Saturday, January 29, 2011

Mutlu ev balkonundan belli olur

Tüm gün yattığım yerden balkonuma baktım.
Artık ruhsuz, hareketsiz balkonuma.

Yeni taşındığımız günler geldi aklıma, hevesle alınan masalar, çiçekler, balkon için farklı kül tablaları, kurulan sofralar...
Çok büyük balkon değil,en fazla 4 kişi keyif yapılırdı.
Enginar pişirilen bir gün mesela, sonbahardı sanırım, hem sıcak hem serin. Çok gülmüş, çok eğlenmiş, çok konuşmuştuk.

bitti sonra o günler.
Şimdi çıplak bir masa, katlanıp kenara konmuş, haftada bir temizlikte silinen sandalyeler.

Oturduğum yerden gözüken 2 başka balkon. Kış günü bile ne çiçekleri eksik, ne masa örtüleri
soğuğa rağmen arada çıkıyor ev ahalisi o balkona, ya sigara içemeye, ya etrafa bakmaya.
Yaşıyor balkonları.
Dertsiz ev değillerdir, ama mutlu bir evdeler
Balkondan belli...




Yanılsama

pazartesi sabahı 5te başladı ya gün... dün akşam bitti
sanki gün 24 saat değil 120 saat idi
3 firmadan gelen müşteriler, sevkiyatlar, son kontroller, konsomasyonlar...

bizim işte yarısı işinizi yapmak, yarısı bildiğiniz konsomasyon
bu sabah fark ettim ki konuşmaktan ve gülümsemekten çene kaslarım bitmiş
sesim travestiler gibi
gözlerimin altı çökük her gün maksimum 2 saat uyumaktan
yüzümde bir şişlik içilen içkilerden, vücut su toplamış... doğal olarak kilo alınmış
en güzel tarafı ölen müşteri diriltilmiş, problemler çözülmüş...

Şimdi koltukta, yorgan altında yatış, son 1 saattir bira da eşlik ediyor
neden bira? çünkü her şey basit olmalı bugün
2 erkek 1 kadın müşteri geçti bu hafta elimden (evet bayan değil kadın, neden? çünkü cinsiyetini belirtiyorum cümlede, kibarcıklık yapmıyorum)
Gelen kadın İtalya'nın küçük bir kasabasından... hayat dolu cıvıl cıvıl bir kız. Etrafındaki her şeye meraklı, simitten tutun kağıt helvaya kadar. 2 günün yarısı iş idi ise yarısı yemek yemek idi :) her şeyi tatmak istedi... Nasıl mutlu yeni şeyleri denedikçe... Çay demlemeyi ve irmik helvası yapmayı öğrenmişti giderken :)
Salı gecesi onu alana bırakırken, diğer taraftan diğer müşterinin uçağı iniyordu. Şimdiye dek 2 kez görmüştüm sadece ve hep gergin geçen toplantılar olmuştu. yüzüme koydum en büyük gülücüğü, sarılarak karşıladım, önce afalladı, aç mısın derken aldım bunu götürdüm içmeye. Gecenin sonunda annesinin kollarında nasıl öldüğünü anlatıyordu :) Benim kadar cilveden, politiklikten uzak bir kadın nasıl bunları başarıyor şaşırtıcı tabii, işin ucunda iş başarısı olunca gizli kapaklı tüm yetenekler çıkıyor bende demek ortaya :) Ertesi 2 gün araladığım kapıdan içeri iyice girdim içeri, dün öğlen uçağına bindirirken hem benim hamileye (kadın anne oldu çocuk büyüyor, adı hala hamile kaldı. içimden geçen diğer sıfatları saymamdan iyidir herhalde) kızıp başka yere verdiği orderları geri çekip, üstüne bir de yeni bir ürün grubunu daha eklemiştim cebime. İşi olmadığı halde 15inde fuara gelecek, güzel içme arkadaşı olmuşum :)
Onu 2 gibi uçağa bindirip, 2.15 te diğer geleni karşıladım, istikamet Kıraç Köyü. allahtan ilişkimiz oturdu kendisi ile, hem iş hem sohbet yormadan akıp gidiyor. Gece son kontrollerimizi de bitirdikten sonra sabah 6da uçuşu olduğundan ve 3te kalkması gerekeceğinden yemeksiz içkisiz tamamladık geceyi.
Sabah velayeti babada kalan evladın mamasını veremediğimden istikamet koşuyolu idi.
Eve bir girdim ki baba dönmüş seyahatten. Beklemiyordum karşılaşmayı... bir an sanki her şey normaldi, girmem gereken eve girmiştim ve her zaman ki gibi sarılıp öpecektim. salakça uzandımda hatta ama şık bir hareket ile uzatılan yanak ile uyandım rüyadan :) yorgunluktan hep...
bir hoş beş... sonra dönmem gereken eve dönüş. Enteresan şekilde huzurlu ev. Zamanında ki huzursuzluklar o kadar kazınmış ki beynime, hep aynı sahneleri bekliyorum.
Şişmiş ayaklar, akmaya yüz tutmuş makyaj, sigara kokusu sinmiş üst baş... Hemen bir acele duş, ayaklara tuzlu sular, bir pizza, yanına kola... Biraz tv ve koltukta uyuyuş.
Yatağa gitmek bile istemedim, mayıştığım yerde uyumak sadece.
Sabah kedilerin açız lan kalkkkkkk komutları ile 8.30 da uyanış, marketin açılışını beklerken benzin alış, iki kap uyduruk yaş mama ile akşamı etmelerini sağlayış, kahvaltılık bir şeyler alıp, eve geliş.
Bir yandan kahvaltı ederken bir kitaba başlayış ve bitiriş.
Koltuktan kalkabilme ihtimalim sıfır, ayaklarım hala davul...

