Friday, December 25, 2009

Heyecan

Heyecan, gerçekten duyulası mıdır yoksa ara sıra duyulunca mı heyecan kontenjanına girer..
Var bir heyecan, kalbin ritmini %15 artıran, boğaza doğru daraltan, salgı bezini harekete geçiren..
gerçekten duyulası sanırım..

Tuesday, December 22, 2009

Paket

Bazen günleri paketliyesim geliyor, bugünde öyle idi.Kocaman bir paket yapıp, içini doldurup, sonra üstünde zıplayıp paketi ambalajlayıp kuzey kutbuna gönderesim geldi..
iyi de yaşadık üstüne üstlük..
sevimsiz oldu..
olsun o da iyidir..
olmadı..kedidir kedi..

Friday, December 11, 2009

Doğum Günü hadisesi

Bugün benim doğum günüm.Kendime kıyak yapıyorum.
Tarihe not bile düştüm.
Megalomani pik yapıyor.
hahaha

Monday, November 30, 2009

Harika bir film..Şahane bir soundtrack "Funny People"

Bazen kötü bir vaktinizde o vakti tersine çevirecek bir film seyredersiniz ya..hani..o filmlerden işte..
Nefis oyunculuklar ve Şahane müzikleri eşliğinde bir Judd Apatow filmi..Sabahtan beri 8'nci tekrar'a geçtim müzikleri...o kadar güzel..o kadar sade..


Saturday, November 28, 2009

Bayram dedikleri

Eskiden bayram diye birşey vardı artık adı kaldı tadı tatile dönüştü.İki kelam yazasım geldi.
Madde 1:
-Bayram tebriği mail yoluyla olmaz, ayıptır, görgüsüzlüktür.
Madde 2:
-Bayram tebriği sms yoluyla olmaz, ayıptır, görgüsüzlüktür.
Madde 3:
-Bayram tebriği madem kişiye özelse ya telefon açılır yada bizzat evine gidilir yerinde tebrik edilir.

Bu yüzden bana ilk 2 maddeyle bayram tebriği yapılmasını gerçekten kişisel hakaret gibi algılıyorum. Aramaya, haber vermeye tenezzül etmeyen eş,dost ahalisi bana ultra yapay geliyor.

O yüzdendir ki yıllardır gerek mail gerekse sms yoluyla tebrik edenlere geri dönmem.
hoşlanmıyorum bu yapaylıktan..vaktim yoktu falan gibi mazeretlere ise kahkahalarımı yolluyorum.

Monday, November 23, 2009

Patti labelle and Michael McDonald - On My Own

Taa lise zamanlarımdan kalan bir şarkı.. Patti Labelle ve Michael McDonald'ın söylediği.."On My Own."
Bir kaç gün önce beynimden fırladı, üç dört gündür, günde 4-5 kere minimum dinliyorum..
Hafıza çok enteresan 15 yaşımdayken dinlediğim şarkı 20 küsür yıl sonra pörtledi..

Sözleri de şurda..hatta ne enteresan geldi şimdi...

So many times
Said it was forever
Said our love would always be true
Something in my heart always knew
I'd be lying here beside you
On my own
On my own
On my own

So many promises never should be spoken
Now I know what loving you cost
Now we're up to talking divorce
And we weren't even married
On my own
Once again now
One more time
By myself

No one said it was easy
But it once was so easy
Well I believed in love
Now here I stand
I wonder why

I'm on my own
Why did it end this way
On my own
This wasn't how it was supposed to be
On my own
I wish that we could do it all again

So many times
I know I should have told you
Losing you it cut like a knife
You walked out and there went my life
I don't want to live without you
On my own
On my own
On my own

This wasn't how it was supposed to end
I wish that we could do it all again
I never dreamed I'd spend one night alone
On my own, I've got to find where I belong again
I've got to learn how to be strong again
I never dreamed I'd spend one night alone
By myself by myself
I've got to find out what was mine again
My heart is saying that it's my time again
And I have faith that I will shine again
I have faith in me
On my own
On my own
On my own

Saturday, November 21, 2009

Çok sevmezsen, çok acımazsın

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.

Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de
korkmazsın.

Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…

Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim.” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan birşeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait
olacaksın.

Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem
de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

Can Yücel

-------------------

İlişik yaşamak... Böyle hep birşeylerin kıyısında köşesinde... Hiçbir şeyin tam olarak içine giremeden. Ağzını doldura doldura "benim" diyemeden... Yüreğini doldura doldura "benim" diyemeden...

E hadi sen böyle yaşayacaksın. Diyelim ki böyle mutlu oldun. Korurdun kendini. Engebeler azaldı. Yaşam daha bir düzenli akmaya başladı diyelim...

Ya O?.. O da mı ilişik yaşayacak sana? Böyle hep kıyında köşende? Böyle hep, tam olarak içine giremeden... Sana "Seni seviyorum" dediğinde hiç dolu dolu dökülmeyecek mi o sözler? Hiç tam anlamını bulmayacak mı?

O böyle olacaksa, sen de işte tam olarak böyleysen; kim neyin içinde, neye ilişik kalacak? Hep birbirine sadece sürtünerek, sadece teğet geçerek mi yaşanacak ilişkiler? İlişkiler hep ama hep "ilişik" mi olacak?

Sunday, November 15, 2009

Pazar

Pazar can'dır..Pazar yatılasıdır..Pazar temizlik günüdür, Pazar dertop vaktidir..Ama ne oldu..Cuma günü meğer Pazar günü hortlayası tutulasıymış..
Bir email haftasonunu pörtletebiliyormuş..
Gerginlik pazartesine taşınacak..
hay bin kunduz..

Thursday, November 12, 2009

bencil olmak

Bu saatte kendimle başbaşayım..Günün yorgunluğunu anca atabildim..Hatta yirmi dakika önce sokaktaydım.Gece yarısı sokağa attım kendimi..öncesinde de 2 tane migren hapı attım..sokakta duruldum, kendime geldim..kendimle başbaşa kaldım, kendimle dertleştim..Telefonda söyleyemediklerimi toparlamak için, telefonda keşke şunu da diyeydim diye yarım saat dil döktüm kendime..
Empati zor şey..
Kendini dinlemek daha zor, kendine hakim olmak, susmayı öğrenmek ama asla doğru bildiğini saklamamak..saklayanların maskesini düşürmek..
zor be..
Bencil olmak da zor şey...

Kendimle dertleştiğim bu saatlerde, kendime not saklamak için yazıyorum..
yazıyorum ki gün olunca bu yazımı tekrar okuduğumda suratımda belirecek o hüznü hazmedeyim, tekrar okuğumda belki suratımda belirecek o gülümsemeyi hazmedeyim...
Evet bencillik de iyidir..
Buna mı bencillik diyosun diyene de budur diyorum..

Tuesday, November 10, 2009

7 FARK - TWITTER

nytimes

New York’s Voice of Dissent on Gay Marriage http://bit.ly/2iFvid


HTGazete
Nihal'den Behlül'e aşk öpücüğü VİDEO: Aşk-ı Memnu'da heyecan doruğa çıkıyor. http://bit.ly/3vINxk

Bulun yine 7 farkı

Wednesday, October 28, 2009

Übermotor

Sevgili okuyucu, eskiden çok da fi olmayan tarihlerde, motorluk hayatın pek de monoton olmayan parçasıydı.En azından kabul edilebilir ölçülerde gerçek idi.Hoş motorluk sadece kadın değil erkeklerde de yoğun şekilde görülmekteydi. Yani kastettiğim şey şıpsevdiliğin bir pıt üstüydü.
Şimdi ne hale geldik izah edeyim müsadenizle..
İlişki yaşamaktan korkan tüm kadın milleti erkeği zikip bırakma peşinde..aman yapışmasın, aman gerek yok..aman uzasın hesabı..
E bu bize neyi tanıttı..ÜBERMOTOR...
Yaratıktan hallice, mümkünse sıvıyla beslenen, pandispanya götlü (afedersin) uzun bacaklı dişi..
Ha araya patatesler girmiyor mu..girsin efendim kime ne..
Efendim bu ÜBERMOTOR'lar artık motorları aşmış şahsiyetler..
Farkına vardığınızda aynı anda bir elin sesi, iki elin orkestrası kadar adamı aynı anda idare edebilen, hepsini istisnasız köpek edebilme yetisine sahip, biriyle birlikteyken ötekine şuh mesajlar yollayabilen ÜBERMOTOR...
ÜBERMOTOR kariyer hedefini Y...AK hastalığına tutulmuş gibi sürdürebilen canlı türüdür.
ÜBERMOTOR hedefini yakalar ve bırakmaz.Taa ki canı istediği bir diğer adama gidene kadar..
Sömürür, sömürür..bitirir..sivrisinek gibi..canı ister ve diğer canlıya konarak hayatını sürdürür asalakça..
ÜBERMOTOR'un sınırsız backup kapasitesi vardır, beraber olduğu adamdan sıkıldığında yukarda da belirttiğim gibi parmakların sayısı kadar yedeği vardır, hiç yorulmaz devam eder..
Valla ben yazmaktan sıkıldım, ÜBERMOTOR gitmekten sıkılmadı..
Çevre çok kötü okuyucu..ÜBERMOTOR'lara dikkat et kıçının dibinde seni kesmekle meşgul..Aman diyim..

Disco Fever..this is just the beginning...

Uzun uzadıya bişiyler yazmanın manası var mı sevgili okuyucu..Budur mevzu..gerisi laftır..dombilidir, taodur..madem biraz lifestyle öğrenmeye niyetin var o halde durma dinle..aç bi şarap..sadece dinle..

http://www.youtube.com/watch?v=v8Hw6yAaeBw


7 FARK


Dangalak ile aptal arasındaki 7 farkı sayın bana
Bitince aptal ile vefalı arasındaki 7 farkı sayın
O da bitince vefalı ile dangalak benzerliklerini tespit edin

Aaaaa o ben mi imişim?
hiç aklıma gelmemişti
bir de aklınızda olsun, benden aman uzak durun
Başınıza ne gelir bilenmez, kim bilir neler ederim

Tuesday, October 27, 2009

Hayat Kırıklığı

Hayallerle yaşayan bizlere mahsus olması gereken bir olgu aslında bu. Hayatı yaşarken hayalci olup, gerçeklerden kaçıp hayallere sığınmaktan mütevellit ilerde yaşanan kırıklık..
Hayatla yüzleşmenin verdiği, hayattan kaçamamanın verdiği kırıklık..Oysa ne güzel hayaller kurmamış mıydık..
Bir evimiz olacaktı, o evi istediğimiz gibi dekore edecek, mutfağını istediğimiz gibi düzecek, her bir parçasını kendimiz yapmayacak mıydık..noldu peki..nerde bu hayaller..hepsi kırıldı işte..darmadağın oldu..toplamaya çalışıyoruz..
Çok fazla gerçekçi olmak da ayrı fena birşey..Her şeyi ince eleyip, sık dokuyup sonra herşeye şüpheci yaklaşmak..çok korkmak, çok korkup hep aynı şeyleri yaşamak..bu da kötü değil mi..bu da kırıklık değil mi ?
Oysa Hayat dediğin...

