Friday, February 12, 2010

2010 İstanbul Kültür Başkenti ve 2 şehir daha ??

Şimdi hepimiz sanıyoruz ki 2010'da Avrupa'nın kültür başkenti İstanbul değil mi ?
Evet ve Hayır..
Evet kültür başkenti, Hayır sadece İstanbul değil!
bu da bize kapak olsun ama kimse bunu bize söylemiyor, kimsenin de haberi olduğunu sanmıyorum.
Hepimiz sanıyoruz ki Avrupa'da tek kültür başkenti biziz..Nayır! nolamaz !!!
Diğer şehirler
1-Pecs-Macaristan
2-Essen-Almanya

Peki böyle birşeyi niye biz bilmiyoruz, niye bize anlatılmıyor ?
Çünkü kepazeliği örtbas ediyoruz da ondan..
Yapılabilecek tonla şey olabilecekken aslında sadece bize özgü "mış" gibi yaptığımızdan.

Wednesday, February 10, 2010

Garbagescout.com , Eşyaları çöpe değil ihtiyaca olana verelim :)

Garbagescout.com mazisi birkaç senelik bir web sitesi.
NY'a özel bir site, googlemaps'le entegre olarak çalışıyor.
Evinizde fazlalık herhangi bir objeyi çöpe atacağınıza buraya post ediyorsunuz.
işine gelen alıp gidiyor.
Sadece bir fotograf ve adresi etiketlemeniz yeterli.
Bizim gibi "evladiyelik" mal alanlar için pek kıymetli olmayabilir lakin
evinde eşya fazlası olan, yeni eşya alan, eskisinden kurtulmak isteyenler için pratik çözüm.
Kaldı ki bu web sitesine bakıp cevher niyetinde neler çıkar neler ;)
Daha bunun gibi cok kullanisli web siteleri mevcut, sözüm olsun eklemeye devam edecegim.

Tuesday, February 9, 2010

Atmak gerekir ya


Atmak gerekir ya bazen kimi şeyleri
Ama devreye ayıp girer, sabır girer, lazım olur mu ki girer
Girer de girer
6 aydır kullanılmadı ise bir arkadaşlık, aynı eşyalarım gibi atabilir miyim?
Rahatlatır di mi?

Eşyalar bile bir dönem çok işe yararlar, ama sonra... İşgalden başka artıları yoktur
İnsanlara da bunu yapabilsek
Vicdan gereksiz girmese

Monday, February 8, 2010

Hint Fıstığı..fıstığın hindu'su ;)

Hindistan'ın önemli ihracat kalemlerindenmiş kendileri. Aslında ben lezzetine takılmış vaziyetteyim, milattan önce yaptığım bir Amsterdam yolculuğunda girdiğim bir AVM'de kendileriyle tanışmış, bu vesileyle de zevkim tavan görmüş idi..Sonrasında da yurdumuza girdi kendileri..iyi ki de gelmiş, hoş gelmiş beş gitmiş.
Hatta googling yaparken kaju'lu tavuk tarifi bile gördüm, açıkcası denemekte fayda var. O kadar şerefsiz bir fıstık ki, yedikçe yiyesi geliyor, ağızda dağıldığı için tıpkı bizim antep fıstığı gibi ağzı sürekli beslemek lazım!
Bittikçe yiyip iyice şişene, tuzdan cola'ya saldırana kadar yiyesi geliyor...hoş bunun non-roasted versiyonu da var ama ben pek tavsiye etmiyorum..yiyceksen adam gibi kavrulmuş yiyecen..
oy oy oy...
şşşrrppssss

**Bi de kaju aslında tupi yerlilerinden geliyormuş, öyle adlandırmışlar.Meydan larousse'sumsu dip notum**

"Her şeyi, adımı bile unutup"

"Bir misafirliğe gitsem
Bana temiz bir yatak yapsalar
Her şeyi, adımı bile unutup
Uyusam...

Kalktığımda yatağım hâlâ lavanta koksa
Kekikli zeytinli bir kahvaltı hazırlasalar
Nerde olduğumu hatırlamasam
Hatta adımı bile unutsam..."

Melih Cevdet Anday

Böyle bir uyuyasım var işte... Saatlerce belki de günlerce uyuyasım...
Arınmış, dinlenmiş, hafiflemiş, unutmuş halde uyanasım...

Friday, February 5, 2010

Bir kez daha...

Bir cuma daha geldi
Pharmatonlar, Carnitineler, haşlanmış ıspanaklar, haşlanmış balıklar ile gelen bir hafta sonu daha
Arada GATA'ya girememe krizi
Efenime söyliyim Sezin Erbil'in tehdit ile cipini çaldırması,
Meg Ryan'ın sinir krizi geçirip kaçışı,
Ayşen Gruda'nın 1500 sevgili eskitmesi,
Meclis kavgaları,
Arınç ayarları...