Bu hafta hareketli, fuar hazırlıkları, yeni yüklemeler, yeni stresler...Az kaldı yahu, 2 hafta, sonra uzaklardayım...


Wednesday, January 26, 2011

Al misketlerini, ver misketlerimi



Ey tüm zamanlar boyunca esen yellerden alınan ilhamların,
Ey yürek üstüne yürek koymaya çekinenlerin,
Ey mezalim ordusunca yönetilen ruhların
ve gördüğü,
ancak bir zaman diliminin anlık nefes alışları olan insanoğlunun
büyük kabusu: Sen…

Kurutulmuş zamanlar bıraktın bana; bir yaşamın günlük misali sayfaları arasında, yere düştükçe saçılan ve saçıldıkça kırılan, parçalanan, toz olan…

Kasıklarıma yediğim tekmelerin acısıyla kıvrandığım, düştüğüm ve kalkamadığım her zaman diliminde; yani gelip kaldıracağını umduğum zamanlarda işte, bir pandik atıp kaçan sen…

Kanıksadığım bir savaşın içinde, kimi zaman fethettiğim bir kaya parçasına sevindirirken, ardımdan dolaşarak, var olan en yüksek zirvemi hep düşman bayrakları ile donatan sen…

Var olduğuna inanılan o ilahi boyutun içinde; milyonlarca sunağın üst üste dizilmesi ile oluşan ve çokça kırmızı, kan kokan bir tahtın tepesinde duran... Elinde milyarlarca uzaktan kumanda aleti, sıkıldıkça değiştirip her birini, kimimizi sağa sola, kimimizi ileri geri yürütürken, pili bitenlerin pilini değiştirmektense fırlatıp atan, bir oyuncağı ile bir ömür boyu oynayamadığından, sıkıldığından, işte hep yeni oyuncaklar isteyen sen…

Hep kendinde olmayanı düşleyen ve oyuncaklarının içine yerleştiren, sonra da senden bir parça olduklarını kulaklarına fısıldayarak kimini ezanların, kimini çanların, kimini öküz seslerinin arasına yollayan; bu garipliği bir mizah anlayışı olarak benimseyen, senden başka kimsenin gülmediğini bilsen bile komik olduğuna inanan sen…

İçine akıl koymayı unuttuğun yüz binlerce beynin; sokak lambaları arasında embesilleşmiş pervaneler gibi uçuşmasına seyirci kalan, “geldikleri yerde çok var nasıl olsa” diye defolu hiçbir üretimini düzeltmeye çalışmayan, kalite belgelerinden bihaber, son kullanma tarihlerini ve raf ömürlerini saçmalıklarla dolu bir ecel kılavuzuna bağlayan, sonra seçtiğin rastgele sayfalardan yaratıcılık dolu sona erdiricilik oyunları oynayan sen…

Ve elinde küresel bir kumbara… Biriktirdiklerini içine attığın, zor günler için sakladığın birikimlerini koruduğun, adına senin ne dediğini bilmediğim ama benim dünya dediğim bu kumbaranın anahtarını kaybetmişken… Bir gün sırf ne kadar biriktiğini merak ettiğin için, çarpıp bir yerlere kıracağını biliyorken… Saçılacağım yer hakkında en ufak bir fikrim yokken… Yani sen benim, birikiminin geleceğine işte bu kadar kayıtsız, bu kadar sorumsuzken ve “Sen doğru olanı yap diye bir emir verdim. Yapmazsan bittin oğlum” şeklinde tehditlerle kumbaranın tepesindeki delikten ara sıra bakıp bakıp kaçıyorken…

Yani aslında sen böyle her daim çocukken... Çocukluğunun tüm düzlüğü, tüm oyunbazlığı ile “Ulan öldüğünde var ya… Öyle bir yere koyacağım ki seni…” diye mızıkçılıklar falan yapan, oyunun tüm kurallarını o an, canının istediği gibi değiştiren, sıkılınca topunu alıp giden sen…

Gelme oğlum bir daha bizim mahalleye… Al misketlerini de… Akşam babama demezsem bak seni…

Loki, Balder'i Öldürünce

Bir bakış açısına göre korku; insanın aslında genlerinde taşımadığı, yaşadıkça ve deneyimledikçe öğrendiği bir olgu... Bir diğer bakış açısına göre ise genlerde miras olarak aktarılan ve ilk fırsatta su yüzüne çıkmaya çalışan şifrelerden biri... Yani biri doğuştan, diğeri değil... Hangisi olursa olsun korku; kişinin yaşamının yörüngesini çizebilecek kadar güçlü, saplantılar yaratacak kadar da inatçı bir duygu...