4 gün kaldı












































Monday, October 26, 2009

Eğlence

Eğlence derken ? diyecek kadar şuursuz değilim elbet.Tabii ki benim de kendime göre eğlenebileceğim eğlenme şekilleri mevcut.
Hoş insan büyüdükçe eğlenme seçeneklerini genişleteceğine iyice daraltabiliyor. Aslında sendromumuzla da alakalı açıkcası..
Bir de ne için eğlendiğimizle ilgili de ayrı bir durum var.
Her dışarı çıktığımda bokunu çıkartırcasına eğlenmektense, bokunu çıkartıncaya kadar keyif almaya çalışıyorum. Mış gibi yapmadım, mış gibi yapanlara da anlam veremiyorum.
-Lan bari keyif alamıyosun, Eğlenemediğin zaten belli..terket ortamı..
-Yok abi ben kasacam.
-Kasmayalım...gidelim..
-Terkedelim ortamı..
-Git sen bi...

AYRAN

Ayranı çok sevmem aslında daha çok gazlı içecekler ihtisas alanıma giriyor.Hem alkollü hem de alkolsüz gazlı içecekler kesişim kümeme dahil.

Bir de şu var.Bu ayran olmak meselesiyle ilgili şunu derim her daim..Ayranı çok sallarsan tereyağ olur.
Ne etcez ? demek ki Ayranlık yapmıcaz.

Gönül dediğin her boka konmaz. Öyle olursa tüm tereyağlar bok içinde kalır.

Kendi blog'unun olması bu kadar lüks yazmayı matah saydırabiliyor insanoğluna (ben)

Yazım şekilleri

Neye bulaşsam da eğlensem dediğim, lakin bulaşsam işin içinden çıkamayacağımı anlayıp es mi geçsem acaba diyorum. Bu kadar da devrik cümle kurduğuma göre demek var bi halt...
Aha yazdığımı bile sildim..
Herkesden farklıyım'ın bile bi şekli olmalı be. Ambalaj farkı böyle bişi sanırım.Temel ihtiyaç aynı olunca ambalaj bile kurtarmıyor...

2 Satır

ayağı yere sağlam basan, lafına sözüne göz kapalı inanılan, dediğinden dönmeyen ama gelişmeye hayır demeyen insanlar vardı bir vakit, bol bol.
neredeler sahi?

Friday, October 23, 2009

Tanımam Kumdan Kaleler'i...

Tanımam Kumdan Kaleler'i... Bilmezler yüreğimi... Karşı karşıya birer bira yuvarlamışlığımız yoktur. Ya da oturup eski aşklarımızdan söyleştiğimiz de vaki değildir. Doğum tarihimi bilmezler. Ben de ilgilenmedim onlarınkiyle...

Ama "yanlış aşklar yaşayıp yanlış köprülerde, yanlış gemiler yakıp aldırmadan gidişlerimiz" aynı... Sonra kuşlar gittiğinde anladım dünya yorgun. Ben yorgun... Tortusu kalmış eski bir korkunun... Sordum: Biz var mıydık? Aşk var mıydı?

Sana dair... Bir şarkı boyunca söyledikleri seninle ilgili, ne kadar da bana dair... Ve ben üstüne neler neler yazabilirken hala... Sen hala bir başka yaşamın içinde, bir başka omzun düşünde... Kısacık saçlarını dayamak için bir göğse, orada kaybolmak için belki, beklemelerdesin. Yüreğini kıpırdatacak bir kıvılcımı arıyor gözlerin... Ve zaman benim için ters yönde akarken, U dönüşü yapılmaz yerlerden geçerken sürekli ve giderek uzaklaşırken, daha da kötüsü yanımdan yöremden ayrılmayan bir fırtınanın içinde, herhangi bir kıvılcımı yakamaz, yaksam da yaşatamazken...

Yol ayrımlarına bölündü yaşamım. Uzun süredir bilinen rotaların dışına iten, giderek daha da ıssız bir yaşamın içine çeken beni ne? Nedir yüreğimin içinde western filmlerinin değişmez dekoru kurumuş çalıları önüne katıp sürükleyen? Göz alabildiğine kum dolmuş bir yüreğin içinde nasıl yeşerme telaşı bu?

Anladım ki naif olandan, yar olmuyor. Anladım ki bir sevgiliye; yaşama değer verir gibi değer vermek, umuda sarılır gibi sarılmak, ışığa sığınır gibi sığınmak para etmiyor. Olduğum gibi olmaya devam ettikçe, yarim olsun istenenlere ulaşılamıyor "yar" olarak...

Benden güzel dost oluyormuş, bunu anladım. Yaşamına "yar" olarak giresim gelen 3-5 kadın... Her birinin cümlelerinde aynı sözcükler, seslerinde aynı tınılar... "O kadar anlayışlı, o kadar başkasın ki!.. Senin gibi bir dostum olduğu için mutlu hissediyorum kendimi!" Ne kadar onur verici değil mi?

Bir yürek çiziyorum, sıradan "kalp" şekillerine sadık kalmadan... Binlerceymişcesine yoğun bir duygu sıkıştırıyorum. Sunuyorum, buradayım diyorum. Ve dinliyorum, izliyorum: Sözler nasıl akıtılacak bilinmeyen anlar, gözler kaçırılarak anlatılmaya çalışılanlar, sen benim dert ortağımdınlar, aslında ne kadar güzel anlaşıyorduklar ve daha binlerceler... Her biri de binlerce gibi...

Bir adam çiziyorum, aradığı tek şey gerçek olan... Anlıyorum ki; olduğum gibi olmamak gerekiyor. Anlıyorum ki; anlamamak gerekiyor. Anlıyorum ki; ertesi sabah o uyanmadan sıvışmak gerekiyor. Anlıyorum ki; karşımdakinin eksiği gediği ne ise onu özenle arayıp bulup, orayı sanki çok acayip bir şekilde dolduruyormuşum gibi yaparak, alacağımı alıp gitmem gerekiyor. Bu bekleniyor benden. Çünkü hep bunlar yapılmış şimdiye dek "yar" olasılara... Başka türlüsünü beklemiyorlar artık. Ama yapamıyorum. Anlıyor olmam, yapabiliyor olmamı sağlamıyor.

Bir kadın çiziyorum sonra... Hayatının anlamını, hayatımın anlamına bulamak isteyen... Gözüme baktığında, kuşkular yerine kendi değerini görebilen... Yüreğini örseleyen ne varsa hepsini ardında bırakıp, onun için inip kalkan göğse usulca başını dayayan... Orada olduğumu bilen... Gitmeyeceğimi... Sonra gömüyorum o kadını... Düşler tarlamda yeni bir filiz...

Tanımaz beni Kumdan Kaleler... Kısacık saçlı, kumral yüzlü, göğsüme başı değmeyen, yüreğimin neyle çalıştığını merak etmeyen de bilmez, tanımaz beni... Ve zaman akar hızla... Kumdan Kaleler söyler Sana Dair'i... Ben dinlerim... Ben söylesem çünkü, dinleyecek kimse bulunmaz.

"Bu ne senden ilk kaçışım ne de son düşüşün yüreğime. Ne bu serden son geçişim ne de son küsüşüm kaderime..."

Thursday, October 22, 2009

elixir usulü tagliatelle

Dün akşam kendime göre bir makarna pişirdim.Tam 7 dakika kaynattım.Sonuç : şahane..

-1 paket barilla tagliatelle (500 gr) ben 250 gr'dan çıkardığım tarifi yazıyorum.

-1 paket krema
-150 gr acılı sucuk
-Göz kararı Biberiye/Rosemary
-50 gr hindi salam
-göz kararı kurutulmuş domates
-1 tane yumurta sarısı

Önce bol suda makarnamızı haşlıyoruz, haşlanırken yapışmaması için içine biraz tuz ekliyoruz.Kaynama devam ederken fazla derin olmayan bir tavaya ince kestiğimiz sucukları atıyoruz, ilave olarak da salamları rulo haline getirip dilimleyerek ekliyoruz.
Bunları yeterince yağlarını verdiğinde de Biberiye'leri ekleyip biraz daha döndürüp içine önceden yumuşattığımız kuru domatesleri ve kremayı da ekleyip krema'nın kendini salmasını bekliyoruz.

Makarna tam 7 dakikada şahane kıvamına geliyor..Haşladığımız suyu olduğu gibi boşaltıp, tencereye biraz becel koyup makarnayı üzerine ilave edip şöyle bir döndürüp içine 1 yumurta sarısını ekleyip yine bir tur makarnayı tencere içinde döndürüyoruz.
Daha sonra da sosumuzu makarna içine ekleyip biraz karıştırıp tabaklarımıza koyup afiyetle yiyoruz.

budur..Yarım paketten lezzetli 2 porsiyon çıkarttım.. Yanında da 2008 Kavaklıdere Angora güzel gitti, tavsiye ederim.

Wednesday, October 21, 2009

ölçülebilirlik

Birkaç hafta sonra ölçümlemeyi becerdim..Evet sadece ufak bir grup, bir takım yazılar, işlevsellik, sevindiriklik ve ölçüm..merak işte..
bakalım kaç kişi girdi-çıktı yapacak..trafik ne olacak..merak işte..

Tuesday, October 20, 2009

Radiohead - High and Dry

Two jumps in a week, I bet you think that's pretty clever don't you boy.
Flying on your motorcycle, watching all the ground beneath you drop.
You'd kill yourself for recognition; kill yourself to never ever stop.
You broke another mirror; you're turning into something you are not.

Don't leave me high, don't leave me dry
Don't leave me high, don't leave me dry

Drying up in conversation, you will be the one who cannot talk.
All your insides fall to pieces, you just sit there wishing you could still make love
They're the ones who'll hate you when you think you've got the world all sussed out
They're the ones who'll spit at you. You will be the one screaming out.

Don't leave me high, don't leave me dry
Don't leave me high, don't leave me dry

It's the best thing that you've ever had, the best thing that you've ever, ever
had.
It's the best thing that you've ever had; the best thing you've had has gone away.

Don't leave me high, don't leave me dry
Don't leave me high, don't leave me dry
Don't leave me high, don't leave me high
Don't leave me dry.