Ne güzel hafta idi yalabbim....

500 days of summer

Böyle boş vakitte izlemelik, hoş bir film. Romantik komedi, bir aşk hikayesi...
"Aşkın 500 Günü" diye çevrilmiş dilimize. Zaman geçişleri, flashback'ler vs, bir ilişkinin otopsisi aslında. Ya da anatomisi.
İlk günkü heyecan nasıldı, sonlara doğru neler oldu, ortalarda ne vardı, çocuk ne demişti, kız nasıl gülmüştü, kim neye kızmıştı, kim kimin kalbini kırdı vs vs...
Marc Webb yönetmiş, kızımız Summer rolünde Zooey Deshanel, oğlumuz Tom rolünde de Joseph Gordon-Levitt oynuyor. Kendisini Heath Ledger'a benzettim ben yer yer. Toprağı bol olsun.
Tipler ilginç. Oğlan, kartpostal yazarı mesela. Böyle kocaman bir ajansta çalışıyor üstelik. Ben de yapmak isterdim bu işi.
"Garden State"i seven, bunu da sever. Ben ikisini de sevdim. Canım sıkıldıkça izliyorum evde. Zaman yolculuğunda bir aşkı izlemek, güzel. İnsana iyi geliyor nedense. Böyle minnoş bir film.
Tom'un da dediği gibi:
"This is not a love story, it's a story about love"
Tom şey diyor bir de, yazık: "Boy meets girl. Boy falls in love. Girl doesn't."
Soundtrack'i de güzel, The Smiths filan, hoş...

Kusur, benim imzamdır

"Kusur, benim imzamdır..."
İhsan Oktay Anar'ın "Suskunlar"ından bir cümle.
"Bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacak ve olmalı"
Orhan Pamuk da "Masumiyet Müzesi"ne konuk etmiş.

Kusur... Bize ait olan. Onsuz olmak için çırpınsak da olamayacağımız...
Kabullenmekten başka çaremiz olmayan. Kurtulmaya çalışsak da...
Güzeli de, bizi kusurlarımızla kabul eden...
Bizim de kusurlarıyla kabul ettiğimiz.
İnsan olmak böyle bir şey. Übermensch değiliz.
Masum da değiliz zaten. İnsanız.

Wednesday, February 3, 2010

Kalbini değiştir

Beck'ten, "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" soundtrack'inden:
"Everybody's gotta learn sometime"

http://fizy.com/s/12am56

http://www.youtube.com/watch?v=WIVh8Mu1a4Q

"Change your heart, look around you
Change your heart, it will astound you
I need your loving like the sunshine
And everybody's gotta learn sometime
Everybody's gotta learn sometime
Everybody's gotta learn sometime

Change your heart, look around you
Change your heart, it will astound you
I need your loving like the sunshine
And everybody's gotta learn sometime
Everybody's gotta learn sometime
Everybody's gotta learn sometime"

En uzak mesafe

"En uzak mesafe ne Afrika'dır,
Ne Çin,
Ne Hindistan,
Ne seyyareler, ne de yıldızlar geceleri ışıldayan...
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir,
Birbirini anlamayan."

Can Yücel

Tuesday, February 2, 2010

Birhan Keskin'den

Tam da ruh haline ve havaya uygun... Demiş ki Birhan Keskin:

“Kışı neden bu kadar sevdiğini ve neden her şeyin bir sonla noktalandığını sorma, ben de bilmiyorum. Anı olacak bir şeyim yok, her şeyin dünündeyim.”

Bunu da fistolayayım kenarına:

“Sen güzel insansın

Herkes biliyor bunu
Yaramı alıp uzak şehirlere gidiyorsun
-Saçlarımı düz bir denize ısmarlıyorum

(...)

Hem unutma herkes birilerinin yarasını taşır uzaklara”

Monday, February 1, 2010

Mutsuzluğa dair

Bazen neredeyse elle tutulacak, gözle görülüp kokusu duyulacak kadar somut hale gelebilen, nefes almayı engelleyebilen hal ve durumdur mutsuzluk... Mutluluğun resmi gibi mutsuzluğunki de çizilebilir mi, bilmiyorum.

Ama birilerine açıklamaya çalışmak, kulp takarcasına gerekçe uydurmaya kasmak anlamsızdır, her zaman nedenlerle gelmez size. Bazen sebepsizdir, durağandır; tavsamasını, geldiği gibi yavaşça gitmesini beklemek gerekir...

Öylece durursunuz geçmesi için, korktuğunuzu anlamasın diye yere bile çömelebilirsiniz...

Can dostumun dediği gibi, "Sen kendini mutlu et, birileri mutlaka yanında mutlu olmak ister."