İnsanda korkunun tarihçesine bakıldığında; ilk çağlara kadar gitmekte pek sakınca görünmüyor. Hatta o çağdaki korku kavramına ayrı bir saygı duyduğumu da belirtmeliyim. Jurassic Park filminde, koltuk kenarlarına tırnak geçirten dinozorlarla bir arada yaşamaya ve hayatta kalmaya, hatta utanmadan bir de avlamaya çalışan bu insanlar; benim günümüz modern çağında edindiğim korku kavramından daha yalın ve daha kesin sonuçlara gebe korkular yaşıyorlardı büyük olasılıkla... Ağaçlarda yaşayan atalarımızın, ağaçtan düşme korkusunun genlerimize kazınmış halini her birimiz yaşamışızdır: Uykunuzdan bir anda, sanki boşluğa düşüyormuşsunuz gibi uyanırsınız aniden. İçinizdeki boşluk duygusunun yanı başında, keskin bir korku da vardır. Etrafınıza bir süre ürkek gözlerle bakarsınız. Yeniden uykuya dalmakta zorlanırsınız. Oysa hep uyuduğunuz odadasınızdır işte.

Bazı doğa olaylarından korkmamayı öğrendikten sonra, kendi kendimize korkacak kavramlar yaratmakta da üstümüze olmadığını kanıtlama yarışına girdiğimiz dönemler başladı, ilk çağlardan sonra... Ateşi bulan insanoğlu, bulduğu şeye tapmaya başladı. Aktif volkanların içine kurbanlar atılmaya başlandı; Ateş Tanrısı kızgınlığını kendi kabilelerine yöneltmesin diye... Doğanın tutarlı kararlılığı devam ettikçe, kimi toplumlar artık ateşten, gök gürültüsünden, şimşekten korkmaz oldular. O zaman da devreye, onların yerini alacak Tanrılar girdi. Çünkü korkusuz olmazdı, bir şeylerden korkmak zorundaydık.

İnanma ihtiyacından doğan ve kimi zaman dehşet, kimi zamansa şehvet yüklü hikayelerle belirli bir sosyal grubun ortak paydasını oluşturan mitolojiler buna en güzel örnekler... Günümüzde hala etkilerini hissettiğimiz mitolojik öyküler, o yıllarda bir kanala girme ihtiyacı duyan korkunun da beslendiği kavramlardan biri oldu. Çok başlı dev köpeklerden, sırf insanlara ateşi verdiği için işkenceye uğrayan tanrılara kadar çok zengin bir yelpazede insanlar; birbirlerinden habersiz binlerce tanrı ile yıllarca korku üstüne korku yaşadılar. Yunan, Roma, İskandinav, Kızılderili, Türk bir çok ulusun mitolojik öyküleri; bu uluslar gün gelip karşılaşana dek kendi içinde tanrılar üretmeye ve yeni korkular salmaya devam etti.

Mitolojinin günümüze yansımalarından biri olan 13 sayısının uğursuzluğu, İskandinav öykülerinden dünyanın her yerine yayılan çarpıcı örneklerden biri... 12 ve 14 gibi gayet masum iki sayının arasında, kendi halinde yaşayan 13'ü uğursuz yapan neydi peki?

İskandinav Güzellik Tanrısı Balder; günün birinde diğer tanrıları brunch eşliğinde sohbet etmeye ve müzik dinlemeye çağırır. Toplam davetli sayısı 12'dir... İskandinav Yalan Tanrısı Loki ise davet edilmez ve çok sinirlenir. Yine de partiye gitmeye karar verir. Parti başladıktan kısa süre sonra arz-ı endam eder fakat kaderin ilginç bir oyunudur ki kendisi o an 13. davetli olmuştur. Parti sırasında "Vay efendim sen beni neden davet etmezsin", "Neden davet edeyim, sen yalancının tekisin ve insanlara yalan söylemeyi öğretiyorsun" gibi mitolojik ve ağdalı cümleler eşliğinde kavga kopar ve Loki, Balder'i öldürür. İskandinav mitolojisinden anlıyoruz ki Balder pek sevilen bir tanrıdır (güzeli kim sevmez!) ve bu yüzden 13. kişi olan davetsiz Loki'nin bu sayısal pozisyonu, o zamandan beri bu sayının uğursuz olmasına neden olur.