Sevgili hep şehir dışında olmasın

O şirket tüm haftasını komple şehir dışında olacak gibi yaptırmasın
ben evde yapayalnız olmayayım
özlemek güzel ama 7 gün sürmesin
2 gece kalsın en fazla
insaf olsun
el insaf
ve hatta edeb yahu

Suç, düşünce olmaktan çıksın

Suçluyum.

Yaftalarla yaşamaya devam ettiğim için...
En açık görüşlülerin bile bir kalıba sokmaya çalışmasına izin verdiğim için...
Bunlarla karşılaştığımda; sustuğum ve kırmamak için konuşmadığım için...
Herkesin kendince edindiği deneyimlerle, yaşadığım anlara ahkam kesmelerine tepkisiz kaldığım için...

Düşündüklerimi anlatıyorum. Görüyorum ki; dünyanın çevresinde döndüğü şey aynı... Yaş ilerledikçe, dönüş biçimi değişiyor. Ama yörüngede en ufak bir sapma yok.

O yörüngede olmak istemiyorum. Sevmiyorum yahu, zorla mı? Hayatım kadın-erkek ilişkisi üzerine kurulu bir toplumsal algı mekanizmasının içinde öğütülsün istemiyorum. Sevmiyorum kardeşim. Yeter artık!..

Kafanızda "suç" olanları, "doğal" olarak düşünmenize engel herşeyi, ne zaman yıkacaksınız? Yıkacak mısınız?

Monday, October 19, 2009

Bir Amerikali, bir Ingiliz ve bir Iraklı

Bir Amerikali, bir Ingiliz ve bir Irakli kahvede oturmus cay iciyorlar.
Amerikali cayini bitirince bardagi havaya firlatmis, silahini cikarip bardaga ates edip parcalamis:
'Bizde bardaklar o kadar ucuzdur ki biz Amerika'da ayni bardakla iki kere cay icmeyiz'
Ingiliz de bunun uzerine cayini bitirip bardagi havaya firlatmis ve ates ederek bardagi parcalamis:
'Bizim Ingiliz kumsallarinda bardak yapacak cam icin o kadar cok kumsal vardir ki, ayni bardakla iki kere cay icmeyiz'
Bunun uzerine Irakli da cayini bitirmis, bardagi havaya firlatmis, silahini cekip Amerikali ve Ingilizi vurup oldurmus...
'Bagdat'ta bu Ingiliz ve Amerikalilardan o kadar cok var ki, biz ayni adamlarla oturup iki kere cay icmeyiz...

Çevrede bu kadar dangalak olduğuna göre, acep...?????????

Derin bir nefes

Bir derin nefes zamanı… Rutine bağlamış giden hayatın ortasında, tam da şimdi, bunu okuduğun anda dur! Öyle derin bir nefes almaya hazırlan ki, dursun her şey de seninle birlikte… O nefesi alıncaya dek zaman dursun. Saniyeler atmasın. Başaramayacağını mı düşünüyorsun? Olanaksız mı?

İlk öpüşmeni hatırla… O ana dek yavaş yavaş tırmanan heyecanı… Ellerin terlemeye başlar. Kalbin deli gibi… Dudakları yaklaştıkça sıcak nefesi de yaklaşır. Yüzünü dağlar. Heyecandan kupkuru kesilen dudaklar hafifçe değer birbirine, ürkek ve kararsız. Sonra o ilk dokunuş bir anda bir birleşmeye dönüşür. İşte o anı hatırla… Durmamış mıydı zaman? Derin bir nefes boyu durmamış mıydı?

İlk sevişmeni hatırla… Sınırsızlığındayken bedeninin, bir anda tüm varlığınla O’nun olmayı dilediğin o ilk anı… Sonsuz gibi değil miydi o anda her şey? O an aldığın nefes kadar derinini ne zaman aldın bir daha?

Çocuğunu kucağında tuttuğun ilk an? O da mı değil? Aylarca gelmesini beklediğin, büyüyüşünü izlediğin, hissettiğin? Bir anda küçücük bir insanın kucağına verildiğinde, yüzüne kocaman gülümsemeler gönderen insanların arasında, onunla ilk göz göze geldiğinde aldığın o derin nefes?

Bir derin nefes zamanı artık… İlk öpüşme bitti. İlk sevişme de… Belki yeni bir çocuğun da olmayacak artık. O zaman nasıl varacaksın o derin nefesin sonsuzluğuna bir daha? İşte burada deneyimlerin girecek devreye. Artık “seviyorum” dediklerini sahiplenerek, kendin yaratacaksın o derin nefesi… Sevdiklerini sadece kavramsal olarak sevmekten vazgeçerek… Onlarla bütünleşerek…

Mesela alacaksın papatyayı, yaklaştıracaksın burnuna ve derin bir nefes çekeceksin. Ya da yanında sana bir şeyler yükleyeni alacaksın kollarına ve sımsıkı sarılacaksın. Güneşin batışını izlerken alacaksın o derin nefesi artık. Çok seviyorum dediğin grubu dinlerken, bir albüm boyu tutacaksın nefesini. Rüzgarsa sevdiğin, izin vereceksin derin bir nefesle içine dolmasına…

Zaman içinde hep “en”lerin oluştu. En çok sevdiğin renk, en çok sevdiğin yemek, en çok sevdiğin film… “En çok” ne demek bunun ayrıdına “gerçekten” varman için yapman gereken sadece bu işte. Derin bir nefes almak… Al o nefesi…

Göreceksin ki; o zaman daha gerçek olacak her şey… Daha sana dair… Daha içinde… Ve hayatının yedek kulübesine sıkıştırdığın zamanlar akmaya başlayacak bir anda… Orada beklettiğin ne varsa dolacak boşalan yerlerine… Dolu dolu yaşayacaksın. Dolu dolu nefes alıp vereceksin artık. Kendini bekletme… Hele ki bir de biri tutmaya hevesliyse elini… İşte o zaman; vereceksin, aldığın o derin nefesi...

Saturday, October 17, 2009

Remember the time...when we fell in love...

Do you remember
When we fell in love
We were young
And innocent then
Do you remember
How it all began
It just seemed like heaven
So why did it end?

Do you remember
Back in the fall
Wed be together
All day long
Do you remember
Us holding hands
In each others eyes
Wed stare
(tell me)

Do you remember the time
When we fell in love
Do you remember the time
When we first met
Do you remember the time
When we fell in love
Do you remember the time

Do you remember
How we used to talk
(ya know)
Wed stay on the phone
At night till dawn
Do you remember
All the things we said like
I love you so
Ill never let you go

Do you remember
Back in the spring
Every morning birds would sing
Do you remember
Those special times
Theyll just go on and on
In the back of my mind

Do you remember the time
When we fell in love
Do you remember the time
When we first met girl
Do you remember the time
When we fell in love
Do you remember the time

Those sweet memories
Will always be dear to me
And girl no matter what was said
I will never forget what we had
Now baby

Do you remember the time
When we fell in love
Do you remember the time
When we first met
Do you remember the time
When we fell in love
Do you remember the time

Do you remember the time
When we fell in love
Do you remember the time
When we first met
Do you remember the time
When we fell in love
Do you remember the time

Remember the times
Ooh
Remember the times
Do you remember girl
Remember the times
On the phone you and me
Remember the times
Till dawn, two or three
What about us girl

Remember the times
Do you. do you, do you,
Do you, do you
Remember the times
In the park, on the beach
Remember the times
You and me in spain
Remember the times
What about, what about...

Remember the times
Ooh... in the park
Remember the times
After dark..., do you, do you, do you
Remember the times
Do you, do you, do you, do you
Remember the times

Remember the times...I loved you this much...
when we fell in love each other..that glowing your eyes..your face..

Friday, October 16, 2009

Emotio & Lilter


hoş geldin!
kesilmiş bir kol gibi
omuz başımızdaydı boşluğun...
hoş geldin!
ayrılık uzun sürdü.
özledik.
gözledik...
hoş geldin!
biz
bıraktığın gibiyiz.
ustalaştık biraz daha
taşı kırmakta,
dostu düşmandan ayırmakta...
hoş geldin.
yerin hazır.
hoş geldin.
dinleyip diyecek çok.
fakat uzun söze vaktimiz yok.
yürüyelim.....


Ayak tutmaz iken

Eski eve girdim bugün
hepi topu 20 dakika
kış geldi ya
giyecek şey lazım
elimde çöp torbaları
çabuk çabuk hareketler
el ve ayak titremeleri richtere uygun

bir kaç kez daha girmek gerekecek
nasıl girebileceğim muamma
her seferi bu kadar sarsacak ise... işimiz iş
başım kocaman...
oysa ki benim evimdi orası
her kuruşunu ödediğim
aldığım kendi eşyalarım

sanki boğdular beni orada
sanki nefesim orada bitti
sanki o duvarlar bana saldırmak için bekliyor
giremiyorum içeri
ama pisliği toplaması gereken benim...
anıları da, eşyaları da

Roma'dan Antik Bizans'a


Wednesday, October 14, 2009

Dedim... Dedi... / 2

Dedim yüzün necedir? Söylediğini anlamaktan acizim.
Dedi yüzüm bencedir. Anlamak için ilişmek gerek.

Dedim halin necedir? Durduğunda, yerini gösteren tabelalar okunmuyor?
Dedi halim sencedir. Okumayı dayattıkları gibi değil, yüreğinle okuman gerek.

Dedim yaşam yeşermiyor dayatılan yerlerimde, gözüm seçmiyor yazılanları…
Dedin gününe başlama biçimin yanlış. Abanmadan soracağın zamanlar gerek.

Dedim alçakça dillendirilen her şeye bir tutam giydiresim var.
Küf olmuş zamanlardan kalan miras kokutuyor yerlerimi.
Kana bulanmış gözümü aralasam ne olur?
Kırmızı bir flulukta geçiyor bu zorba ömür…

Dedi direneceksin. Kim geldi ise yamacına, bir sebepten geldi.
Yüklendiğini sandığın her şey, sandığın içinde saklı şimdi.
O yüzden küf kokmaların, ömrüne yeni gelenlere…
Kan dolarsa da dolsun. Açacaksın gözlerini…

Dedim yüreğim seğirmiyor artık. Seğirtecekler de yorgun.
Dedi o senin yorgunluğun. Ulaşasın varsa, illa bir mola zamanı bulursun.

Dedim sen necesin? Anlıyorum dilini, ama konuşamıyorum.
Dedi önce olman gerek. Oldurduğun yerlerini törpülemen gerek.