Ki "High Fidelity"de geçen

Rob: Seni mutlu etmek için ne yapmam gerekiyordu?
Laura: Senin mutlu olman...

diyaloğuna bakarsak; mutlu etmek için mutlu olmak gerekir kanımca...

Friday, January 29, 2010

Babaların kızları

"Bugün aklıma geldi yine babam... Babasını kaybetmiş arkadaşlarımla konuşmuştum, bilmeden yarasına bastıklarımla dertleşmiştim, 'Varlığının kıymetini bil o sağken' demişlerdi. Küçükken kötü bir şey olduğunda babamın elimi tuttuğumda duyduğum güveni, 'Gülüm ben burdayım' dediğinde hissettiğim rahatlamayı hatırladım sonra.

Dama düşen yaralı kuşa günlerce bakmamızı, eve getirdiğim her kediyi annemden gizli beslememizi… Suç ortağımdı babam. Annem saçıma-kıyafetime söylenince 'Karışma çocuğa, bırak' derdi. Artık büyümüştüm. Üniversite için gittim yanlarından. Özgürdüm. Hayatı tanıdıkça, daha çok okudukça, siyasetten daha çok konuşmaya başladıkça görüş ayrılıkları başladı.

Bazı tepkilerine kızar, 'Baba nasıl böyle dersin, inanamıyorum' der, öfkelenir olmuştum. Ama gençliğinde yaşadıklarını anlatıyor, gösterilerde ölen arkadaşlarını, gençlik heyecanlarının hayatlarıyla son bulduğunu söylüyordu. O arkadaşlarının adını vapurlara vermişlerdi. Kızıyordum içten içe ona. Bana 'Yapma, bulaşma' dedikçe, 'Ama' diyordum, 'Hep böyle sessiz mi duracağız?' Heyecanını kaybettiği, korktuğu, bana da 'Aman bulaşma' dediği, okuduğum kitapları okumadan eleştirdiği, beni anlamadığı için.

Eski kahramanımı arıyordum belki de. Yine güçlü olsun, yine imrenerek dinleyeyim onu istiyordum. Biliyorum ki geçen zaman geri gelmiyor ve o gençleşmiyor. Konuştuğumuz şeyler azalsa da, mesafeler büyüse de anlıyorum ki, ne kadar uzakta olsak da, eskisi gibi olmasa da hiçbir şey; sadece beni korumak istemiş.

Kızsa da, küsse de ben hep onun 'gülü'ymüşüm. Ellerim artık kocaman ellerinde kaybolmuyor belki, saçları beyazladı, gözleri de daha zayıfladı, yaşlandığını kabullenmekte zorlanıyor; annemle daha çok şey paylaşıyorum belki, ama o hâlâ benim babam… ^

Gazetelerdeki memleket meselelerine, tartıştığımız milli dertlere kadar ne kadar ayrı düşsek de, ben onu pasif olup hemen kabullenmekle suçlasam da, o bana 'Anne baba olunca anlarsın' dese de, değişmeyen tek şey bu.

Çocuklar büyüyünce beğenmez ya hiçbir şeyi, en başta da çıktığı kabuğu; işte o kabuğu yitirmeden anlamaları gereken şey de bu: Babaların kızlarını hep sevdiği…"

Annelerin de tabii... O yüzden benim önceliğim, her zaman onlar. Vaktimin de sevgimin de çoğu onların...

J. D. Salinger'ın ardından...

Severdim Salinger'ı...

Meşhur "Catcher in the Rye" - eski "Gönülçelen" yeni "Çavdar Tarlasında Çocuklar", "Franny ve Zooey", "Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar"ını okumuştum. Çok da sevmiştim. Röportaj vermeyen, fotoğrafı bile gizlice çekilen bir yazardı.

"Boşverin suretimi, yazdıklarım ortada işte" diyenlerden...

Bahsi geçen ilk kitabı ve de tek romanı "Catcher in the Rye", efsaneleşmiştir. "Komplo Teorileri"nde Mel Gibson'ın canlandırdığı karakterin saplantısıdır. John Lennon'ın katilinin üstünden çıkmıştır. Özetle Salinger, Holden Caulfield ile tanıştırmıştır bizleri...

Salinger'a, iki güzel lafını alıntılayarak veda edeyim:

"Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra."

"Bir kitabı bitirdiğinizde, 'Keşke bunu yazan çok yakın bir arkadaşım olsaydı da canım ne zaman istese onu telefonla arayıp konuşabilseydim' diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir."

Güle güle gönülçelen...

Bilge Karasu'dan...