Batıl inançların insanlarda yarattığı duygunun adı ne derece korkudur tartışılır tabi... Ama yüzyıllardır nesilden nesile aktarılabilen bu 13 uğursuzluğu o derece güçlüdür ki işte bugün bile hala bilinmektedir. (Eminim hiçbiriniz 13 sayısının uğursuzluğu konusunda "Bu adam neden bahsediyor?" dememişsinizdir.)

Klasik "uğursuz 13" örneği, şaşırtıcı bir hızla çeşitlendirilebilir üstelik. Bakın bakalım tanıdık gelenler var mı?

Köpek uluması, karga ve baykuş ötüşü, gece tırnak kesmek ve ıslık çalmak, iki bayram arasında nikah kıymamak (teknik olarak mümkün değil!), merdiven altından geçmemek, doğum ve ölüm sonralarında "kırklama" törenleri yapmak, yolcu edilenin ardından su dökmek, sabah kara kedi görmek ya da kara kedinin önünüzden geçmesi... Evrensel ve yöresel olarak inanılmaz uzun bir listeden sadece birkaç tanesi...

Acaba diyorum bazen; Yalan Tanrısı Loki, Güzellik Tanrısı Balder'i öldürmeseydi dünya nasıl olurdu? Ya da Güzellik Tanrısı Balder; Yalan Tanrısı Loki'yi öldürseydi benzer bir durumda, 13 sayısı yine uğursuz olur muydu? İşte bu aslında varolmayan gizem bile, azmeden kişiyi korkunun kucağına atmak için yeterli...

İlk çağlardan bu yana edindiğimiz "korku oluşturucu"ların büyük bölümünde, önemli bir ortak nokta olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor: Bilinemezlik... Demek ki bir korkuyu sürekli beslemek istiyorsak, korku kaynağı hakkında çok az gerçeğe ulaşabilir olmamız ön koşul. Kaynağı açıklamaya başladıkça, korkuyu da yenebiliyoruz. Doğa olayları bize bunu gösteriyor. Açıklanamayan mitler yaratıldıkça, korkunun da sürecini uzatmak mümkün olmuş. Şimdilerde sadece öykü olarak okunan bu mitolojik yazılar, zamanında inanılmaz bir mekanizma olarak yaşamış ve canlı tutulmuş.

Açıklayamadığımız olaylardan ya da kavramlardan korkmak, bilinmeyenden korkmak; zaman içinde "yetersizlik" kavramını da beraberinde getirmiş. 21. yüzyılın modern dünyasında yaşayan insanları bugün Loki, Ares, Poseidon gibi mitolojik tanrılarla ya da doğa olayları ile korkutmaya çalıştığınızda, alacağınız onlarca eğlenceli tepki olabilir. Yüksek olasılıkla bundan 200-300 yıl sonra; bugünün insanının korkuları için de aynı durum geçerli olacaktır.

Kısa bir özet çıkarırsak; korkuyu farklı şekillerde tanımlayanlar çıkacaktır, ama anlamaya ya da yenmeye yetersiz kaldığımızdan korkarız. Korkumuzu sevmediğimiz için, bir şekilde onu anlamaya ve yenmeye çalışır, bunu bir gün başarırız. O zaman da yetersiz kalacağımız yeni bir korkunun peşine düşeriz. Bu kısır döngü, korkunun ta kendisidir.

Tuesday, January 25, 2011

Yıl 1965...

Bulanıklaşmış görüntüler ve silikleşen, birer fısıltı haline gelen sesler... Bir anıyı yaşanmış kılan ne varsa, herbirinin teker teker flulaştığını anladığında ne yapmalı insan? Kesintisiz, net ve çıplak biçimde hatırlanabilen son şey sadece bir isimse artık, ne yapmalı?

Gökyüzüne doğru yükselen solgun, gri, dışı da içi de hapis binalarla örülü sokaklar... Bu sokaklardan oluşan caddeler ve işte bu caddelerden örülü bir şehrin tam göbeğindeysen; tüm şehrin bir hapishane olduğu gerçeği ile burun buruna yaşarken günlük havalandırmaları, voltaları; hatta bu koca hapishanede her an bir yaşam kavgasının tam da ortasındaysan eğer...

Bir çırpıda okunan sürükleyici bir romanı, bitirmiş olmanın huzuru ile kitaplığın raflarına kaldırdığında; bunca sevdiğin ve değer verdiğin kitabı yıllarca belki yerinden bir daha almayacak olman garip değil mi? Bunca sevdiğin ve seni sürükleyen, bir solukta tükettiğin bu kitap, belki diğerleri arasında sayfaları en hızlı solacak olan kitapsa, bu nasıl bir değer vermedir? Okudun ve bitirdin! Bu mudur?