Dedim nereye kadar bu törpü? Olan yerler yitmesin?
Dedi bırak yitsin her biri…
Senin olmak dediğin, yitmekten geçen sınavın…
Yitirdikçe bulmadın mı sana dairlerini?
Gün ola, devran döne… Çitile artık geçmişini…

Ya kabussam?

Yanlış yere konulmuş iki noktayı birleştirsem, bir doğru elde eder miyim? Ya da yüksekliğini bilmediğim bir binanın tepesinden atlasam, ne kadar uzağa düşeceğimi nasıl hesaplarım? Bir dik üçgenin iç açıları, hep burnumun dikine gidersem birbirine eşitlenir mi? İçimdeki havuzu kaç saatte doldurur peki bu insafsız musluklar?

Tıpayı çekesim var. Böyle hepsi aksın, gitsin istiyorum. Ama paslanmış, kireçlenmiş üstüne bir de… Sanki bütünleşmiş yuvası ile meret tıpa. Çıkmıyor. Muslukların kapanmıyor olması da cabası…

Herkes kendinde eksik olanı dilermiş; yaratıcı diye neye inanıyorsa ondan… Ateistler nasıl diler acaba? Nasıl umar? Nasıl yakarır? Şu din denen zımbırtıya hiç inanmadım. Ama bir şey “olsun” isteyince gidip bir şeye dilekleniyorsun işte… Dileklenmeyen var mıdır?

Kanım aksın istiyorum zaman zaman… Böyle oluk oluk… Sanki hiç durmayacakmış gibi… İçim temizlenene dek… Sonra bir sıvı dolsun kan yerine. Başka bir şey olsun. Ama hiç bilinmeyen. Soğuk aksın. Büzüşsün içimde ne varsa. Büzüştürsün.

Yaşlanmak istiyorum bir de… Sakince… Ama hızla… Bir anda, ama sakince… Sırtıma bir yelek geçirip, sahildeki çay bahçesine inmek istiyorum. Adaçayı… Sigara… Kasketim de olsun. Yüzüm kırış kırış olsun. “Gözler” demişti iki ayrı dost ses… İkisinin de dediği gibi gözlerim olsun. Gerisi çok önemli değil. Zor yürüyeyim, ama yürüyeyim. Ağrılarım olsun, ama her birinin adını bileyim.

Madem yalnızım, adam gibi yalnız olayım artık. Hakkını vereyim.

Küçük bir sandalın içinde, deli gibi kavgacı dalgaların arasında; kıyıya varam ha varam diye didinmekten yorulmuşum. Açık denize gidesim var nicedir. Böyle nasıl uzak olsun orası… Böyle nasıl upuzak… O kadar ki; varmadan ölsem de olur. Öyle uzak…

Herkes kendinde eksik olanı dilermiş… Bir yanım, artık boş olmasın… Bir de artık huzurum olsun. Bir de o huzurum, o yanımı dolduran olsun. Bir de o dolan; havuzuma dolan gibi dolmasın. Yoruldum yaşamıma tecavüz edenlerden. Kirletilip bir köşeye bırakılmaktan, dağınıklığın ortasında öylece çaresiz ve donuk bakmaktan yoruldum.

Biri gelsin. Desin ki: “Senin çok içinde, çok derinde, bir şey var. Görüyorum ben onu”… Ve sadece dokunsun. Sadece duysun. Sadece görsün. Sonra yanıma ilişsin. İlişmesi huzur versin. Huzur verişi uzağa götürsün. Uzak, hiç yakınlaşmasın. Yakınlaştıkça uzağın büyüsünü bozmasın.

Böyle çok uzaklara gidesim var. Ama nasıl da upuzaklara… Kimden dileyeceğim ben? Nasıl dileyeceğim? İki yanlış nokta arasındaki doğru, doğru mu nereden bileceğim? Ya ben yanlış başlangıçsam? Ya bitiş noktası dediğim yer, bir başka doğrunun noktasıysa? Ya ben yoksam mesela? Kendime dair tüm gördüğüm, sonsuz bir düşse sadece? Ya uyanınca başka bir adam olacaksam? Ben, ya başka bir adamın düşündeki kabussam?

Tuesday, October 13, 2009

Neler neler

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/12680362.asp?gid=229
yürü be koçum...

bakalım kimler boğulup ölecek... var bi duam ama..

elixir dersini iyi çalış

güzel yazı idi

yaratıcılar...


Bir kere...

Sadece "bir kere" insanlara "benim şöyle bir derdim var" dediğimde; insanların "benim de..." ile başlayan cümleler kurmamasını diliyorum. Buna sanırım çok ihtiyacım var.

Dünya her birimizin çevresinde dönüyor tamam. Hepimiz ayrı ayrı accayip bir şeyiz. Eyvallah... Yani nasıl söylenir; öyle bir varlığız ki, o kadar olur. İyi güzel...

Yahu bir kere... Sadece bir kere... "Senin neyin var?" Bu kadar zor mudur? "Asıl sen nasılsın?"... "Senin için..."

- Canım çok sıkılıyor.
- Ya sorma benim de!...

Sormadım ki... Sormadım... Birine dert yanasım var ulan... Birinin kalkıp "Dostum, seni merak ettim" demesi... Ulan en azından "Neden sıkılıyor canın?" diye sorması...

Ben de mi sormasam artık? Ben de mi iplemesem? Dibine kadar gitsin bakalım... Neresi imiş bir görelim!..

Monday, October 12, 2009

Bir Fotoğraf Sergisi







kırmızı rugan ayakkabılar

çocukken sahip olduğum kırmızı rugan ayakkabılar  
onlar da senin gibi çok tatlıydılar ama
canımı yakardılar  acıtırdılar 

Girişi Şebnem Ferah ile yapalım
Ve diyeyim ki: bu ara her ne giysem ayağıma canımı acıtıyor.  40 yılın yumoş nikeları bile kifayetsiz.
Kesip atsam şu sol mini parmağı, çözülür mü her şey? 

Hattuşa ya da Hattuşaş

Binlerce yıl öncesinin bir başkentine konuk oldum geçtiğimiz gün... Anadolu'nun ortasında, piramit formunda yapılmış bir kentin surlarını gezdim. Hitit'lerin başkenti Hattuşa... Çorum'da Boğazkesen'de görülmesi gereken yerlerden biri... Acı olan, bu koskoca kazı alanını koruyan bir tek görevli bile olmaması... Nasıl da açık hırsızlığa, kaçakçılığa... Duvarlardan kopartılacak kabartmalar, bir daha asıl ait olduğu yere o kadar zor döner ki...

Kazılardan çıkarılan eşyaların büyük bölümü Ankara ve İstanbul'daki Etnografya ve Anadlu Medeniyetleri müzelerine gönderilmiş. Çorum'un merkezinde ve Boğazkesen'de de birer küçük müzede sergilenen eserler var. Ancak kazı alanı ne yazık ki bu durumda...

Kazı alanı sadece Hitit'ler döneminin değil, aynı zamanda aradan geçen binlerce yıl içinde bir çok farklı medeniyetin de izlerini saklıyor.

İnsanlık tarihinin bilinen ilk yazılı anlaşması olan Kadeş Antlaşması'nın imzalandığı yer burası. Biraz ilgi, biraz girişimcilik ruhu ile hem kazıların sürekliliği için gerekli kaynaklar yaratılabilir, hem güvenlik sağlanabilir, hem de ciddi bir gelir ve tanıtım platformu oluşturulabilir.

Japonya, kazıya talip olmuş ama reddedilmiş. Alacahöyük ve Boğazkesen'de devam eden kazılar; ilk kazma darbesinden bu yana sadece Türk arkeolog ve Hititolog'lar tarafından sürdürülmüş. Bu anlamda tek olma ünvanına sahip. Kazılar; Atatürk'ün eğitime gönderdiği üç arkeolog tarafından 1935 yılında başlatılmış.

Binlerce yıl önce birilerinin dolaştığı yerlerde dolaşmak çok farklı bir duygu... Ancak toprak eserlerin ve kireçtaşı üstüne oymaların açık havada sergilenmesi, zamanla yok olmalarına neden olacak gibi...

Biraz ilgi, neleri değiştirebilir kimbilir...

Thursday, October 8, 2009

CREEP/...

When you were here before,
Couldn't look you in the eye
You're just like an angel,
Your skin makes me cry

You float like a feather
In a beautiful world
I wish I was special
You're so fuckin' special

But I'm a creep,
I'm a weirdo
What the hell am I doin' here?
I don't belong here

I don't care if it hurts,
I wanna have control
I want a perfect body
I want a perfect soul

I want you to notice
when I'm not around
You're so fuckin' special
I wish I was special

But I'm a creep
I'm a weirdo
What the hell am I doin' here?
I don't belong here, ohhhh, ohhhh

She's running out again
She's running out
She run run run run...
run... run...

Whatever makes you happy
Whatever you want
You're so fuckin' special
I wish I was special

But I'm a creep,
I'm a weirdo
What the hell am I doin' here?
I don't belong here

I don't belong here...

Seni...

Zamana eksem seni? Acelesiz, telaşsız büyümeyi seçer misin? Yoksa sen de hızla yok mu olursun? Sabırlı mısın gerçekten? Gerçek misin? Yüreğinde filizlenmesini istediğim o küçücük tomurcuk, bir şekilde açana dek bekleyebilecek misin?

Akşam saatlerine eksem seni? Günün tüm yorgunluğunu, bezginliğini unutup, yine de gülümseyebilir misin? Kendini kendine, kendin olan yerlerine adarken, adaman gerekirken... Bir küçük parçanı da akşamüstüne verebilir misin? Aldığın her nefesin arasına, küçük bir damla saklayabilir misin?

İlerleyen geceye eksem peki seni? Teninde durulanacak bir tene açılır mısın? Gömer misin yüzünü, hasret bir boynun içine? Orada uyutur musun tüm uslanmaz yerlerini? Kanın, kanımda durulur mu? Başarabilir misin?

Ve içime eksem seni... Alışagelmişin dışına gidiyoruz desem? Sana şimdiye kadar olandan çok farklı bir şey söylesem? Ama bunu hep duyduğun biçimde belki... Belki sadece "Gel" diyerek yapabilsem? Anlar mısın içindeki dolu dolu seslenişi? Duyar mısın gerçekten?

Şimdilerde bir "sen" rüzgarı ister gönül... Ama alışmaktan korkan, yarası taze, dinginliği yok olmuş, hoyrat mı hoyrat bir rüzgarın tam ortasında kalmış bir gönül bu... Hor kullanılmış, Eylül göçünü tamamlayamadan kışa esir düşmüş bir gönül... Alıp ısıtır mısın? Sabrın var mı?