"... Konuştuklarımız başlangıçta her zamanki gibiydi, birbirimizi kavrıyorduk, ele geçiriyorduk, sonra sonra işin can damarına geldik. Durdum. Benden söz açmıştı, beni bulmaktan... Durdum. Sen zaten arıyordun dedim, bir şeyler arıyordun dedim, onları bulmaya hazırdın dedim, o zaman karşına ben çıktım, hazırdın bulmaya, bende buldun o aradığını, bende görmek istediğin, bulduğun şeyleri bulmaya hazırdın..."
(Troya'da Ölüm Vardı)

Teşvikiye'de bir vaha: ÇITIR KOKOREÇ (kapandı artık bay kokoreç)

Çıtır kokoreç, Teşvikiye camii'nin yanındaki sokaktan girince hemen sol kolda..
Ufak bir dükkan..İçerisi temiz, kokoreçler 10 numara, gece yarısına kadar, haftasonları sabah 3'e kadar açık bir mekan.
Uykuluk,Fındık, Kokoreç, Şiş,Köfte menünün vazgeçilmezleri.
Plase olarak günlük olarak yapılan ve Çeşme'den gelen Midye'de tavsiyedir.

Temmuz güncellemesi: Antrikot'tan yapılan ve sosta bekletildiği için ilave lezzet içeren Şiş inanılmaz!
Uyluluk'da denedim o da ayrı lezzettir yenmesi lazımdır, lakin uykuluk her daim bulunmuyor not alınsın.
Kokoreç'in şöyle güzellikleri oluyor ben açıkcası oldum olası yağda kokoreç'e ısınamadım, bu yüzden buranın kokoreçlerine hastayım.
Gerek porsiyon gerek ekmek arası seviyorum yapacak birşey yok.
Midye'lerde yedikçe yiyesi geliyor onlara da yapacak birşey olmaması oraya gidince kendini kaybetmeyi de beraberinde getiriyor.


Fiyatlar uygun,nişantaşı fiyatı değil.O yüzden giderken veya ısmarlarken titremenin alemi yok :)

Adres:
Osman F.Seden Sokak, 1/A Teşvikiye
Telefon: 0 212 / 248 25 25

Dikkat :Çıtır kokoreç yakın zamanda kapandı, Artık yeni dükkan Bay Kokoreç adıyla Hüsrevgerede caddesi üzerinde yolun başında sol kolda yer alıyor.

Teşvikiye cami yanından inen sokaktan giriyoruz,dört yol ağzında solda hemen..
Kokoreç ve tüm ızgaralar meşe odunuyla pişiyor..O yüzden yemesi leziz..

ELİXİR BEY, SİZE KAPAK OLSUN

http://www.sabah.com.tr/Gunaydin/Magazin/2010/01/29/bradin_fazla_kilolari_cok_sorun_olmus

BUYRUN, BURADAN YAKIN...

BİR ÖLÜM, BİN ÖLÜM

Dolu dolu 6 yaşındaydım öldüğünde, okumayı yeni sökmüşüm. Gazetelerde her gün suikastleri, ölümleri okumak normaldi. Başkaca okunacak yoktu ki
O yaşta neden sevmişim, neden hoşuma gitmiş? Muamma
Şimdi bile adını koymam mümkün değil.
bilinçli bir seviş olamaz ya da bilinçlice insanlar öldürülmemeli hali de değil

Bugün "o cezasını çekti, artık sadece İpekçi ailesi için problem olabilir" düşüncesi içimi şöyle bir cız ettirdi. Bugün seyredeceklerimizi üretenlerin başını çeken birinin ağzından çıkmamalı idi bu sözler. Belki bir cahilin evet, belki bir yeni yetmeyi bile hoş görebilirim, hatta ve hatta dans yarışmasına çıkarmasına bile ölçülü tepkim olabilir. Ama İpekçi'yi öldüren artık sadece ailesinin problemi olabilir????

Beyin göçü haksızdırı kim diyebilir şimdi bana?

Thursday, January 28, 2010

Hep böyle mi başlıyor acaba demeden edemedim

Bugün bir haberde okudum.Aslında haberde okunacak şeyi fotoğraftaki adamın ayağına bakarak görebiliriz.
Çok yakışmış ne diyeyim!
Devamını bekliyoruz heyecanla, allah tamamına erdirsin tü tü tü...
Ya bu memlekette herşey şakayla mı başlıyor
Bu grotesk figürlerin bu özgüveni beni göt etmeye devam mı etmek zorunda!
Şaka di mi bu ?

BEKLERKEN

En kötüyü beklerken, ameliyathane kapısına beklerken, test sonucu beklerken bir his olur ya derunda
işte çöktü boğazıma
ne beklediğim haber var, ne hastam, ne testim
sadece boğazıma çöken
üstüme varan
içimi dapdar eden

ne ise o kötü haber gelsin bir an evvel ve başlayabileyim ağlamaya dedirten

gri havalar mıdır acep müsebbibi?