Hızla soluklaşan sayfalar, toz tutan sayfa kenarları... Bir kitabı okunmuş kılan ne varsa herbirinin tek tek terkedilmişliğe bulandığını anladığında ne yapmalı insan? Kitabın sırtına gözün değdikçe hatırladığın ve “ben bunu okumuştum, güzeldi” diyerek bir başka kitaba yöneldiğin her an için nasıl bir hesap sorulmalı?

Yıl 1965... Kameranın arkasından bir ses yükselir: Motor!.. Metin Erksan’ın sesi, Sevmek Zamanı adlı filmin siyah beyaz karelerini ardı ardına iliştirmektedir birbirine... Siyah beyaz bir film için fazla renkli bir mesleğe sahiptir Halil... Adada ustası ile boyacılık yapmaktadır. Boya işlerine başladıkları bir köşkün duvarında bir fotoğraf görür Halil ve fotoğraftaki surete aşık olur. Bu aşkı hisseden Meral, kendisine fotoğrafından aşık olan Halil’in aşkına yanıt verir. Halil ise sadece bu surete aşıktır.

Yıl 2010... Siyah beyaz fotoğrafların solması için güzel bir yıl... Bir anıyı yaşanmış kılan ne varsa, herbirinin teker teker soluklaştığı zamanlar... Fonda karışık ve kalabalık bir Çiçek Pasajı sesi... Siyah beyaz filmlerin, kaytan bıyıkların, briyantinli saçların zamanından gelen bir taş plak... Sazlar bir taksim geçerken, güftenin üzerine binen bir Müşfik Kenter sesi... İnce, uzun ve artık çok eski rakı kadehlerinin birbirine değdiğinde çıkardığı puslu ve geçmişten gelen çınlamalar... Dışarıda soğuk bir istanbul gecesi... Yağmurun altında 1965 model otomobiller... Birçoğu direksiyondan vitesli... Birçoğu henüz daha düşmemiş Bostancı-Taksim dolmuş hattına... Bunun için daha çok zaman var.

Çiçek Pasajı’ndan çıkarken, arkasında hüzünlü bir akordeon sesi bırakan genç ve sarhoş bir adam... Çıkmadan önce mekana son bir bakış ve gecenin, yağmurun insafına bırakış kendini... İstiklal yerine Tarlabaşı Bulvarına sapan ayaklar... Parke taşlarda yankılanan topuk sesleri, bundan 2 yıl sonra kapının önüne gözü yaşlı bir kadın tarafından bırakılacak bir çift ayakkabıya ait... Ölüm, ardında yaşanmışlıklar bıraktığı için olsa gerek, hep birileri için kırılgan olacak.

1965 ile 2010 arasında herhangi bir yıl, herhangi birgünün herhangi bir saatinde, herhangi bir Müşfik Kenter, Çiçek Pasajı’ndan çıkıp yağmura ve solgun kente bıraktığında kendisini; keskin ve çıplak bir şekilde hatırlanan tek şey belki bir suret olacak. Çoğu zaman ismi bile bulanıklaşmış bir suret...

Ve bu kentin binalarının içini ne kadar rengarenk boyasa da boyacılar duvarlardaki aşık olunası fotoğraflar için; kentin suretini çizen dış yüzeyler hep gri, bulanık, flu kalacak... Bir anıyı yaşanmış kılan ne varsa; bir kentin suretinde bulanık, yarası alışıldık bir iz olarak solacak...

Saturday, January 22, 2011

Ben değildim sanki...





Ben değildim sanki bu evin her bir eşyasını alan
Ben değildim sanki 1998-2008 arası her ay kirasını aidatını elektriğini suyunu ödeyen
Ben değildim sanki buzdolabına giren her yiyeceği alan
Ben değildim sanki başka zevkler için 3 tv özel sistemine para ödeyen
Ben değildim sanki evin her ayrıntısı için kafa yoran, uygulayan, koruyan
Ben değildim demek ki sinema paralarını ödeyen
Ben değildim demek, kazığı gırtlağıma kadar yiyip arabasız kalınca ev arabasız kalmasın diye ne yapıp edip araba bulan
Ben değildim demek bildiklerimi bilmezden gelip, bir şey yokmuş gibi davranan
Ben değildim demek daha bir sürü şey...
Hiç biri ben değildim her halde...
Uyumuşum ben senelerce....

O kadar yokmuşum demek
Benim intikam duygularımdan korkmamak aptallığın en büyüğü

Let the game begin...

günün gülümsemesi versiyon bilmem kaç

Sabah 10...
sinemam geldi
gittim
sadece ayı yogi hemen başlıyor
girdim
çok güldüm

ama en çok güldüğüm, boşanmış babalar veya yüzüğünü çıkarmış babaların yavşama kapasitesi
sağımda bir baba kız, solumda bir baba oğul
avlanmak isteyen hanımlar: buyrunuz cumartesi sabahı çocuk filmlerine
eliniz boş çıkmazsınız :)

Friday, January 21, 2011

günün gülümsemesi

a(d)nanı da al git tayyip!!!!



aminnnnnnnnnnnnnnnnnnnn
gerçi kimle beraber gitse kabulüm...