Daha da önemlisi; farkında mısın sana nasıl ama hem de nasıl alışmak istediğimi? Özledikçe görmek... Gördükçe hiç gitmemek istediğimi... Bir gün... Belki...

Uruk Hai: Kendine kendine gelin güvey olmayı en iyi yapan adam...

1-2-3

1-2-3 derken çok oldu
ne güzel oldu
hoşgeldiniz efemmmm

Zaman? Dedim... Dedi mi?

Derdim:

Dağları aşamama durumu... Gün geçerken, atrık ucundan yakalayamama... Ve hızla akmalar. Aralarda, nefes almak için başımı suyun üzerine çıkarıyorum. Sonra, o sıkışıklıkta derin bir nefes alayım derken; bir yandan oksijen, bir yandan iki hidrojene bulanmış bir başka oksijen aynı anda giriyor nefes boruma... Suyun altında öksürüyorum, kimse duymuyor.

Dedim:
Bre ne menem bir yazgıdır; tam ucuna erişmişken hep elimin altından kayan bir zamanın peşinde koşmak...

Dedi:
Zaman dediğin ne ki? Sen koşmasan, belki akmayacak?

Dedim:
Yanlışın yok mu? Dursam durmayacak bir meretin içinde deli gibi dövünüyorum ben.

Dedi:
Dursan, durmuş olacak. Zaman, senin çevrende akıyor. Arkana yaslan ve dönmesini izle. Zira sen durunca, zaten senin çevrende dönüyor. Ama akmıyor.

Dedim:
Sen nereden bileceksin ki?

Dedi:
Ben zamanım.

Belki doğrusun, belki dursam çözüleceksin. Belki ben hızlı koştum, görmedim seni... Derdim... Doğru olsaydın.

Wednesday, October 7, 2009

Demirel

Dün dündür, bugün bügündür
bilememişim lafın kıymetini

nasıl dünki seden değilsem, başkaları da dünki hallerinde değil
insan umar ki, ileriye doğru olsun değişimler
daha bir zenginlik olsun, daha bir akıl olsun

aldım elime oturuyorum oysa
bir nevi uçurtmam kaçtı, balonum patladı, bebeğimin başı koptu, yemeğin dibi tuttu
tatsız işte
karnımda başımda musallat bir ağrı

bitsin artık be yaw
çıktığımda biter sandıydım
konuşulmaz artık, konu kapanır
dün aile içine sokulmayan mal oldum
bugün arka dönen, gruplaşan
yarın göt veren?????

Tuesday, October 6, 2009

Şeytan Diyor Ki...

tut bir ev
al haydar dümen'i
tedavisi acil arkadaşları/tanışları doldur içine
iyileşmeden salıvermesin hiçbirini

Sunday, October 4, 2009

Bir kadeh şarap ve Puccini....


Ender güzelliklerden birini de bir pazar gecesi yaşıyorum.Hasbelkader aldığım ucuz şarap inanılmaz güzel çıktı..Bundan daha keyifli ne olabilir :)
İçmekte olduğum daha doğrusu son kadehini yudumlarken bu kelimeleri yazdığım şarap Sevilen-2006-Karasalkım...Bir papazkarası ve 10 lira para verdim bu leziz şaraba..
Beni çok şaşırttı..
Şaraba eşlik eden ise La Scala'da 1953'de kaydedilen Puccini'nin Tosca operası..
Operetler ise Maria Callas, Giuseppe Di Stefano,  Victor De Sabata:   La Scala Milan Orkestrası ve korosu..

Ne diyim..bazen insan kendini şımartmalı..hak ediyorum..
Sırf hinliğimden gittim ufak bir parmesan ve ufak bi isli peynir aldım şaraba eşlik etsin diye..bi de puccini..tamamdır :)

Bu arada seni de unutmadım..

Saturday, October 3, 2009

Seretonin mucizesi mi?

Güzel kalktım bu sabah... Kalkar kalkmaz Vivaldi Dört Mevsim dinlemeye başladım. Akşama kadar da dinlemeye karar verdim. 4 saatlik uykunun hep yetebilyor olması ne ilginç... İnsan vücudu; seretonini en çok 02:00 ile 06:00 arasında salgılarmış. Bu zaman diliminin tam ortasında uyudum. Bugün, rutin yoğunluğun bitip, kısa süreli rehavetin başlayacağı gün. Kayıtlara geçsin diye söylüyorum: bugün ilginç bir gün olacak. Bir şey olacak illa ki... Bekliyorum. Ama iyi bir şey...

Böyle lay lay lom değilim gerçi. Ama güzel kalktım bu sabah. Umarım güzel gider. Umarım, umduğum gibi olur. Haftasonu keyfi yaşamak gerek artık. Sıkıldım dört duvar arası muhabbetlerden. İçesim var, param kalmamış. Ama en azından bir dolaşmak iyi gelir akşam vakti. Bir de günü güzel kapatmak lazım.

Ey varlığından ve konumundan haberi olmayan sevgili... Sana da ulaşmaya karar verdim. Dedim ya, güzel kalktım bu sabah. Börtü böcek, kuş falan... Ayaklar tekrar yere basmadan, acil iyi bir şeyler yapmak lazım. Sonra olmuyor.

Thursday, October 1, 2009

All About...

Hepsi krem bakarken geldi aklıma, all about eyes.
Kalktım aynaya gittim, başımda hala aynı çatlatan ağrı.
Gözlerime saplanan mızraklar, kafamın içini kemiren ağrı.

Aynada baktım dikkatlice, bir kaç kez gözlerime bakışım çok aklıma yer etmiştir.

Birinde ne kadar mutlu olduğumu görmüştüm
Birinde gözümdeki ferin ne kadar söndüğünü
Birinde o ışığın yine yandığını
Birinde ağlarken gözümün masumluğunu, ki son ağlayışlarımdan biridir
Birinde tüm yaşananların ağırlığını
Birinde ümitsizliği
Birinde özlemeyi

Bu gece karışıktı, özlem, huzur, ümit...
Gözlerim hiç saklamadı içimden geçeni, istediğim kadar poker face yapayım, saklanmak istediğimde göz temasından kaçarım; aksi halde açık kitabım... Okuma bilmeye bile gerek yok bu kitabı. Apaçık işte...

Etrafındaki çizgiler uzun zamandır aynı, evet krem desteği, maskeler, nemler gerekiyor artık ama sevindiğim içinin beslenmesi. Gözün içine ne tıp ne kozmetik henüz çare bulamadı. Besini farklı...

Ne yazık o besini kaybedenlere... bir kez o kaynağı kuruttunuz mu ancak ölüm paklıyor sizi. ölümü beklemek, düşlemek dışında bir şey kalmıyor. Ne yazık, ne acı...


Wednesday, September 30, 2009

Gerisi gelir

Emek ister arkadaşlık, dostluk; adına ne derseniz o işte... Gün içi koşturmacaları insanları uzaklaştıradursun... Bir doğum, bir düğün, bir ölüm... Bu zamanlarda yanında olamıyorsak, ne anlamı kalır sair zamanların? Dünden esinlenmeli düştü aklıma... Kilometre taşları çok önemli. Değer verilenlerin hayatındaki bu değişimlerin yeri çok önemli. Kısıtlı zamanlardan, telaşlı hayatlarımızdan; değerli dediklerimiz için bu özel durumlara zaman yaratmak çok önemli... Gerisi her şekilde gelir nasıl olsa!..

Tuesday, September 29, 2009

Güya Gündem

bir şekilde taciz ve seks ne kadar gözümüzün içine içine sokuluyor...
ne tuhaf ki, gerçek bir çürüme varmış gibi değil, gözümüzün içine içine; seksin ne kadar kötü ve zararlı olduğu iyice kanırta kanırta
Huylanıyorum hali ile
Öncelikle güvenmediğimden, huzur duymadığımdan, benim diyemediğimden
Yeni değil gerçi bunu diyemeyiş, çokkk uzun zamandır böyle.

bir umut yeşerir gibi iken Deniz Abi, kendisi için iyi, ülke için yine yine yeniden en kötü hamleyi yaptı. belki ilk 2-3 sene zor geçecekti ama derdimiz ekonomi ile sınırlı kalacaktı belki.

yeniden bir ışık var. çok çok beğendiğim, aman kurtuluşumuz dediğim değil. yinede bir umut, bir renk, bir nefes, burada bitmez bu hikaye dedirten...

gözümüze fazla ne sokulsa, ürpermeden mantık ile bakabilmeyi özledim
daha az bilinçli olmayı
koyun olmayı
üzerinde ısrarla durulan konularda aklı selim çözümleri bekleyebilmeyi özledim
çocukların mantığa yaraşır şekilde eğitilebildiği, 2 ileri 2 geri adımların atılmayacağı günleri özledim

........ acaba???

Monday, September 28, 2009

Yayına Hazır Bir Kitabın Girişi

Sokaklar aynı...

Tanımadığım bir kasabanın sokaklarında rast gele dolaşıyorum. Yön çizmeden kendime, herhangi bir amaç koymadan, sürekli sapıyorum karşıma çıkan ilk sokağa; sağa ya da sola aldırmadan. Sonuçta sürekli o ilk caddeye çıkıyorum döne dolaşa ve nedense, bu tip kasabalarda adet olduğu üzere konuşlandırılmış çıkmaz sokaklardan hiç birine çıkmıyor yolum... Hoş zaten bu çıkmaz sokaklara girsem de çıkmayacak yolum...

Bu kasabada; herhangi bir köşe başından çıkıp da beni şaşırtacak bir tanıdık, kesinlikle yaşamıyor.

Girdiğim her sokakta, kasabanın aksine tanıdık bir rüzgar esiyor. Her iki yana sıralanmış; dış yüzleri yoksul ve genellikle iki-üç katlı eski taş evler, nasıl bu kadar tanıdık gelebilir ki bana? Sarı ve beyaz renklerin ağırlıkta olduğu, yer yer çatlamış ve dökülmüş sıvaları ile bu evler, ne zaman yerleşti bana? Nerede?

Ve sen!.. İstanbul’un çok katlı, bakımlı bahçeli, otoparklı, çift asansörlü, site içinde yer alan bedeninle; nasıl olur da çıkacakmış gibi gelebilirsin bu köhne yapıların herhangi birinin kapısından? Bu kadar mı aynı bu sokaklar?

Pencereler aynı...

Ferforje cumbalarının iç tarafında Vita kutuları içinde boy veren hercai menekşeler arasında yürüyorum. Her biri renk renk gibi... Her biri güzel gibi... Ama yakından baktığında çatık kaşlı ve saldırgan bir hayvanın yüzünü andıran çiçekleri ile ne denli dost bu pencereler bana?

