmak üzere sözleşiyorlar
ama bummmm hikaye mutlu son ile bitmeyecek
kızımız bisikleti ile ilerlerken bir kamyon altında can veriyor
sonra diğeri hayata devam ediyor

filmin sonunda Dexter'ın nasıl devam ettiğini tam olarak göremiyoruz
ama bu dostluğun/arkadaşlığın/aşkın neden filizlendiğini öğreniyoruz
az biraz belki gözümüzde yaşarıyor

seyretmek şart mı? yooo, hiç değil
ama seyretsek iyi olur mu? evet olur, tatlı işlenmiş bir hikaye, arada hoş dialoglar var
bane ne kattı? biraz daha korku... çok istediğine kavuşursan, murphye tabi isen, muhtemelen biriniz ölürsünüz :)

hani...

hani bazen koca kadın bazen ahmak kız çocuğu oluyorum ya
kız çocukluktan istifa etsem ve sadece koca kadın olsam nasıl olur?

yessssssssssssssssssss

yesssssssssssss
sinirli sabahların arkasından güzel haber gelirmiş...
insan sevinçten ağlarmış

bir sonraki ağlamam, akif'in yırtılışından sonra...
o gün filmi koparacağım işte
kendimi bırakıp sarhoş olacağım gün o gün olacak...

yessssssssssssssssssss

yesssssssssssss
sinirli sabahların arkasından güzel haber gelirmiş...
insan sevinçten ağlarmış

sabahlar sinirlenmek için değildir

bir kaç gündür üzerime kalana sabi hal çerçevesinde, sabahları sadece gülümsemem gerekiyor; ya da insanlarla iletişimi sıfırlamam.
zira nasıl parlayacağım tahmin edilemiyor, başkalarını geçtim ben tahmin edemiyorum.

Sabah kalktım, yıkandım, günlerin aksine gömlek-hırka-makyaj şirin çocuk oldum.
kahvemi koydum, taze simitimi yedim, göreceli olarak mutlu sayılacak yerdeyim.
Öğlen işten çıkıp, teee akşama kadar gelmeyeceğim, dışarıda farklı bir şeyler yapacağım. Hatta arkadaşım saç düzleştirici getirdi, saçlarımla bile oynadım.
O denli kastım bu sabah iyi geçsin diye.

Amaaaaaaa....
ama işte...

aaa Akif'in işinin yanında siz nesiniz ki deyince şafak attı; kendimden geçmişim.
yeni ayılıyorum
beğenmeyene kapı işte orada...
hiç kasmayalım...

Tuesday, November 22, 2011

sen...

- akşam gelsene
- olmaz tüm gün üreticiler vardı, çok yoruldum, maillerime bile bakamadım, onları yapmam lazım
- tamam... yarın yaparız o zaman bir şeyler?
- konuşuruz
- peki... sesin soğuk?
- aklım yapacaklarımda, bitireyim alo derim, olur mu?
- tamam...

ama yawwww

kim ne derse desin en güzel How I Met Your Mother season...
geçen hafta barney bitirdi beni
bu hafta robin damgayı vurdu
ve puştlar her bölümü lannnnn diyeceğim şekilde kesiyorlar
till next tuesday...
geç zaman geççççç

Güneşli Salı

Güneşli ya bu sabah
Neşeli olmak lazım
Gülmek lazım
enerjiyi yüksek tutmak lazım
düşmemek lazım

Geçen bir kaç günün aksine, moralleri yüksek tutmak lazım
nefes almak değil, yaşamak lazım
sıkılmamak lazım

derin nefes...
ve çalışmaya başlama, sonrası gelecek kendiliğinden

Monday, November 21, 2011

bak sen...

- hafta içi bi tek salı olmuyo

- e napalım?

- sen gel suadiyeye

2 lob 1 beyin?

2 lob bir beye ait olabilir
ama o 2 lob benim kafatasımda bir beyin etmiyor
sonra lobdan lobstera atlıyorum ki kendimi maine'de zannetmem an meselesi
ama dağ taş efes olunca bunun da imkansızlığı basıyor üstüme
bir yerlerden bir prosecco gözükür mü acep?
tam şu saatte güneş batıyormuş gibi yaparken, camdan hoş bir kızıllık süzülürken mesela.

ya da öyle olsa ki ben bir spa'ya ışınlansam, elimdeki yasemin-yeşil çay karışımı yaratmış olabilir bu hissi, ama hiç fena fikir değil.
sıcak su, sıcak taşlar, 4 free hand bile olabilir, hatta bile değil, please olsun
üstüne uyku şöyle en bebeksi.

kalkınca gazete okumamalı ama, mesela dersim-sabiha gökçenler, time kapakları, garip gülşen suratları
börghhhhhh