Tuesday, January 18, 2011

soruyorsun ya...

nasılsın diye. bildiğin kötüyüm...
iyi değilim
iyi olamıyorum
çünkü içimde hep bir şey eksik
çünkü kafamda ne olduğunu bilmediğim bin tane soru var
cevap bulamıyorum, bulmamın imkanı olmadığını da biliyorum
kendimi zorla sevdiremeyeceğimi de biliyorum

ben alışmaya çalışıyorum yalnızca
iyi giden tek şey iş
o beni ayakta tutuyor, yoksa bildiğin ölüyüm

ama hep çabalıyorum
hayatta pes etmemek için çabalıyorum
gülmeye, eğlenmeye, ayakta kalmaya çabalıyorum karşıma çıkan her engele rağmen

soruyorsun ya ne yapıyorsun diye
çalışıyorum sadece, keyif yapamıyorum hiç
tv dahi seyredemiyorum
her şey hızlı hızlı
yeni diziler başlıyor, elim telefona gidiyor, sonra durmam gerektiğini hatırlıyorum
bir yemek görüyorum, elim telefona gidiyor, sonra duruyorum
bir şey oluyor, anlatmak istiyorum, elim telefona gidiyor duruyorum
geceleri koltukta uyuyorum mesela, boynum ağrıdığında eskiden tanıdık bir şeyler buluyorum kendimde, elimin telefona gitmesi gerekmiyor
içimden eksilteceğim organlar için cesaret toplamaya çalışıyorum mesela, ama hala bulamadım

nasılsın diyorsun ya
bok gibiyim
yalnızım
kendimi kimsesiz hissediyorum
herkese rağmen, benim için her yapılan güzel şeye rağmen mutsuzum, hep numara yapıyorum
ama gel bile desen bana bir gün, gelmem... o kadar kırgınım, o kadar güvensizim artık sana
dağ yıkılır, sen yıkılmazdın çünkü
bir tek sen beni yarı yolda koymazdın çünkü
bir tek senin için ne duvarım vardı, ne gizlim
tüm silahları ben vermiştim eline seve seve

ne yapıyorsun diyorsun ya
işte böyle sitemler büyütüyorum içimde
ağlıyorum sonra kimse görmeden
özlüyorum
senin olmadığın her yerde anasını satayım eksik, mutsuz, kırgın, öksüzüm

böyleyim işte, 38 yaşındayım
belki bir gün aşık bile olurum
bir gün belki mutlu bile olurum
gözümün içi bile güler bir gün
sadece o günleri geri getiremem... bir daha yaşayamam
obsesif değilim, sana yalvarmıyorum, seni geriye istemiyorum
sadece kontrollü bir şekilde sana kırgınlığımı bitirmeye çalışıyorum, kendim bitmemek için
sanki bir vakit güzel bir şeyler başaracakmışım hissi var içimde
o his beni ayakta tutuyor, çabalarımı devam ettiriyor

böyle darmağın, karışığım işte...
fotoğraflara bakıyorum... dalıyorum, gidiyorum
bir gün ayın sekizlerini saymam belki diye ümit ediyorum
her domatese keşke çöplükten gelse diye bakmayacağım günler de gelecek bir gün mutlaka

böyleyim işte, karışık....

Hepi de bört dey tuu yuuuuu

Açmışsın bir başlık, ofişıl 38 diyerekten... Lakin o kadar kolay kurtulamazsın. Elixir'in doğumgününde bir halt edemedim, bari seninkinde birşeyler çiziktireyim ey "Seden"

Öncelikle teşekkür ederim. "Düzgün" kavramının iki ayaklı, nefes alan, canlı kanıtı olarak hayatıma girdiğin ve bu insan denen garip canlıda hala umut varmış dedirttiğin için :D

Öte yandan bir kere daha teşekkür ederim; lafı dolandırmayan, kısa, net, ne demek istiyorsan öyle diyen yaklaşımlarının tümü için...

Hayata çoğu zaman aynı pencereden baktığımsın. Bazen binanın farklı katlarında olabiliyoruz ama, hep aynı yöne açılan pencereden görüyoruz hayatı... Bu da kendimi yanında sonsuz rahat hissetmemi sağlıyor, ki bunun için de teşekkür ederim.

Sana Elixir için, Elixir'e de senin için teşekkür ederim; hayatıma birbirinizi kattığınız için...

Dost olmanın, karşındakini anlamanın ve ilgi göstermenin, kavramanın; illa vıcık vıcık bir ilişki ile, illa dakika başı konuşmak zorunda kalma ile ne bileyim bir hafta yüzünü görmeyip sesini duymasan sekteye uğrayacak samimiyet çizgileri ile tanımlanmadığını kanıtladığın (kanıtladığınız) için de teşekkür ederim.