Her saksının arkasında, yaşı değişken ancak bakışlarının anlamı aynı kadınlar taşıyor sokağa. Hayırsız kocalarından, ilk aşklarından, emekli maaşlarının farklarından, çocuklarının yaramazlıklarından ve bir de günün ilahı pop starlarından, mankenlerden konuşuyorlar, çamaşırlarını asarken ya da toplarken... Birbirlerine kahve randevuları veriliyor; “Kız Ayşe; Canan Teyzenle ikimize kahve yap, hayırsız. Bütün gün ne anlıyor televizyondan, radyodan bilmiyorum. Evde kalacak bu benim başıma Canan.”, “Ayol, bi rahat bırakmadınız ki kızı! Bu zamanda evde oturarak koca bulunur mu kuzum!” replikleri arasında...

Yer yer su birikintisi oluşmuş Arnavut kaldırımı sokaklarda ya bir makrome içindeki menekşenin ya da evden bulabileceği en iyi kısmeti o sokaktan geçmek zorunda olan kızların arasından geçerken; nasıl da tanıdık geliyor; bu binlerce umudu barındıran umutsuz pencereler...

Ve sen!.. Suları alt pencereye aktığı için pen pencerelerinin dış kısmında çiçek barındıramayan, camdan cama haberleşilemeyen, iki kat aşağıdaki komşudan cep telefonu ile randevu alınan pencerelerin arkasındayken; nasıl da ardında gibi görünebiliyorsun bu umutsuzluğun? Nasıl görünebiliyorsun?


Bakkallar aynı...

Önündeki meyve ve sebze sandıkları ile önce manav havası veren, içine girince aspirinden mandala kadar her şeyi bulabildiğim bakkallardan, burada her sokakta bir tane var.

İsmail Efendi; sepetle sarkıtılan siparişleri sahiplerine ulaştırırken, nasıl aklında tutabiliyor kimin veresiye defterine ne kadar işleyeceğini? Her evin alışkanlığını, alacaklarını önceden biliyor olmaktan mı kaynaklanıyor, “mahalle bakkalı” ünvanı? Biraz eski kaşar alındığında, veresiye defterindeki kabarık faturayı hatırlatmak için bekleyen İsmail Efendi; kendi mahallesinden hiç eski kaşar siparişi alamıyor oysa... Başka mahalleden küçük çocuklar; nefes nefese girip dükkanına, alıyorlar eski kaşarları... Bu mahallenin eski kaşar ihtiyacını da öteki bakkallar karşılıyor elbette. Bu iki yüzlü ilişki; her geçen gün daha da kemikleşerek sürüyor mahalle ile bakkalı arasında. Her gün. Her gün. Her gün.

Tezgah altında; evin erkeklerinin kırk yılda bir yapacakları alışverişlerde, rakının yanına özenle seçilerek getirtilmiş beyaz peynirlerin, zam gelecek sigaraların, poşetli dergilerin yer aldığı bu bakkallar, ne kadar da benziyor; artık her biri en az süper market kimliğine bürünen İstanbul bakkallarına...

Ve sen!.. Nasıl olur da çıkacakmış gibi gelebilirsin, utandığı için gazete kağıdına sardırarak aldığın kadın pedlerinle, koşar adım evine gitmeye çalışarak bu bakkaldan? İsmail Efendi ile arandaki bu küçük sır, “doktordan utanılmaz” kimliğini yakıştırdığın İsmail Efendi tiplemesi; nasıl yakın olabilir ki marketlerin raflarında bin bir çeşidini arkadaşlarınla tartışarak seçebilen sana? Bu kadar mı aynısın; pencere önü umutsuzluğuyla?

Yasaklar aynı...

Gözlerim nedense kendiliğinden yere iniyor; camın ardındaki yüz, genç bir kadına ait ise. İçimde sanki “yanlış yapmışım” duygusu ile karışık suçluluğu neden hissediyorum ki, genç kadın yüzlerinin hiç biri ile ilgim yokken? Karşı yüzlerde de ilgilenmiyormuş, baktığım için terbiyesizmişim ifadesini alıyor olmamın nedeni ne olabilir; kesiştiğimiz tek nokta aynı sokakta bulunmamızken sadece? Üstelik ben bir yolcuyum, geçip gideceğim bu sokaktan. Çıkacağım.

Ben; o solgun, sıvası dökük, dış yüzü yoksul komşu evlerden birinde oturmuyorum ki. Yine de bakılamaz işte. Yolcuysan yolculuğunu bil. Oyalama kimseyi. Geldiğin gibi sessizce gitmek üzere, yazılı olmayan bir anlaşmaya uymayı kabul ettin, daha bu sokağın başındayken. O halde uyacaksın kurallara... Komşu oğlanların tekerine çomak sokmadan, o sokaktan geçecek bir kısmet olmadan, annelerin saçından tutup içeri çekmelerine neden olmadan bu genç yüzleri, usulca gitmeliyim.

Ve sen!.. Hiçbiri sen olamıyor bakmayınca. Ama sanki her biri de sen olacak gibi bakar bakmaz. Ben bu sokaktan geçerek kısmetin olmaya çalışırken, sen nasıl benzeyebilirsin ki bu genç yüzlere? Günün her hangi bir saatinde istediğin tanıdığınla buluşabilen, iki çift laf edebilen, karşılıklı nestcafé içebilen, yemeğe ve dansa gidebilen sen; nasıl bu denli aynı olabilirsin ki, odadan odaya geçerken bile üzerinde bir çift ebeveyn gözü taşıyan cumba kızlarıyla?

Denizler farklı...

Ege’nin hırçın ve hoyrat tavırları, geldiğim denizin çok uzağında... Üzerindeki balıkçı tekneleri ile yazın turistlere ada turları yaptıracak olan “iç güveysinden hallice” gezi teknelerini, huysuz bir kedi gibi üstünden atmaya çalışan Ege; izlemek için bile fazla yorucu ve düzensiz kimliği ile akıyor önümde. Kıyıyı döven dalgaları, zaman zaman üstümü ıslatıyor. Sabahın bu erken saatinde; bu kasabaya geliş nedenimi üstüme kusan bu deniz, nasıl da farklı Marmara’dan.

İşte bu hırçın denizin sakladığı yılgın kasabada; daha gideceğim yere gitmeden –gitmeye güç bulamadan- sokak sokak dolaşmamın tüm nedenlerini; yumuşaklıktan ve duyarlılıktan yoksun tavrı ile nasıl da yüzüme vuruyor. Nasıl da beynimi kemirmeye başladı; bir gece önce apar topar aldığım otobüs bileti ile bu kasabaya çıkan yolculuğumun başlama nedeni.

Ve sen!.. Ne kadar da aynısın bu nedenimle...

Çok Üzülüyorum

Bazen kesin hükmediyorum salak olduğuma.
Dünyanın en bilen insanlarından değilim, kendimi tanımlayacağım kelime asla entelektüel olmaz, ama cahil demekte haksızlık olur bana.
Limitlerimi bilirim.
En çok bilmeden bildiğimi zannetmekten korkarım. Fikri savunmak ile bilimsel bir gerçeği savunmak arasındaki farkı çok şükür biliyorum. bir de susmam gereken zamanı biliyorum.

Ama benim canım arkadaşlarım, bildikleri konuları kime aktardıklarını hala anlamadıklarında bildiğiniz üzüntüyü kemiklerime kadar hissediyorum.
Ah be canım arkadaşım, senin anlattığın kara cahil. Erkekler mars, kadın venüsün ötesine gidememiş, gidemediği gibi rahatça bilimsel çalışmada uyduruverir sana.
Israr ile herkes eşitmiş gibi davranıyorsun, değil güzel arkadaşım herkes eşit. Her üniversite bitiren eşekliğini bırakmıyor bahçede. Bırakmadığı gibi rahatça aha da ben oldum diyor. Hem oldum diyor, hem benden başkası da bilemez diyor.
Kime anlatmaların güzelim benim? İnanıyor musun herkesin öğrenmeye açık olduğuna?
bilimden anladıkları nedir hala bilmiyor musun?
Ah be güzel arkadaşım, boşa kürek çekmeler için var mı vaktimiz?

Sunday, September 27, 2009

Sevgili Günlük

- çok bozuldum button 5. olunca, hoşlanmıyorum
- Tekirdağ'da sübyan koğuşunda tecavüz ettiler ya çocuklara, ona da kılım. İçimdeki canavar salıyor kendini ortaya
- PMS bir cinnet hali, insanın nasıl bir deli olduğunu görüp kendini durduramaması pek feci
- Dondurma yemenin kıymetli olduğu yaşlar var ya, pek güzeldi. En son Poyrazköy'de güzeldi dondurma yemek.
- Çok güzel köfte ekmek yedim ben bugün, sosu mmmmm idi. Canıma değsin, hepsi tuzsuz idi.
- Sabah 6'da kalkmak lazım, bahane ile evi toplarım biraz, saçımı sararım, sonra 9a beş kala çıkar işe giderim.
- Perşembe günü ilk maaşımı alacağım ya, pek heyecanlıyım
- Evde tereyağ yapmaya karar verdim, denemek lazım, mandıracı dedenin kemiklerini sızlatırcasına. Keşke satılmasa idi oralar, belki şimdi çiftlik kadını olur idim.
- Uruk'un çiçek hala yaşıyor, kendimi aştım. Maaşımı alınca ona bir saksı alacağım. Sulamayı nasılsa unutmuyorum.
- Yatağa baza almak lazım. Nasılsa kıracağız yine, ucuz nerde buluruz ki?
- İncecik, çıtır çıtır pizza istiyorum. Üstünde bol taze roka ile, mis gibi zeytinyağı son dakika da. Hatta Güney İtalya'da ki gibi içine acı biber attığım zeytinyağım olsun.

Bu kadar şimdilik

Saturday, September 26, 2009

Sıkıldım

Bre yalnızım. Bre yanımda; yüzü boynuma sığacak biri uzun süredir yok. Bre nasıl yoruldum. Tüm yüzler mi büyük gelmekte boynuma?

Hala, içtikçe aynı kadın doluyor boş kalan yerlerime. Değişmemiş. E değişmesin. Değiştirmesi muhtemel olan, değiştirmek istemedikten sonra ne gam?

İşte bir hafta sonu akşamı... Sıkışıp kaldım ofise... Yorulacak kadar çalıştırdım kendimi... Gidesim olmayan bir ev ile kalasım olmayan bir ofis arasında; isteksiz ve mecburi bir seçimin sonucundayım. Kırdım dizimi, internet ortamına aktım yine... Canım Dumas'ın Üç Silahşör'ünü yeniden okumak istiyor.

Bre sıkıldım. Bre ses kalmamış. Bre geçmez olmuş saatler.

Tayfun'umun dediği gibi: "Ha bire uğraşıyorum, ikiye varam diye"...

Nerede benim ikim? Benim bir kadınım var mı yaşayan? Gelip akacak mı içime? Alacak mı yalnız kalan yerlerimi? Yoksa düş mü?

Friday, September 25, 2009

Yapaylık, Tavuk ve Yumurta

Doğal çevremizde olmayan ve insan tarafından yaratılan her şeye yapay diyebiliriz. İşin içine insan girdiğinde ve insanı “insanlar” olarak genişlettiğinizde, elde edilen toplum da bu yapaylıktan nasibini alıyor. Yapay; iki anlamı ile sürekli içimizde aslında… İlk anlamı “samimi, içten olmayan”… Diğeri de işte ilk cümledeki gibi, ağırlıkla bilim adamları ve mucitleri de içeren; keşfetme ve yaratma ile karşımıza çıkanlar…

İlk anlamına bir göz atalım: Bugün sürekli iletişimde olduğumuz çevremize, olabildiğince dışarıdan ve tarafsızca bakabilirsek neler görürüz? Yapay gülümsemeler, yapay nezaket gösterileri, yapay onaylamalar, yapay “ben senin yanındayımlar”, yapay sevgiler ve mutluluk tabloları…

Peki gördüğünüz hangi öfke, hangi kıskançlık, hırs, bencillik ya da hangi aldatma, yarı yolda bırakma, arkadan iş çevirme, sırttan vurma ve düşmanlık yapay?

İçimizde erdem dediğimiz her şey yapay mı? Doğal olan, kendimize sakladığımız kötü yönlerimiz mi? Kaza yapan iki sürücünün birbirleri ile kavga etmeleri mi yoksa birbirlerine geçmiş olsun demeleri mi daha doğal geliyor?

Gelelim ikinci anlamına… İşte insanoğlu; bu yukarıdaki “buluttan nem kapan” yapısıyla neler neler yaşamadı ki… Savaşlar, ihanetler, hatta işte keşifler ve icatlar…

Şüphecilik, bilim adamlarının olmazsa olmazı… Ancak ince bir çizgi var şüphecilik ile paranoya arasında… Yüzyıllarca, bilimle uğraşan adamlar az çekmedi “deli” etiketlerinden. Kimileri yakıldı, idam edildi ya da dışlandı. Dünyanın güneş etrafında döndüğünü ilk söyleyen; M.Ö yaşamış Yunan matematikçi Pisagor’du ama aynı teoriyi Ortaçağ’ın sonlarına doğru ortaya atan Galileo’nun başına gelmeyen kalmadı. Demek ki zamanlama çok önemli…

Aynı şekilde Galileo da Nostradamus da yıldızlara baktılar. Biri pozitif bilimle, diğeri kehanetle ilgilendiğinden olsa gerek, Nostradamus el üstünde tutuldu. Kaldı ki kendisi de Fransa’da saray doktorluğu yapmış adamdı. Demek ki aynı şeye baksanız bile, çıkardığınız ve sunduğunuz sonuç farklıysa, göreceğiniz muamele de farklı olabiliyor.

Bugün bilim inanılmaz bir hızla ilerliyor. Bilim adamları da saygınlıklarını kazandı. Demek ki değişim de insana özgü, kabullenmek de… Sonuçta kesin olan, doğrunun zamanla ortaya çıktığı… Kesin olmayansa ne zaman ortaya çıkacağı…

Yumurtanın tavuktan, tavuğun da yumurtadan çıktığı kesin aslında ama bakış açıları demiştik ya hani… İşte bazen yumurtadan horoz da çıkabiliyor. Kimileri yumurtladıkları için el üstünde tutuluyor, kimileri de erken öttüğü için kesiliveriyor.

Toparlayacak olursak; insanoğlu çevresini her iki anlamı ile yapaylık kavramından beslenerek örüyor. Aradaki çatlaklar; doğal olmaya karar verdiğinde, keskin sirkeleşmesinden kaynaklanıyor. Demek ki ne ka yapay, o ka insan!... Bu mudur?

October 31


Nasıl bir Halloween'im geldi anlatamam
Kabaklar oyasım, eve süsler düzesim
Cadı kostümleri giyesim var
Dahası Martha abla olucam haberiniz yok

Müstakil ev, bol para, işim iyi sayılır aynı kalsın, bol vakit...

Kozalakları boyayıp yılbaşı süsü yapmayan Seden ne olsun!!!!




Wednesday, September 23, 2009

Time after time...

Lying in my bed I hear the clock tick,
and think of you
caught up in circles confusion--
is nothing new
Flashback--warm nights--
almost left behind
suitcases of memories,
time after--

sometimes you picture me--
I'm walking too far ahead
you're calling to me, I can't hear
what you've said--
Then you say--go slow--
I fall behind--
the second hand unwinds


if you're lost you can look--and you will find me
time after time
if you fall I will catch you--I'll be waiting
time after time

after my picture fades and darkness has
turned to gray
watching through windows--you're wondering
if I'm OK
secrets stolen from deep inside
the drum beats out of time--

if you're lost...

you said go slow--
I fall behind
the second hand unwinds--

if you're lost...
...time after time
time after time
time after time
time after time
 --------------------------------------------

it's been dedicated our worst enemy..time..our mutual enemy..

Bayram Bitti Ya....


Bir kırmızı ayakkabı giymeden geçti...
Buna yanarım

Tuesday, September 22, 2009

Yazı..Kayan yazı..Kaymaz..kaymak..pastörize..süt

Bazen yazmaya karar veriyorum, o karar anından sonra yazıyı yazacak hal kalmıyor. Bir süre daha yazamayacağım sanırım. Aslında o kadar çok istiyorum ki yazmak..beynimden kelimeler, cümleler o kadar hızlı akmaya başlıyor ki..elimde değil..tutmuyorum hiç birini..bıraktım gittiler..biraz dolaşsınlar..saldım hepsini..bir vakitte gelecekler..işte o vakit yazı zamanı olacak..elinden tutup oturtacağım ve yazmaya başlayacağım..bu vakitsizlik yüzünden vücudumda isyanları oynuyor aylardır..sabah 4,5 gibi kalkıyorum..sanki önemli bir iş yapacakmışım gibi..oysa sadece uyanıveriyorum..sadece kalkmış oluyorum..sanki önemli bir yazı yazacakmışım gibi..oysa sadece....

Kestane


Havalar soğuyup da köşebaşlarında kestane kebapçılar çıktığında, artık kış geldi dersiniz.
O ufacık kesekağıdında eliniz ısınır.
Kestane kebap yemesi sevapppp


Bizler çocukken daha bir kıymetli idi şekeri,her yerde bulunmazdı. Bursa'dan gelen her misafirin eline heyecan ile bakılırdı. Alışveriş merkezleri yoktu ki,
her birinden içeri girildiğinde sadece şekeri ile değil, çeşit çeşit kestane bulunsun.


Sobadan bahsediliyordu ya geçen gün, ordan aklıma düştü namussuz...
Sobalar tedavülden kalkalı beri mini fırının ızgarasında evi sıcak kokusu ile saran, canımın içi kestane

İftar Sofrası


Buraya kopyalayayım bunu, kalmasın oralarda boynu bükük, neticede bir ailenin alışkanlıklarının notu...

Eylül, 2008
Köklerimizin indiği yerlerle bağlantılı olarak sofralarımız renklerini her gün dökselerde ortaya, ramazan geldi mi, nefisler sınandığında daha da fazla renk geçer akıllardan ve gelir sofralara.
Evcek alışkanlıklarımıza sıkı sıkı bağlanmayı marifet bilenlerdeniz. Çorbasız iftar sofrasına oturulmaz, ama bunda da babadan kaynaklı kurallar vardır. Ya süzme mercimek yapılacak ya da düğün çorbası. Davetli olunan yerlere bile hiç çekinmeden söylenir baba tarafından "ya bunları yapın ya da ben yanımda getireyim". Süzme mercimek dediğiniz bile evden eve farklılık gösterebilir. Bizce makbul olan önce soğan kavrulacak mercimeği patatesi ve havucu eklenip kaynatılacak. Pişince blendırdan geçirilip hiç pütür kalmaz hale varacak ve içine tereyağı atılıp sıcağında eriyecek. Eskaza tereyağı yakayım biber koyayım dediniz mi el tersi ile itilecek.
Çorbanın akabinde baba namazına giderken, fırındaki börek kontrol edilecek. Bir gün önceden kalan börek gelmez sofraya; tercih edileni elde açılan olsa da annenin aldığı yaşlar artık hazır yufka kullanımına da müsamaha gösterilirir. Lakin böreğin içi tartışmaya açık olmaz. Ya ıspanak-beyaz peynir-karabiber-yumurta yada az kıyma ile rendelenmiş haşlanmış patates soğan karışımı. Börek asla kalın hamur içi olamaz, dışarıdan bakıldı mı içi gözükmelidir. Bu da baklava yufkasını mecburi kılar.
Baba namazını bitirip sofraya döndümü önce iftariyeliklerini atıştırmaya başlar, sıcak pidesi peynirleri ve ev yapımı reçelleri. Arada kayısı ve cevizinide atar mutlaka ağzına. Mutlaka pidesini açıp içine özenle yerleştirecektir canının çektiğini. Reçelde mutlaka anne elinden çıkmış olacaktır, marketten bir kavanoz kapılıp sofraya konamaz.
Açlığın o ilk halleri gidince, ana yemekler gelmeye başlar. Anne sebze için savaş verirken baba ısrarla iftarda neden balık pişirilmediği konusunda ki mutad serzenişine başlar. 30 günde ancak bir kez başarsakta anneyi balık yapmaya razı etmeyi her gece mutlak bir konuşması geçer.
Bayat pidelerin birikmesi babanın ana yemeği yapacağı günün yaklaştığının habercisidir. Özenle minik minik doğranır pideler, tepsiye yerleşip fırınlanır. Sabahtan kuzu etleri minik minik doğranıp özel sosuna yatar. Bir kaç saat dinlenince konur çelik tencereye başlar pişmeye kısık ateşte. Rendelenmiş domatesler katılır sonra yanına. Uzun uzun saatler acelesiz pişer. Sarımsaklar ayıklanır, mutlak havanda dönülür, modern sıkma aletlerine yüz verilmez. Yoğurt dolaptan çıkar oda sıcaklığına gelir, uzun uzun karışır sarımsakla pürüzsüz halini alana dek. Sıcacık pidelerin üzerine önce etler yayılır, sonra da yoğurt.
Sofra toplanır ve kahve ateşe sürülür. Tatlı faslının yerini meyve aldı son senelerde, arada bir kaçamak ancak... O da ekmek kadayıfı, kaymaklı... Fatih'ten alınmalı, hep aynı eski ustanın elinden.