Kısacası Seden kişisi; doğduğun için teşekkür ederim :)

As of today...

officially 38!

Monday, January 17, 2011

aklıma gelmezdi...

aklıma gelmezdi hiç başka bir takım ile gurur duyacağım...
bir gece önce evde konuşurken, hırsımdan ağlıyordum
gidişata dur diyememeye, gün be gün elimizden alınan tüm özgürlüklere
gün be gün değişen çehreye
ses çıkarmaya korkanlara

ama o akşam sevinçten ağladım
her şeye rağmen sesini çıkarmaktan çekinmeyen o topluluğa ağladım...
bunlar gs li olamaz diyen başkana inat, türk onlar diye diye ağladım
kimse mi ses çıkaramıyor derken, bu ülkeden gitme planlarına hız verirken, umut geldi bir parça içime.

Saturday, January 15, 2011

Merak Ediyorum...

diyelim bir futbol takımımız vardı
Adı x idi
x takımını finanse eden y şirketi olsa idi

hükümet bir karar çıkarsa idi ve x takımının adı değişmesi gerekse idi ve y şirketinin ortakları takımı kapatmakla isim değiştirmek arasında gidip gelse idi, sokaklarda kaç kişi vardı?
İsyan ne düzeyde idi?

Efes Pilsen ektiğini biçiyor olabilir, seneelrdir sürdükleri tekelci tavrın bedelini ödüyor olabilir.
En azından kendi adıma oh olsun pezevenge diyemiyorum.
Yasakların tatsızlıklarını az buçuk hatırlayan olarak, aklı ererek yasakların halkları götüreceği yeri bilen olarak bu konuda susmayı, bir şey yapmamayı kendime yediremiyorum.
Şu an katılabileceğim tek bir gösteri var: http://www.akpyeiciyoruz.org/

29 Ocak'ta ben orada olacağım, tek başıma olsam bile gideceğim ve içeceğim.
Aylardır ağzıma pek içki koymamakla beraber gidip inadına içeceğim.
İster özgürlüğümü kaybetmenin şerefine, ister haklarımı korumanın şerefine... hiç fark etmez.
Ben içeceğim o akşam. Var olduğumu saklamayacağım.

dilerim ki başkaları da orada olsun. İçine binbir hile karıştığı şüpheleri olan seçimlerin aksine, hilesiz hurdasız kimler var özgürlüğünü isteyen net göreyim.
İstiyorum ki ömründe ağzına içki koymamış olanlar bile ellerinde meşrubatları ile orada olsunlar. İstiyorum ki bu halkın 60%i aptaldır artık tarih olsun, özgürlüklerimiz sözkonusu olduğunda kafamızda art niyetler olmadan birbirimize sahip çıkabilelim.

Muhtemelen rüya alemindeyim yine.
Olsun... I have a dream...

Friday, January 14, 2011

Parmak kaldırın

cuma akşamı gecenin 9unda çalışmayı, diğer şeylere tercih eden salaklar parmak kaldırsın
Ben, ben, ben

alkış alkış
10 puan 10 puan 10 puan
hey gidi Barış Abi....

Thursday, January 13, 2011

İnsan nasıl daha enerjik olur?

Mesela aşık olursun, için içinden taşar, olursun bir atom karınca
Enerji drinks? ıhhhh sevemedim oldum bittim tatlarını
spor? ooooo yeahhhhhhh ama en erken gidiş cumartesi sabahı. bendim di mi her gün minimum 2 saat yapan. nihahahhahha
güzel bir sevişme? uyyyyy fişşek ederdi
uyku? hadi canım, o baştan tembellik
meyva? hmmmm biri soyup getirse idi

işten çıkıp gidip annemi almam lazım, önümdeki liste daha bitecek 26 kalem işi işaret ediyor.
yapmasam, yarın üzerine gelecek bir 38 daha, aha da kriz
ben de enerji: sıfır
bildiğin bitti, kalmadı, ikea usulü

e madem işi yapamıyorsun, çık git al anneni eve götür? olmaz, ya biraz dinlenince enerji bir iki birim oynarsa?
tuvalete bile gidemiyorum, ayağımda bir ağrı
ama maşallah dil pabuç, post yapacak zaman var
beyinsizim diyorum, elixir inanmıyor...
mantık çık diyor, içim yat koltuğa uyu diyor
ofis sıcak nasılsa
camların filmi gelse, uyuyacağım
açık camla olmaz şimdi

çıkıyorum, karar verdim

Tuesday, January 11, 2011

Azıcık güneş...

Azıcık güneş içimi açar mı?
Ya da yavaşça yerleşmeye başlayan ofis?
cuma akşamları saat 6dan sonra ofiste geleneksel 3 kişilik içişleri başlattık tüm yasaklara inat, var ol patron.
Tekstil zeka seviyesi ve eğitim seviyesi düşük bir sektör evet, ama best ofları yakalamada oda arkadaşım birinç ben ikinç.
bugün patronu önemli bir görüşmeye yolladım, elim yüreğimde sonuç bekliyorum, eğer hallederse en büyük ciroyu açık ara elime geçireceğim.
altı üstü 2 satır yazacaktım şuraya, ama skype'tan saldırı başladı. ben siperime döneyim, çok çalışmam lazım çokkkkkkkk

Saturday, January 8, 2011

Teneşir vakti mi?

aklıma eskiler düşüp düşüp duruyor.
hep bir günler aklımda, yenilerinin oluşamayışı ezik ezik içimde.
mesela, sene 1986-87 olmalı. rumeli caddesinde airport'a giriyoruz, kazakları alıp çıkışımız aklımda.
Sene 1990, burcu ile yeşilköy sahilde yürüyoruz, ehliyet, bay x, okulda olanlar derken dedikodudayız. Hatta o o gün yeşil paltosunu giyiyor, bende o çok sevdiğim, senelerce atmaya kıyamadığım çağla yeşili kabanı yeni almışım. Sene 2003, eminönü ofis, gelen kocaman paralar, üst üste başarılı işler. Sene 1998, İtalya sınırda bir kumarhane, açık büfedeki bir kanepe... Lezzeti geldi biraz evvel ağzıma. Sene 1987, aylardan temmuz. Nice'te bir piyano bar. allahtan görünüş büyük, girebiliyoruz içeri. cin tonik... piyanodaki yaşlı amca zingarella çığırıyor. Sene 2001 saçlarımı kızıl yapmışım, omuzlarımda saçlarım, koyu mavi salonlu evimdeyim. Sene 2006, ofis ümraniye'de, tuvaletteyim ve bir telefon konuşması nefesimi kesiyor...
Bir yaşa kadar düşünmüyor insan, acaba bu son mu idi diye. Ama bugün aklımda, Mart 2010, yağmur altında son öpülüşüm. Dahası yaşanır mı? Bilmem.

Dün mesela, kabus gibi bir gün geçti. Ofis hala pis ve ayakta, çünkü ancak bugün girdi ustalar boya için, pazartesi temizlik-ofisi yerleştirme-2 koleksiyon ihracatı, salı camların temizliği ve camların film kaplanması, perşembe/cuma italyan var, aynı perşembe-cuma annemin ameliyatı. Cuma günü ofisten çıkması gereken dünya kadar numune, tek derdi zaman geçirmek olan kalite kontrolcünün 3 numunemi kontrol etmesinin 1,5 saat alması, benim etmem gereken 50.000 telefon, italya'da bir gün ve sadece cuma günü olması gereken bayramın perşembe-cuma yapılması ve yarım kalan bilgi akışı, dolayısı ile buradan geciken üretimler ve cıyaklayan üreticiler. Beden seti yap diye 50 kere tembih ettiğim adamın tek beden numune gönderişi ve akabinde tatil-matil dinlemeyip çalışan yegane müşterinin hönkürüşleri. 3 günde gelecek paranın sevgili hamilemin katkıları ile yanlış evraklarla yapılması ve yaşanan kriz, müşteri orada malı çekemez, üretici burada param ödemelerim diye cıyaklar. Red edilen malın, son anda kabul edilmesi ile apar topar çıkarılması. Diğer koleksiyonun adamların bir derdi sebebi ile 9 ayrı adrese gönderilecek olması ve 9 ayrı işlem eklenmesi. Saat 4,5ta numune sende diyen üreticinin, kafasına göre işi pazartesiye atması, en problemli müşteriye herifin sözüne güvenerek hocam numune pazartesi sabahı ofisinde don't worry denmesine müteakip değişikliği bildirince kopan fırtına, akabinde bende kopan fırtına, uçarak yenibosnaya gidiş atölyeyi dağıtıp malı alış, ofise dönüş... ve unuttuğum nice diğerleri. sadece dün olanlar.
akşam 7de patronu bira almaya gönderiş, 2 çalışan birpatron ayakları masayı kaldırıp biraları içiş ve günün bitişine seviniş. Patronu bir de kuruyemiş alaydınız ya diye hafiften azarlayış, yarım saatte feci bir dedikodu trafiği. Saat 10da köprüden geçerken kardeşten gelen biz teyze ile il faro'dayız gel çağrısını kabul ediş ve gidip onlarla bir espresso içip, iki dedikodu çevirip, azıcık kahkaha atıp eve dönüş ve bir sigara sonrası 11de yatağa giriş. Kımıldamadan uyuma ve işte bu sabah... Saat 9-11 arası kalite kontrolcü-üretici-patron arası telefon trafiği. Şimdi duruldu ortalık.
Yapmam gereken 1001 iş daha varken ben koltukta bağdaş kurmuş yazmadayım.
İş başına...