Güzellik

Buranın güzelliği ne biliyor musunuz?
Gereksiz konuşmalar yapmamak
Çene ishalinde değil, sadece gereken kadar konuşmak yazmak
Ne eksik, ne fazla
Tam kararında

Wednesday, September 16, 2009

İstersen uzanabilirsin gerçekten...

istersen uzanabilirsin gerçekten
ne fark eder ha bir anlık ha bir yaşamlık...
çoktandır izlemek istediğim bir film var yanımda
yanında patlamış mısır da yeriz tuzlu tuzlu
hayattan konuşuruz, ordan burdan
belki bizim de ortak korkularımız vardır,
sıradan belki ortak bir hayal bile kurarız, gerçekleşmeyen

Günün birinde ıssız bir sahilde,
ben hamakta uzanıp gökyüzüne bakarken
sen masmavi denizden yeni çıkmışken
tuzlu tuzlu tenine dokunurum sahiden
istersen uzanabilirsin gerçekten...

Seni o kadar çok özledim ki...
O güzel çiline dokunmayı,
Sevmeyi özledim...
bakmayı,
sarmayı,
gülmeyi,
koklamayı,
seni aslında..çok ama çok özledim...
istersen uzanabilirsin gerçekten...

Hatırlatın

Hatırlatın bana, bir daha dünyaya geldiğimde erkek olacağım.
Ver ver nereye kadar zira...
Sıkıldım

Sunday, September 13, 2009

Baba ve Piç

Sevdiğin bir arkadaş bulursan eninde sonunda hepimizin var oluşsal açıdan yalnız olduğunu, sonsuz yalnızlığın er ya da geç en beklenmedik arkadaşlıklara bile galebe çalacağını unutacak kadar alışmaya kalkma ona.

Önceki maddeyi unutacak kadar alıştığın bir arkadaş bulsan dahi hayatın başka başka alanlarında seni hezimete uğratabileceği gerçeğini asla gözden kaçırma.

En iyi arkadaş dahi zor durumda bırakabilir seni. Doğumda ve ölümde olduğu gibi tavlada da yalnızız.


Zor durumda bırakmak ile hayal kırıklığı aynı mıdır?
Zamana yenilmek farklı yönlere yol almak mıdır?
Farklı yönlere gitmek ahlaki değerleri ayrı kutuplarda algılamak ve yaşamak mıdır?
Hezimet bunları anladığın gün müdür?

Saturday, September 12, 2009

Diline Hakim Olmak

Çok yönü var konunun.
Aklıma düşen, biten her nevi ilişkinin ardından susma hakkını kullanabilmek, susacak kadar şerefli olmak, hatta aklıma düşürene ithafen "delikanlı" olmak.
Yakışmıyor rahlelerinden geçilen nice güzeller güzeli hocadan sonra bu sözler.
Varsın devam etsin tabii, ben nasılsa ısrar ile susacak olanım.

Thursday, September 10, 2009

13 Eylül 2009 İtalya GP MONZA

Şahane bir haftasonu olacak deyip sonra hava tahmin raporlarıyla ilginç bir yarış beklediğimi gün içerisinde yazmıştım.Şimdi edit ediyorum zira hava düzelecekmiş, yağmursuz yarış bize Ferrari,Mercedes ve Renault'ların kers'leriyle, Brawn ve RedBull'ların kapışmasını gösterecek. Bi de üstüne geçen spa'da kastıran Force India'yı da eklersek epey güzel bir yarış geçeceğe benzer.
Ellerimi ovuştururum bunun için...
Çok fazla sürpriz beklemiyorum bunun için elimdeki tek veri sanırım cuma günü antremanlar olur.
Haftasonu eve kapancaz en azından bunu biliyorum, derkenar beyle misafirlik yapcaz.

Wednesday, September 9, 2009

Komik?

Gülüp geçmeyi de öğrenmişim, en az silmek kadar
Başkaları yaşadıklarından bir şeyler öğreniyor mu?
Yoksa deve kuşu misali kafa toprağın içinde mi?
Bir baktım, kafa içeride imiş
Güldüm geçtim

Tuesday, September 8, 2009

08.09.2009















Beline orak olsam
Saçına tarak olsam
Vurdi yayla yukarı
Yüküne ortak olsam


Monday, September 7, 2009

İhtiyat Akçesi

ihtiyat akçesi gibi ihtiyat dostu da olur mu?
yedek
kolay kolay harcanmayan
gerek kalmasın diye tedbirler alınan
kemer sıkılan
tasarruf edilen

Sunday, September 6, 2009

Diyelim ki / Siftah olsun

Diyelim ki düne bomba atılmış, atom bombası misali
Kalmamış tek bir şey dünden
Ne güzel olmuş
Öyle bir atom bombası olsun ki, kanser yaratamasın, sadece temizlemiş olsun
Bembeyaz yapsın
Ben bugün, yarın, bugün itibarı ile her gün o beyaza o kadar özeneyim ki, ilk kirli elle yaklaşanın kafasını yediğimiz tavuklar misali edeyim, tek hamlede, hiç düşünmeden, otomatik, self defence.

Diğer yanda, ellerini yıkamadan düşünmemeye çalışanlar
Onları yerlere göklere koyamayayım, tedbir almak aklıma dahi gelmesin
Aklımdan geçer iken yüzüm gülsün
Kimseye sabrım senelerden dolayı olmasın, yaptıkları güzelliklerden olsun
Ve baktığımda 2 güzelliğe 5 kirlilik olmasın

Saturday, September 5, 2009

Derkenar'ın Mutfağı - Domates içi Melemen

% 50 Derkenar, % 50 Seden işbirliği ile ortaya çıkan bu yemek sabah kahvaltısından sonra ortaya çıktı. Melemeni daha güzel bir şekilde sunmaktı amaç ve ortaya gerçekten harika bir yemek çıktı.

Aslında yapılan şey domates dolmasından farklı değil; ama pişirme ve doldurma yöntemi biraz farklı.

Önce melemen içini hazırlıyoruz. Soğan, kırmızı biber ve yeşil biber ile.

Daha sonra yumurtaların sarıları ile beyazlarını ayırıyoruz


Domateslerimizin içini çıkarıyoruz. Bütün çekirdekleri iyice temizleyip; içini mümkün olduğunca kuruluyoruz ji sulanmasın içerisi

Bu yemeği daha önce yaptığımızda beyazını doğrudan içine koymuştuk ama sulanıp dışına taştığı oldu. Seden'in müthiş fikri ile öne beyazlarını mikser ile çırptık iyice, kar beyazı şeklinde köpükleninceye kadar

Daha sonra içine bir kenara ayırdığımız melemen malzemesini içine karıştırıyoruz

Eski kaşarı üstteki karışımın içine rendeliyoruz
Karışımımızı domateslerin içine dolduruyoruz

Bir kenara ayırdığımız yumurta sarısısını domateslerizin içine koyuyoruz


Daha önce en az on dakika çalıştırdığımız buharlı pişiriciye domateslerimizi yerleştirip kapaklarını kapatıyoruz. Piştikten sonra şu hale geliyorlar. Kapaklarını atabilrisiniz artık, ya da yiyin bilemeyeceğim



En son üzerine çekme karabiber ve tuz serpiyoruz ve yenmeye hazır hale geliyorlar

Gerçek bir "brunch" lezzeti yarattık Seden ile. Fikir: Derkenar Prodüksiyon & iyileştirmeler: Derkenar + Seden
.
AFİYET OLSUN :)

Derkenar'ın Mutfağı - Sabah Kahvaltısı

Elixir efendi "Sabah" diye yazı yazar da ben yazıyı görüp arttırmaz mıyım?

Elixir efendi'nin ayakta olduğu saatlerde ben de ayaktaydım efendim ve şimdi anlıyorum havadaki o ilginç titreşimi. İstanbul'da ikimiz ayakta olduğumuz için aynı anda olmuş.

neyse, dedim madem erken kalktım bari faydalı biri olayım da Seden ile kendime kahvaltı hazırlayayım. Aklıma evde süzme yoğurt kalmadığı geldi ve süzme yoğurt almak için İcadiyede bildiğim bir dükkana yollandım. Ancak dükkan kapalı idi. Ben de ara sokaklarda dolaşarak vakit öldürmeye başlamıştım ki "Sude Süt Ürünleri" diye bir dükkana rastgeldim. Dükkanın vitrininde "Eski Kars Kaşarı" yazıyordu. Elixir efendi'nin "akış" yazısındakine uygun olarak eski kaşar ve gevrek ile kahvaltı edelim diye düşünerek destursuz daldım içeri. Yediğim dayaktan sonra "selaınaleykum, destur var mıdır?" diyerek tekrar içeri girdim.

Eski kaşarı tattığımda "sanki o bildiğimiz eski kaşar değil" diyerek şikayet edecek oldum ki, rizeli olduğunu daha sonradan öğrendiğim, dükkan sahibi açtı ağzını yumdu gözünü. Herkein artık inek peyniri yediğini, kimsenin kaliteye önem vermediğini, millete en basit keçi peynirini bile satamadığını vs vs vs anlatıp durdu. Ben de ona "milletin ağız tadı kalmadı ki abi, ne koyarsan yerler" diyerek karşılık verdim. bu karşılıklı "aaaah ah nerde o eski tatlar" konulu tartışmamız benim yarım kilo peynir, turşu ve gazete almam ile sonlandı.

Daha sonra bağlarbaşındaki benim "gevrek" fırınına gittim. çok seviyorum ben bu fırını zira çok güzel gevrek, rize simidi, ekmek ve pide yapıyorlar. Hatta bu sefer paskalya çöreklerini de denedim ve çok güzel çıktı. Keşke adlarını yazabilsem ama tabelaları bile yok ki.

neyse, eve geldim ve malzemelerimi çıkardım. üstüne tıklayınca büyük halini görebilirsiniz























Bu aşağıdaki de hanımefendinin kahvaltısı. domateslerin üzerinde azcık nane, kekik ve zeytinyağı var. Benimkini çekmedim zira herhalde eski kaşar ve sucuklu gevrek tostları ilginizi çekmezdi, değil mi? ahahahahahahaha















bu aşağıdaki de "paskalya çöreği" tatlısı. azcık ısıtıp üzerine Elixir efendinin hediye ettiği reçelden sürdüm. mis gibi oldu :)